Söyleşi – Hedonutopia: “Bizce en iyi albümümüz bu”

ajandakolik 3

Hazzın ütopya yolculuğu Beyaz Durak’la devam ediyor…

Pandemi sürecinde evde kaydettikleri 5. albümleri Beyaz Durak’ın kaydını bitirdikten bir gün sonra Hedonutopia ile buluştuk. Yeni albümü ve haz dolu ütopya yolculuklarını konuştuk. Bugüne kadar yayınlanmış en kapsamlı Hedonutopia söyleşisi, siz Ajandakolik okurları için geliyor.

Söyleşi: Batuhan Sarıcan (@batusrcn)
Fotoğraflar: Nilüfer Türkoğlu (@hippi_kiz)

Gitar ve vokalde Fırat Külçek, synth ve sound’da Kerem Feyzi; karşınızda yeni albümleri Beyaz Durak’la Hedonutopia! Sorularda ben ve yanımda Ajandakolik’in tek kişilik dev kadrosu Nilüfer Türkoğlu. Yeldeğirmeni’nin keşfe değer saklı bahçesi Hoş Atölye’deyiz. Hedonutopia’yla yeni albümlerini konuşmakla kalmıyor, zihinlerinden içeri sızıyor ve ütopyalarına doğru yol alıyoruz; biz üç adım attıkça o ütopya da beş adım uzaklaşıyor. Burada yer çekimi yok ama düşüyoruz, ormanda kulaç atarak ilerliyoruz. Rasimpaşa’dan bütün Hedon şizolara soruyoruz: Riken mi?

Yeni albümün kaydını bitirdiniz. Ne zaman dinliyoruz?

Kerem Feyzi (K): Eylül başında ilk parça çıkıyor. İlk defa ön sipariş (pre-order) sistemini deneyeceğiz; eylül başında albüm gözükecek ama ilk önce ilk parçayı dinleyebileceksiniz. Bir sonraki ay ikinci parça açılacak. Bu şekilde tek tek single’lar şeklinde çıkıp daha sonra hepsi birleşerek ekim sonunda bütün albüm açılacak. Hepsinin de klipleri olacak.

Albümün ismini ilk olarak Ajandakolik okurları duysa…

Fırat Külçek (F): Hiç kimseye söylemedik ama söyleyebilir miyiz bilmiyorum. (Birbirleriyle bakışıp tebessüm ediyorlar ve Kerem, ‘Ben de bilmiyorum’ diyor. Kısa bir duraklamanın ardından Fırat’tan öğreniyoruz albümün isminin Beyaz Durak olduğunu; bu söyleşi ve ilk klip yayınlanana kadar da gazetecilik etiği ve onların emeklerine saygı gereği albümün ismini ve albüm çıkmadan önce dinlediğimiz iki parçaya dair izlenimlerimizi, Hedonutopia ile aramızdaki bir sır gibi saklıyoruz.)

Anlam arayışında değiliz tabii ama Beyaz Durak’ın hikâyesini merak ediyoruz.

F: Beyaz Durak, Burhaniye Ören’deki bir otobüs durağı; beni, çocukluğumdan beri çok etkilemiş bir yerdir. Yöre halkı bilir o durağı. O durakta beklemişliğimiz de çoktur, fırtınadan yağmurdan sığınmışlığımız da. Yarı ev gibi taştan bir durak. Bu albümde bir bakıma o bölgeyle olan defteri de dürüyoruz; gençliğimizden İstanbul’a kadar olan bir defter bu.

Kısa bir süre önce kaybettiğimiz Çağlan Tekil’le yaptığınız söyleşide, başka işlerde kaybettiğiniz yılların acısı olarak “7 yılda 7’şer şarkıdan oluşan 7 albüm” yapacağınızı ve bunun birinci döneminiz olacağını söylemiştiniz. Madem ki defteri dürüyorsunuz. Bu albüm, ilk dönemin erken kapanışı olabilir mi?

F: Olabilir. Dün kayıtlar bitti, bugün sizinle söyleşi yapıyoruz. Şu işler bir bitsin de tatile çıkacağız. Sonrasında doğada yalnız kalıp bakacağız o dönem kapanmış mı kapanmamış mı; bir sonraki, 6. albüm süreci belli eder bunu.

Bu albüm, öncekilere göre biraz erken çıkıyor galiba?

F: Daha önce hiç Ağustos’ta albüm bitirmemiştik; normalde Eylül-Kasım aralığında bitiyordu. Çünkü konserden vakit olmuyordu.

Pandemi süreci bu açıdan olumlu etkiledi o zaman sizi?

F: Aslında öyle. Konserler olmayınca albüme çalışma anlamında daha çok vaktimiz oldu.

K: Belirsizlik hali benim canımı sıkan bir şeydir. Herkes önünü görmek ister. Ama bizim için Beyaz Durak kurtarıcı oldu. Enerjimizi, odağımızı ona aktarmamış olsaydık zorlanırdık. Zorluğu da oldu tabii; sonuçta izole kalmak ve toplum psikolojisi etkiliyor sizi.

F: Pandemi yordu ama bizi. Tam ilk defa para kazanmaya başlıyorduk konserlerimiz iptal oldu. Hayat bizi bunlarla sınasa da ben gülüyorum bunlara; sağlık, birliktelik ve müziğimiz olduğu sürece mutluyum ben.

Fırat Külçek, Nilüfer Türkoğlu, Batuhan Sarıcan, Kerem Feyzi

Kerem: “Prodüktörlüğü tamamen bize ait”

Albümün sizin adınıza en ayırt edici özelliği ne oldu?

K: Bu albümün en ayırt edici özelliği, prodüktörlüğünü tamamen bizim yapmış olmamızdı. Daha önceki üç albümümüzde prodüktörlüğümüzü Taner Yücel yapmıştı. Haklı olarak biraz dinlenmek istediğini söyledi. Kendi prodüktörlüğümüzü yapmanın bizim için de müzikal bir macera olacağını belirtti.

F: Daha önce de böyle bir deneyimimiz vardı aslında; çıkış albümümüz Ucube Dizayn’ı Kerem’le birlikte prodükte etmiştik.

K: O albümde tabii daha çok canlı kayıtlar vardı. Üç parça canlı kayıttı. Ancak yeni çıkan albümümüz tamamen bize ait oldu.

F: Bunun kaydını, iyi bir ses kartıyla içimize sine sine evde yaptık.

K: Mart’ta başlamıştık kayda, sizinle söyleşi yaptığımız günün önceki akşamında bitirdik.

Stüdyoda kaydetmek yerine evde kaydetmek cesur bir tercih. Bir yandan da stresten uzak olsa gerek. Sizin için evde kayıt yapmak nasıl bir deneyim oldu?

K: Açıkçası evde rahat rahat kayıt yapmak güzel bir deneyimdi. İçimize sine sine, tertemiz çalıştık.

F: Diyelim ki stüdyo kaydının dört saati 1.000 lira. Haydi yarım saatin kaldı. Gel de rahat rahat çalış. Mesela vokal kaydediyoruz, o anda çok iyi geliyor bize. İki gün sonra dinliyoruz, bazı yerleri samimi gelmiyor. Ne yapacaksın? Evde olunca değiştirme şansımız oluyor. Daha önceki albümler öyle olmadı ki.

K: Gerilla usulüydü; iki haftan var, kaydetmek zorundasın.

F: 4-5 şarkı sırf bu yüzden boşa gitmiştir.

Demlenip bu albüme girenler oldu mu?

K: Çıkış parçamız öyle mesela, 6-7 yıllık bir şarkıdır. Bizde genellikle şöyle oluyor; eskilerden demlenebiliyor, yeni yaptıklarımız ya da parça parça durup yeniden baktıklarımız oluyor. Parçaların bize ses vermesini bekliyoruz. “Ben oldum,” dedikleri zaman albüme giriyorlar. Spontane bir süreç bu.

Fırat: “İçimize en çok sinen albüm”

Bu albüm sizi tatmin etmiş gibi görünüyor.

F: Kesinlikle! İçimize en çok sineni bu oldu. Bizce en iyi albümümüz bu. İlk defa da bir albüm öncesinde böyle konuşuyorum. Daha önce hep alçakgönüllülükle konuşurdum. Bu sefer aksine, Beyaz Durak’ın gücümüzü artıracağını düşünüyorum. Hedon şizoların “abi ne yaptı bunlar” diyeceğini biliyorum. Ve normalde müziğimizi garipseyenlerin de bu albümle birlikte bize dikkat kesileceğini düşünüyorum. Yani bizi sevenler ile pek aşina olmayanları bir araya getirecek bir albüm olduğunu söyleyebiliriz. Altı ay fark edilmese yedinci ay kendini gösterecektir.

K: Evet, biraz geç fark edilebilecek, dinleyicinin kulağında demlenmesi gereken bir albüm olabilir. Öncekilere göre ise daha sakin bir albüm olduğunu söyleyebiliriz. Pandemi albümü oldu işte. Üretimi, prodüksiyonu ve klibiyle da tam anlamıyla bize, bizim mahalleye ait.

F: “Made in Rasimpaşa” diyebiliriz. Yani bu albümün verdiği en büyük mesajlardan biri de “Pandemide nasıl üreteceğim, nasıl albüm yapacağım?” diyenlere, “Al bak isteyince oluyor” diyen bir albüm olması.

K: Kafa olarak da iyi geldi. Bu süreçte hepimiz eve kapandık, eğer üretemeseydik kötüydü. Kurtuluş oldu bizim için.

F: Bu albümde Kerem’in prodüktörlüğü bir hayli öne çıktı. (Kerem tevazuuyla araya girerek, “Olur mu canım, birlikte yaptık” diyor. Fırat: “Ya tabii ki öyle, kararları birlikte verdik ama programı bilen, kaydı alan sensin.”) Masada o vardı, mühendis oydu.

“Biz bu yaşlarda birbirimizi yeniden tanıdık”

Yıllardır ev arkadaşı olduğunuzu biliyoruz. Pandemide de aynı evin içinde kendi kaydınızı kendiniz yaptınız. Birbirinize tahammül eşiğiniz yüksek olmalı.

F: Tabii ki. Mesela başkası olup bana kayıtla ilgili bir şey dese sinirlenebilirim. Ama Kerem deyince sinirlenmiyorum. Çünkü birbirimizi egomuzla boğacak insanlar değiliz. Tanıyoruz artık birbirimizi. Mesela Kerem bana, “Synth’leri kaydederken beni rahat bırak, sen yanımdayken geriliyorum,” demişti. Eve bir döndüm, adam muhteşem işler çıkarmış. Mesela bir aşk parçası var ama öyle popüler bir aşk parçası değil. Ben o parçada synth’in parçayı koruyucu ve taşıyıcı olmasını bekliyordum. Kerem onun finaline öyle devrimsel bir synth yapmış ki çıldırdım. Ancak bu yapılabilirdi. İyi ki ben yanında değilmişim, yanında olsam müdahale edip sıçıp batırırmışım. Onun ayarını o bilebilirdi. Birlikte olmak bu yüzden güzel. Biz bu yaşlarda birbirimizi yeniden tanıdık. Güzel oldu böyle, bildiğin iki kişiyle kaydettik albümü; biz yarattık bunu!

Demek ki nitelikli müzik üretimi için iki kişi yetiyor. İmkânsız diye bir şey yok…

K: Evet ama burada teknik bilgiye dayalı yılların deneyiminin de büyük katkısı var. Beyaz Durak’ta da albüm nasıl kaydedilir onu öğrenmiş olduk.

F: Mesela ben vokal kaydederken yalıtım için yatak döşeklerini kullandık. Elbise dolabının içini doldurduk. Mikrofonun üzerine tül çorap geçirdik. 

Hedonutopia bu albümde var olanı koruyor mu yoksa farklı parçalar, yeni denemeler de var mı?

F: Bir albümde bir şeyleri değiştiriyorsak %50’sini koruyoruz. Bu albümde Hedon işi introlardan ziyade biraz daha sakindik ve şarkıya ‘dan’ diye girdik genellikle. Kendi estetik süzgecimizi de tam olarak uygulayabildiğimizi sanıyorum. Bununla birlikte şizoları besleyecek en az üç Hedon işi parça var. Alışılagelenden farklı üç parça var. Bir şarkı da garip bir dönemden; Bronz… Kerem’in bestesi olan Okyanus çok fena.

Kerem: “Dinleyici kendi hislerini, kendi yollarını keşfetsin”

Beyaz Durak bizi nereye götürecek? Issız bir adaya mı düşeceğiz, puslu bir ormana girip beyaz tavşanı mı takip edeceğiz; ne yaşayacağız?

K: Hepsi var. Biz biraz da dinleyicinin kendi hislerini kendi yollarını keşfetmesini seviyoruz. Mesela ada dedin, senin için ada uzaydır belki, başka biri için kendi içidir bu.

F: Mesela şununla da karşılaşıyoruz. Diyor ki “İlk albümde şu parçayı ilk dinlediğimde çok gereksiz bulmuştum, aradan iki yıl geçti, sevgilimden ayrıldım ve o parçayı çok sevmeye başladım.” O arada belki büyüdü belki başka bir şey oldu, bakış açısı değişti ve o parça onun en sevdiği parça oldu. Bir de aslında biz dinleyiciyi nereye götüreceğimizi pek sallamıyoruz. Çünkü biz de kendimizin nereye gittiğini sallamıyoruz, geziyoruz sadece. Bunların belirleyicisi olmak küçük tanrıları oynamak gibi. Türkiye’de sanatçıların düştüğü en büyük yanılgılardan biri de bu aslında. Ama bu, yaptığımız iş insanları yönlendirmeyecek veya etkilemeyecek demek de değil. Ben Blonde Redhead’i, Radiohead’i dinlediğimde beni etkilemiş, yolda yürüyüşümü bile değiştirmiştir, Sigur Ros beni mahvetmiştir. Ambient janrı ilk dinlediğimde ve bugün iyi örneklerini dinlediğimde etkileniyorum. İyi müzik insanı etkiliyor. Biz de bu tip etkilenmelerin parçasıyız.

Sizin için başarı ve mutluluk ne ola?

F: Bizden etkilenip yirmi müzik grubu kuruluyorsa ve bunların beş altısı iyi müzik yapıyorsa bu başarıdır. Biz yaşlandığımızda müzik yaparken bir grup çıkıp derse ki “Benim olayım Hedonutopia’dır,” İşte bu başarıdır. Hatta gün geldiğinde deseler ki “Ben zamanında Hedonutopia’dan etkilendim ama şimdi yavan buluyorum, ben üstüne koymaya çalışıyorum,” diyorsa bu da önemli. Daha üst düzey üretimlere sebebiyet vermek benim için mutluluktur.

Eduardo Galeano (solda); Fernando Birri (sağda)

Ütopya ile devam edelim. Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, Arjantinli yönetmen arkadaşı Fernando Birri’yle birlikte katıldıkları konferansta, bir öğrenciden şu soru gelir: “Ütopya ne işe yarar?” Birri biraz düşünür ve cevabı şu olur: “Ütopya ufuk gibidir. Onu asla yakalayamam. On adım atsam, o da on adım uzaklaşır. Onu ne kadar arasam o kadar az bulurum. Çünkü ben yaklaştıkça o uzaklaşır. Ütopya işte bu işe yarar: İlerlememize…” Peki sizin için ütopya nedir, ne işe yarar?

F: Ütopya bana Ernesto Che Guevara’nın, “Gerçekçi ol, imkansızı iste.” sözünü hatırlatıyor. Diyelim ki bir insan bir taşı en fazla 20 metre ileriye fırlatabiliyor, ama o 30 metre ileri fırlatacağı inancıyla atmaya başlarsa 22-23 metre atmaya başlıyor; 2-3 metre aşmıştır kendini. Bu işte kendi rekorunu kırmaktır. Ütopya işte bu işe yarar.

K: Bana göre biraz şu ütopya: Hayatta herkesin kendini gerçekleştirme yolunu fark etmesi ve bu yol için adım atabilmesi; kendi ütopyasının peşinden gitmesi.

Bunun müziğinizdeki karşılığı nedir?

F: Hayal kurmak gibi düşünelim. Türkiye şartlarına rağmen müzik grubumuzu hiç dağıtmadan üretmeye inat edebilir, dürüstlüğümüzü koruyabilirsek bizim müziğimizi fark edecek insanlar da olacaktır inancıyla yola çıkmak bizim için bir ütopyadır. Sonra bir gün gelir hayaliniz gerçekleşmeye başlar. Ütopya olarak yola çıkmışsınızdır ama bu ütopya fikrini paylaştığınız insanlar sizi fark etmeye, dinlemeye başlamıştır. Ama bu ütopyaya ulaştığınız anlamına da gelmiyor. Soruda bahsettiğiniz Birri’nin de dediği gibi onu yakalamanız mümkün değil. Karanlıkta bir fener gibi diyelim; bilmediğiniz, gidilmemiş bir yol var. Çevrenizdeki birçok insan bu iş olmaz der ama siz o yolda yürüyorsunuzdur; ütopyanın bizim müziğimizdeki karşılığı bu olabilir belki. Ütopyamıza doğru gitmek bizi ileriye doğru taşıyor.


“Bize haz veren şeyi müziğe taşıyoruz.”

Kişi ehli olduğu işi yapmaktan keyif alır. Ben yazıyla iç içe olduğum, ürettiğim sürece mesleğimde yaşadığım sorunları dert etmemeye çalışırım. Nitelikli yazmak ve yazdıklarımın okunması bana haz verir. Sizin için de nitelikli müzik yapmanın haz verdiğinizi söyleyebiliriz sanıyorum. Geldiğiniz noktada yaptığınız müzik size haz veriyor mu?

F: Biz kendimizden yola çıktık. Kendimizi doyurmayan bir şeyi yapabilecek tipler değiliz. Beyaz yakalı işlerde çalışmak veya popüler müzik yapmak bizi mutlu etmeyecekti. Mesele parayı erken vurmak değildi. (“Hoş, hâlâ da bir para vurmuşluğumuz yok ama…” diyerek gülüyor.) Memnunuz biz. Parayı reddedip burada sürünmüyoruz. Bu sürünmek değil bizim için.

Peki ya dinleyici? Müziğinizin onlara haz vermesi gibi bir amaç güdüyor musunuz?

F: Haz arayışı, ilerlememizi sağlıyor ama dinleyiciye haz vereceğiz diye de müzik yapmıyoruz. “Bak şimdi bir şarkı yapacağız ve o Bil Ki gibi haz verecek” diyen insanlar değiliz. Bir daha öyle bir parça olur mu bilmiyoruz. Bil Ki’den daha güçlü bir parça geliyor belki, kim bilir. Haz alıyor muyuz o parçadan, tabii ki. Çünkü bir derdi var. Bu “derdo” derdi değil. Mesela ormanda takılmanın güzelliğini, rahatlığını da bir dertmiş gibi anlatmayı seviyoruz.

Ormanda nasıl bir dert olabilir allasen?

F: Mesele şu; ben ormana gelmişim, oranın rahatlığını, hazzını yaşayacak bilince sahibim. Ama insanlık da böyle olmalıydı. İnsanlar neden böyle değil. Dert bu. Orhan Kemal’in Avare Yıllar’ın sonunda bir söz var: “Herkes sakız çiğner, çingene kızı tadını çıkarır.” diye. Herkes o hazzı yaşayabilir aslında anlıyor musun? Ormanda gecenin bir saatinde çalılıkların ardından bir ses geldiğinde ona vereceğin tepkidir haz; ondan haz mı alıyorsun, korkuyor musun, ki korku da hazza dahil olabilir. Şimşekler kafana kafana çaktığında onun korkusuna gülümsemeyi seviyoruz, o da bir hazdır. Bize haz veren her şeyi müziğe taşıyoruz. Peki bunu dinleyici için mi yaptık? Hayır. Ama onu yaparken de içindeki estetik kişilik gülümsüyor ve “Şizolar bunu beğenir,” diyor.

K: Farklı duygular doğuyor tabii ki. Ve bir insan senin yaşadığın duyguları paylaşabiliyorsa bu güzel bir dönüş oluyor bize, tamamlanmış hissediyorsun.

Kerem: “Ünlü değil, kült bir grup olabilmek meselemiz”

Nilüfer Türkoğlu (N): Ünlü olduğunuzu düşünüp bundan haz duyuyor musunuz?

K: Ünlü değil de kült bir grup olabilmek istiyoruz. Tanınmış olmak iğrenç bir şey, kendi hayatınızı yaşayamıyorsunuz. Buradaki tek derdimiz, hislerimizi paylaşan insanlara ulaşmak. İşin konser boyutu da var tabii. İkimiz de işimizi bıraktık, bununla geçiniyoruz. Müzik yaparak dünyayı dolaşabilmek bizim için yeterli. Ünlü oluruz olmayız o ayrı. Haluk Bilginer’in çok sevdiğim bir sözü var, “Şöhret mesleğimin yan etkisi” diyor. Ona kapılmamak gerekiyor.

F: Türkiye’de bir Bülent Ortaçgil veya dünyada da bir Blonde Redhead olmaksa ünlülük buna varız. Mesela grubun gitaristi Amadeo Pace, New York’ta sokağa çıkınca rahat yürüyordur. Bazı müzisyen arkadaşlarımız var, otel odasından çıkamıyorlar. Mesela bizim üçüncü albüm çıkmıştı. Kadıköy’de bir mekâna girdik, oranın sahibi “Oo ünlüler geldi, babalar geldi,” diye bağırınca ben sinirlenmiştim. İşte daha 20-30.000 dinlenmesi olan insanlara böyle yapıyorsunuz, bu adamlar kendilerini bir şey zannetmeye başlıyor, uçuruma itiliyorlar. Sonra o insanlar, gerek kapitalizm gerekse başka sebeplerden ötürü sanatsal üretim yeteneği erken yaşta körelmiş veya bu yeteneğe hiç sahip olmamış insanlara üstten bakmaya, onları beğenmemeye başlıyor. Bu Türkiye’de sanatın önündeki en büyük engellerden biridir; balık baştan kokuyor.

Fırat: “Benim korkum, sahnede birinin öldürmesi”

Dinleyici kitleniz kendilerine “Hedon şizo” diyor. Parçalarınızı manyak gibi başa sara sara dinleyen, dinlerken de gündüz düşleri gören, gerçeklikten sıyrılma hissine kapılan biri olarak ben de öyleyim sanıyorum. Peki ama sizce kimdir Hedon şizolar?

F: Ayrıksılığın yüzünden boyalı kuş olmak. Diğer insanların arasında “Ben niye normal bir müzikten hoşlanmadım. Nedir benim bu tepkiselliğim?” diye soranlar. Bir ara delirmiş, sonra geri gelmişler. Kendini hep farklı hisseden ve gören, bu yüzden hep mutsuzluklarla boğuşmuş olan insanlar bütününe Hedon şizolar, kısaca “şizolar” diyoruz biz. Aylar sonra ilk defa gelen yorumlara baktım geçen gün. Abi biri de mi aptal olmaz. Hepsi kaliteli tipler. Ama mesela delirmiş; iki kere tımarhanede yatmış çıkmış. Şu an iyi ilaçla aramızda. Veya tam tersi, adam beyin cerrahı; diyor ki “Sizi yanlışlıkla dinledim, hayranınızım,” ameliyatta bizi dinliyor falan. Mesela konserden sonra şöyle bakıyorum; öyle köşede duruyor ikisi, geliyor diyor ki “Biz böyle muhabbetleri hiç sevmiyoruz ama bir fotoğraf çektirebilir miyiz?” Benden daha müzik grubu gibiler. Biz müziğimizle ulaştık onlara, daha da ulaşacağız. Bu da çok büyük bir güç bizim için. Biz şöyle 40’larımıza, şimdiki gibi üretmeye devam ederek gelirsek işler nereye gider bilmiyoruz. Benim korkum sahnede birinin öldürmesi ama deli deliyi görünce çomağını saklıyor.

K: İyi ki varlar! “Bu Hedonutopia dinliyorsa benim zevklerime uygundur.” diye birbirini bulanlar var mesela. “Normalde konsere gitmiyorum ama sizinkileri kaçırmıyorum,” diyebiliyorlar.

F: Biz bir grup kuralım ve onu dinleyenler “şizolar” olsun dememiştik. Şizolar parçamızda “Şizolar mavi giysin” sözü var, üç beş -iyi anlamda- manyağın onu sahiplenmesi üzerine gelişen bir şey bu. Her ne kadar ilk kendimizi doyursak da her albümde onlar için şarkı üretebilmekten ve ekolü beğenmelerinden memnunuz. Çünkü biz de Şizoyuz.

Hiç yuhalandınız mı?

F: Peyote’de çalarken çok az kişinin dinlediği çok oldu, gece çalıyorduk, tanınmıyorduk ama hiç yuhalanmadık. Bugünden sonra yuhalanırsak da oradan bir toz havaya kalkar. Dönüp de sorarlar, “Sen kimi yuhalıyorsun?” diye. Bir gün hiç unutmuyorum: Kadıköy’deki bir konserde “Siz ne yaptığınızı biliyor musunuz?” diye sormuştu bir Şizo. “Bilmiyorsunuz, siz ne ürettiğinizin farkında bile değilsiniz.” diye kendini yanıtlamıştı. Bizim Şizolar öyle, “Siz ne yaptığınızı bilmiyorsunuz, ben zamanında delirdim ve sizin ne yaptığınızı ben anladım” diyorlar.


Kerem: “Bir grubun ne mal olduğu canlı performansta belli olur.”

Albümlerinizi yıllardır dinlememe karşın sizi ilk defa Zorlu’da Jakuzi’yle birlikte çıktığınız 25 Ocak’taki konserinizde canlı izleme fırsatım olmuştu. Albüm kaydıyla canlı performans arasında fark görememiş olmak beni etkilemişti. “Albümdeki gibi çalmak” nasıl mümkün olabiliyor?

K: İnsanların beklentisi o yönde oluyor. Bakalım “öyle” çalabilecekler mi diye. Her şeyden önce kendinize dürüst olmanız lazım; ben kolaya kaçıp o sesleri bilgisayardan da verebilirim ama her konsere klavye getiriyorum ki albümdeki gibi kaliteli ve sıcak ses olsun. Bana göre bir grubun ne mal olduğu canlı performansta belli olur. Biz canlı performansları çok seviyoruz. Grubu 2008’de kurduk. 2010’dan itibaren 7-8 yıl Peyote’de yıllarca “canlı nasıl çalarız” sorusunun cevabını aradık. Bu noktada, istediğin sesi alıp aktarabilmek çok önemli. Çünkü sesi seyirciye göre ayarlıyorlar; müzisyenlerin duyduğu, yani kulaklık ya da monitörden aldığın ses ayrıdır. “Albümdeki gibi çalmak” dediniz, bunu yapabilmek 10 yıl gibi bir zamanımızı aldı. Yapay zekâ ve dijitalleşme sayesinde çaldığımızı tam olarak aktarma yolunda standardizeyi daha iyi sağladık.

F: Ben sahnede albümden daha iyi çalmaya, söylemeye zorluyorum her zaman. Ama ilk 10-15 yıl sahnede vokali istediğim gibi yapamadığımı, gitarı da tam istediğim gibi çalamadığımı düşünüyorum. İlk yıllarda zaten üç beş kişi var izleyen, çalamadım çalamadım çalamadım derken sonunda “dan” diye oturdu. Son 5-6 yıldır istediğim gibi çalıp söyleyebildiğimi düşünüyorum. O kırılma 30 yaşına geldiğimde oldu. O zamana kadar müziği bırakman için hayat sana her şeyi yapıyor. Bir çocuk sırtınıza binip bağırırken şarkı söylemeye benziyor bu. Ya biri şu çocuğu alsın da çalalım diyorsun.

Kerem: “Türkiye’de insanların bilgiyi saklama gibi bir huyu var”

Üslubun ve tekniğin oturması; demlenme süreci uzun sürdü diyebiliriz o halde. Bunun kendi gelişiminizle mi yoksa gelişen teknik olanaklarla mı ilgisi var?

K: Her ikisi de tabii ki ama Türkiye’de insanların bilgiyi saklama gibi bir huyu var. “Şu öyle miymiş? Oo, yok böyleymiş” diye öğrenene kadar yıllar geçiyor. Teknik bir örnek vereyim: Mesela bassların 60 hertz sonraki frekanslarını kesmek gerekiyor ki basslarınız patlamasın. Sahne sistemi o frekansları zaten yükseltiyor. Siz o kesmeyi yapmazsanız bass çok geliyor ve yaptığınız müzik iyi duyulmuyor. İşte kimse size bunu söylemiyor, yıllar içinde sora sora yapa yapa deneyimle gelişiyor.

F: Teknik kısmını anlamayanlara şöyle bir örnek verelim: Tereyağlı bir yemek yaptınız. Bunu bir yere götüreceksiniz. O kazanda tekrar ısıtılacak. O kazanın standardı gereği içinde 250 gr erimiş tereyağı zaten var. Şimdi siz bol tereyağında yapıp götürüyorsunuz, tereyağından yenmeyecek hale geliyor. Kimse de size demiyor ki sen az yağla pişirip getir.

Madem paylaşımcı olmamaya yönelik eleştiri geldi, burayı biraz açalım. Siz bilgiyi açık kaynak olarak sunup yetenekli gençleri müziğe yönlendirme gibi bir amaç güdüyor musunuz?

F: Biz bu konuda bir PDF çalışması yapıp ücretsiz olarak paylaşmak istiyoruz; Türkiye’de iki kişi nasıl müzik grubu kurulur? Hangi temel ekipmanlara ihtiyaç var? Anahtar noktalar neler? gibi sorulara cevap bulabilecek insanlar. Teknik anlamda akımı etkilemek istiyoruz. Bu işten para kazanan, bilgiyi paylaşmayan bütün ses mühendislerinin canını sıkmak istiyoruz. Çalmak istiyorum diyenlere; gitar, synthesizer (sentezleyici), ses kartı, bilgisayar, mikrofon mu ihtiyacı olan neyse artık bisikletini mi satıyorsun motorunu mu, anne babanı mı kandırıyorsun ne yap et al, başla diyeceğiz. İki kişiyle grup kurabilirsiniz, üç olmak zorunda değil. Üç olunca ya biri evleniyor ya vazgeçiyor; senin kadar istekli olamayabiliyor.

K: Aşkla bakan insan sayısı çok az. Bunu bir yol olarak görmek lazım. Biz hayatlarımızı buna adadık. İşi gücü bıraktık.

Hazır üç demişken gruba birinin girme ihtimali yok mu? Mesela bir davulcu…

F: Her ne kadar büyük konuşmayı sevsem de büyük konuşmayayım ama bu dakikadan sonra gruba birini alamayız. Ben Kerem’den başkasıyla çalışamam.

Texas’taki SXSW’de sahne alacağınızın müjdesini vermiştiniz. Tabii araya Covid-19 salgını girince işler değişti. Bu proje iptal mi oldu yoksa ileri bir tarihe mi ertelendi? 

K: Pandemiden dolayı iptal oldu. Bütün biletlerimiz de yandı. 10 yıllık da vize almıştık.

Fırat: “Ben sevdiğim bir parçayı üst üste 250 defa dinleyebiliyorum”

Yeni keşfettiğim veya çok sevdiğim bir grubun yeni albümü çıktığında güzel hisler yaşatıyorsa “boku çıkana kadar” dinliyorum. Hedonutopia’nın parçaları da böyle bir niteliğe sahip benim için. Zaman geliyor takılıp saatler ve hatta günler boyu sıkılmadan dinliyorum. Kaset olsa kopar. Sizin de böyle takılıp kaldıklarınızı merak ediyorum.

K: İlk aklıma gelen Blonde Redhead’den Where Your Mind Wants To Go… Ama o kadar çok var ki. Duyguya ve döneme göre değişmekle birlikte bizim Spotify’da HEDONUKARMA listesindekiler genelde öyle parçalar.

F: Ben mesela bi’ takılıyorum Jakuzi’ye. İki gün boyunca Belki De Sen Haklısın parçası kulağımda. Hop! Tim Hecker’in Ravedeath, 1972 albümüne takılıyorum. Palmiyeler’in Yak Ateşi de öyle mesela. Ben bir parçayı 250 defa dinleyebiliyorum. “Başasarcı” biriyim. Sarhoş ediyorlar beni, hipnotize ediyorlar; bir süre sonra ortama ait bir şeye dönüşüyorlar, duymamaya başlıyorsun. Ben müzik gruplarının canlı performanslarına da çok önem veriyorum. Onlara da takılabiliyorum.

K: Cure, Tame Impala, Yo La Tengo…

F: Yo La Tengo’yla ben çok geç tanıştım. Aslında Kraut Rock olayı sadece Almanya ekolünden çıkmamış. Yo La Tengo’nun evde yaparız biz bu işi deyip kült bir grup haline gelmesini örnek alıyoruz. Çok saygı duyuyorum.

Fırat: “Müziğin söze karşı yenilgisinin kanıtı klasik müziğin çöküşüdür”

Tarkovski, kendi filmleri için “benim filmlerimi anlamaya çalışmayın” demişti. Sizin bazı şarkı sözlerinize baktığımızda da anlamdan ziyade yarattığınız atmosferi taşıyan sözlere rastlıyoruz. Mimarlıkta biçim mi işlevi, işlev mi biçimi izler tartışması yaşanır sözgelimi. Peki siz şarkı sözü ile müzik arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

F: Bizim için müzik önde, söz değil. Dolayısıyla bizde söz yazıp üstüne müziğini yapmak çok nadir oluyor. Ama melodiyi içermiş halde söz de gelebiliyor. Yani önce müzik geliyor, derdi gelince de söz geliyor. Günümüzde edebiyatın müziği esir aldığını düşünüyorum. Edebiyatı sarmaşık olarak görüyorum. Yanlış anlaşılmasın, sadece müzik açısından konuşuyorum. Yani roman ya da öykü türü olarak edebiyattan bahsetmiyorum. Tüm dünyada müzik, söz tarafından sarmalanmış durumda. Müziğin söze karşı yenilgisinin kanıtı klasik müziğin çöküşüdür. Söze bakmak, punk müzikte zirve yaptı. Günümüzde de bu bayrağı rap devraldı. Bunu rap müziği kötülemek için değil, derdimi anlatmak için söylüyorum. Bu laf ebeliği, müziği ele geçirdi.

Bu durum söze verilen değerin maddi olarak da daha fazla olduğu anlamına gelmiyor mu?

F: Tabii ki. Dünya müziğinde durum şu şekilde; diyelim ki buradaki altı kişiyle bir şarkı yapıyoruz. Buradaki beş kişi bütün müziği kurguladı. İki kişi beat ve bassları yazdı. İki kişi synthleri, biri enstrümanları kaydetti. Beşiniz belki haftalarca uğraştınız. Ben gece geldim, sözleri yazdım. Şarkı bitti ya, bu şarkıyı götürdüğümüzde o şarkının hak ve dağıtımındaki para talebinde en çok payı bana veriyorlar. Çünkü sözleri ben yazdım ya hani. Sistem sözü ittiriyor. Çünkü müzik tek başına zihin açar, düşündürür; söz uyuşturur ve rahatlatır. O yüzden ambient müzik çok dinlenmez örneğin. “Ben söz sevmiyorum, benim için önemli olan müziktir” de demiyorum. Öyle düşünsek Hedonutopia’da söz olmazdı zaten. Mesela Beyaz Durak’ın çıkış parçası da sözle vuracak.

“Riken mi?” nedir diye soranlara cevabımız

Bazı parçalarınızda şarkı sözünün ne olduğu anlaşılmayabiliyor. Anlaşılmak zorunda da değil bana göre. Bu belirsizlik de bilinçli bir tercih olsa gerek.

F: Biz o belirsizliklerle sözle ele geçirilmiş müzik dünyasına bir tuzak kuruyoruz. Anlamı yok gibi duruyor ama belki bizce var. Mesela Sev Beni’de “Riken mi?” diyorum. Bir edebiyat öğretmeni, sert ve aşağılayıcı bir tavırla yazmıştı, sinirlenmiştim.

K: Her şeyin illa ki bir karşılığı olsun istiyorlar. Belki bizim için katmanlı bir anlamı vardır ya da senin için ne ifade ediyorsa o olsun diye düşünmüşüzdür. İlla bir yol haritası mı vermemiz lazım. Az önce söylediğin gibi Tarkovski’nin yaptığı da işte bu; anlamı olmayan gibi duran ama ona göre belki bir anlamı olan bir sahne kullanıyor örneğin.

F: Beyaz Durak’ta da bu tuzaklar var yine. Bir tanesi “zerdüşest” örneğin. Zerdüşt değil. Bunun benim dünyamda birçok anlamı var. “Dur şimdi oraya öyle bir kelime koyacağım ki” diye de koymuyoruz bunu, bu bir tepki. Söze, “sen bir kenarda bekle” diyoruz. “Müzik konuşacak.” Bunu deneyen nadir gruplardan biriyiz.

Fırat: “Zihinsel engelli çocuklarla çalışmak zihnimi açtı”

(Fırat’a) Zihinsel engelliler okulunda müzik öğretmeniydin ve müzik terapisi çalışmaları yaptın. Müziğin, engelli bireyler üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu gözlemledin?

F: Müzik öğretmenliği ve müzik terapi üzerine 11 yıl, haftanın 3-5 günü çalıştım. Bir yıldır çalışmıyorum. Benden ziyade onların beni uyandırdıkları, zihnimi açtığı yerler oldu. Mesela bizim besteleri, gitar riff’ini arpejleyip reverb yapıp dinletiyordum. Öncelikle beğenileri çok salt ve direkt. Dikkatlerini çeken melodilerin, yerinde ve kendini tamamlamış melodiler olduğunu anladım bu süreçte. Güzel melodileri beğeniyorlar. Arada kalmışları beğenmiyorlar. Dikkat kesilmiyorlarsa orada bir sorun olduğunu anlıyordum. Mesela “Beğendiniz mi çocuklar?” diye soruyorum. “Hayır” diyorlar. Çünkü korkmuyorlar. Sıradan insanların önyargılarına sahip değiller. Dünya şekeri çocuklardı.

Kerem: “Doğa sana ne kadar kırılgan bir canlı olduğunu hatırlatıyor”

(Kerem’e) İki kişilik ambient grubu Carbon Based Lifeforms’un üyeleri Johannes ve Daniel, doğa ve teknolojiyi bir araya getirmenin, çalışmalarının ana ilham kaynağı olduğunu ve teknolojinin çevre üzerindeki olumsuz etkileri de dahil olmak üzere, bu iş birliğinin yol açabileceği olumlu ve olumsuz etkileri müziklerine yansıtma çabasında olduklarını söylemişlerdi. Senin de biyoloji eğitimin var ve elektronik seslerde yarattığın atmosfer, uzay boşluğunda salınmama veya okyanusun dibinde yalnız yaşayan bir yaratık gibi hissetmeme neden olabiliyor. Biyoloji eğitimin, seni ve müziğini nasıl etkiliyor?

K: Biyoloji geçmişim ve doğada geçirdiğimiz vakit besledi tabii beni. Hani şu noktada etkiledi diyemem ama genele baktığımda doğa, özellikle duygu durumumu etkiledi. Doğa sana ne kadar kırılgan bir canlı olduğunu hatırlatıyor bir kere. Biyoloji de öyle, araştırdıkça ne kadar çok kapının olduğunu görüyorsun, egolarından sıyrılmanı sağlıyor. Reset çekiyor. Bununla birlikte biyolojideki “yaşam döngüsü” kavramı benim hoşuma gidiyor. Ölüm ve yaşam; bazı şeyler ölecek ki yeni yaşam formları ortaya çıksın. “Carbon based lifeforms” kavramı da buradan geliyor aslında.

Müziğinizi ve gelişiminizi etkileyen edebi yapıtlar oldu mu?

F: “Bu fakirlikten nasıl üretim doğar, ölecek miyiz biz bu imkânsızlıklardan” düşünce çıkmazına girdiğimde beni Charles Bukowski telkin etmiştir: “Sakin ol evlat, sen üretimine, üretim hızını yükseltmeye odaklan. O sana geri dönecek.” dedi bana. Onun dışında Jung iyi geldi. Wilhelm Reich keza; Acunsal Enerji yapıtı mesela.

“Normal olmaktan tırsıyoruz”

Grubu, Balıkesir’de tanıştıktan sonra 2008’de İzmir’de kurduğunuzu biliyoruz. O süreçten bugüne dağılma tehlikesi yaşadınız mı?

F: Kerem’le biz masaya şarap çanağını koyup birbirimize hep söz verdik: “Bu grup dağılmayacak. Hedonutopia olmazsa, bu işi bırakırsak bittik biz, boşuz, boş insanlarız” dedik. Çoluk çocuk değil, albüm yani. Her canın çocuk istediğinde bir albüm yap, bir şey üret şeklinde motive ettik kendimizi. Ben bir çocuktan ne çıkacağını bilemem ama bir albümden ne çıkacağını bilebilirim.

Sizi kimsenin tanımadığı o günlerden yarına ittiren şey ne?

K: Kendi müziğimizi yapmak ve taşıyabilmek. Bizi var eden şeyden uzaklaşmamak.

F: “Normal” olmaktan tırsıyoruz biz. Müzik hayatımızdan çıkarsa normal bir insan oluyoruz ya hani, müziği koruyup üretime devam edebilmek bizi normal olmaktan kurtarıyor.

Yaz öncesinde Covid-19 için “İşimiz Güneşe Kaldı” deniyordu. Ancak güneşin virüs üzerinde belirgin bir etkisi olmadı. Sadece salgın değil, kadın cinayetlerinden hak ve hukuka, özgürlüğe kadar geleceğe dair bir umut besliyor musunuz?

F: Benim var. Ben insanlıktan ümidi kesmiş biri değilim.

K: Umutsuz yaşayamazsınız ki. Umut olmak zorunda ki işinizi yapacak moraliniz olsun.

Nefesinize sağlık, önünüz açık olsun.

Teşekkür ederiz.

(Not: Hedonutopia hariç kimse, görselleri Ajandakolik’ten izin almadan kullanamaz.)

Hedonutopia’nın 5.albümü Beyaz Durak’ın çıkış parçası Bırak Gideyim’i dinlemeden geçmeyin:

Paylaş ki çoğalsın:

3 thoughts on “Söyleşi – Hedonutopia: “Bizce en iyi albümümüz bu”

  1. merhaba,
    röportaj okumayı pek sevmem ama bunu okudum ve bitirdim. sevdiğin insana dair bir şeyler bulabilmek hazzı… hedonutopia’ya olan sevgimizden ötürü…
    çok güzel olmuş, dilinize sağlık.

  2. Bazi sorulara verilen cevaplar bile bana icin sarkilar kadar “anlaşılmış”hissettirdi.Dinleyici kitlesini bu denli taniyan bir grup daha yoktur diye dusunuyor ve size sariliyorum.
    Hedon şizolar demek ha 😆👍🏼

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Türkiye Yayıncılar Birliği: "Kitaplara denetim yarar değil zarar getirir"

Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun geçtiğimiz günlerde Hollandalı yazar Tedvan Lieshout’un “Ben Bir Sihirbazım” (Büyülü Fener Yayınları) isimli kitabını da gerekçe sunmadan “muzır” ilan etmesi üzerine Türkiye Yayıncılar Birliği bir bildiri yayınladı. Bildiride […]