Söyleşi – Bosphorus Trio: “Türk bestecilerin eserlerini geniş kitlelere duyurmak istiyoruz”

ajandakolik


Bu haftanın hiç kuşkusuz en güzel yanı onları tanımak oldu. Geç olsun güç olmasın. Bosphorus Trio’nun ilk albümleri “Turkish Piano Trios”un çıkmasına sayılı günler kala ben de oda müziğine tutkuyla bağlı bu üç değerli müzisyen; Özgecan Günöz, Çağlayan Çetin ve Özgür Ünaldı ile albüm vesilesiyle bir araya geldim. Bosphorus Trio, Ajandakolik’te konuğum oldu.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Klasik müzik söyleşisi yapmayı ayrı seviyorum. Hayır, yalnızca klasik müzik dinlemeyi sevdiğim için değil, her söyleşide bu müziğe dair yepyeni bir şeyler öğrendiğim için… Geçtiğimiz kış çok sık konserlerine gittiğim İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın Başkeman Yardımcısı Özgecan Günöz’le yolum Bosphorus Trio’yla kesişti. Çellist Çağlayan Çetin ve piyanist Özgür Ünaldı ile birlikte birkaç yıl önce beraber kurdukları trio’larının ilk albüm haberi vesilesiyle uzuuun bir söyleşi yaptık. Onları yakından tanımak, Bosphorus Trio’yu keşfedip dinlemek için tam sırası…

Bu üçlü ne zaman bir araya geldi ve Bosphorus Trio’yu kurma kararı aldı?

Çağlayan Çetin: Biz aklımızda henüz bir trio kurma fikri olmadan önce de birbirimizi tanıyor ve farklı oluşumlarda birlikte müzik yapıyorduk. İçinde bulunduğum grupların genellikle piyanolu trio olmasına rağmen benim aklımda her nedense bir kuartet kurma fikri vardı. Bu konuyu Özgecan’la birbirimize açtığımızda Özgecan’ın düşüncesiyle piyanolu trio fikri daha ağır bastı ve hemen Özgür’ü arayıp bunu ona sunduk. Ne mutlu ki o da kabul etti ve çalışmalarımız başladı.

Neden Bosphorus diye de sorayım mı?

Özgür Ünaldı: Bu hep merak ediliyor hatta bazen merak edilmeden eleştiriliyor. Mesela ailem yabancı kelime olmasına kafayı taktı, beğendiremedim bir türlü. Aslında “Bosphorus Trio” adını seçme sebebimiz hiç fena değil. Mesela çıkardığımız uluslararası albüm, katıldığımız yaz okulu, konserler vs. gibi yurtdışında da kariyerimize devam edip sesimizi duyurmayı amaçladığımız için bu adı düşündük. Boğaziçi kelimesindeki Türkçe karakterler yabancılar için hem yazarken hem okurken zor olabiliyor. Markalaşmak ve akılda kalmak için okunabilir ve yazılabilir olmak önemli bir kriter. Ad ve soyadlarımız zaten bu kritere çok uzak, şaka gibi, (Özgecan, Çağlayan, Özgür) onları seviyoruz ve değiştirmeyi düşünmediğimize göre bari dedik, grup adımız tüm dünyada okunabilsin.

Çağlayan Çetin: Bu konu üzerinde çok düşündük. Öncelikle istedik ki yaşadığımız yerin ismini kullanalım ama aynı zamanda da yabancı bir isim olursa hedefimiz olan birçok noktayı da sembolize etsin. Bosphorus ismi Özgecan’ın önerisiydi ve bu ismi hemen benimsedik. Bosphorus ismi bir özel isimdir ve sadece İstanbul’daki Boğaziçi için kullanılır. Bu ismin bizi yansıttığını düşündük.

Üçünüzden kendinizi müzikal açıdan ayrıca tanıtmanızı istesem…


Özgecan Günöz:
Ben müzisyen bir ailenin çocuğu olarak İzmir’de doğdum. 5 yaşında çocuk korosuna katıldım ve piyano dersleri almaya başladım. Kemana 9 yaşında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda başladım, Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda devam ettim ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda yüksek lisans çalışmalarımı yaptım. Bu okullarda sırasıyla Cengiz Özkök, Reyyan Yücelen Başaran, Kartal Akıncı ve Venyamin Warshakvski ile çalıştım. Yurtiçi ve yurtdışında önemli isimlerle çok çeşitli masterclass ve festivallere katıldım. 2007-2011 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda görev yaptım. 2011’den beri İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda çalışıyorum ve son üç sezondur orkestrada başkemancı yardımcısıyım. Ayrıca 2006 yılından beri Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nda çalıyorum. Orkestra ve trio çalışmalarımdan kalan zamanlarda ise fırsat oldukça solist olarak konserlerime devam ediyorum.


Özgür Ünaldı: 7 yaşında Seçkin Gökbudak’tan özel piyano, solfej dersleri alarak müziğe başladım. Konservatuvara epeyce geç girdim, Bilkent’i burslu olarak yetenek sınavlarını kazandığımda 8. Sınıftaydım. Gülnara Aziz’in piyano sınıfında başladım ve aynı okuldan birincilikle mezun oldum. Ardından Moskova Çaykovski Devlet Konservatuvarı’nda İrina Plotnikova’nın öğrencisi olarak okumaya başladım ve Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı’nın bursuyla Sanatta Yeterlik çalışmalarını tamamladım. Avusturya’da halka açık oylamayla yapılan önemli yarışmalardan 17. Uluslararası Brahms Yarışması’nda ikinciliğim var. Yurtiçi ve yurtdışında pek çok konser, ustalıksınıfı verdim, halen Bursa Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Doçent unvanıyla Piyano Anasanat Dalı’nda görev yapıyorum, öğrencilerimin çeşitli başarıları var.


Çağlayan Çetin: Ben müziğe Edirne’de başladım ve kısa bir süre sonra benim için müziğin kalbi olan İstanbul’da soluğu aldım. Yüksek lisansı bitirene kadar da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Prof.Reşit Erzin ile çalıştım. 2008 yılında kurulan Orkestra’Sion viyolonsel grup şefliğini üstlendim ve İstanbul’da neredeyse bütün orkestralarda bir süre çalıştım diyebilirim. 2016 yılından beri Borusan Filarmoni Orkestrası’nda ve 2019 yılından beri ise Maltepe Üniversitesi Konservatuvarı’nda çalışıyorum.

“KURULUŞ MOTTOMUZ: ÖNCE BİZ”

Ve nihayet ilk albümünüz “Turkish Piano Trios” çok yakında müzikseverlerle buluşacak. Bu albüm için iki yıl beklediniz. İlk albümde yalnızca Türk eserlerin olmasını  belirlemenizin nedeni neydi? Ve eserleri seçerken nelere dikkat ettiniz?

Özgür Ünaldı: Ne kadar beklediğimizi de hesaplamaya değer. Aslında hazırlık aşamasının ne kadar sürdüğünü tespit etmek zor çünkü yeni yazılmış Oğuzhan Balcı’nın eseri haricinde albümdeki diğer trio’lara kuruluşumuzdan beri konserlerde hep yer verdik. Bunların hepsi kayıt için birer hazırlıktı. Ama eserleri çalmadığımız ara zamanları da hesaba katınca bir buçuk yıl denilebilir. Tabii kayıt bittikten sonra bir yıl daha bekledik, edit, miks, mastering, basım… Bir de biz kuruluşumuzdan beri albüm hayali kuruyorduk, yani bekleyiş aslında dört yıl sürdü de diyebiliriz. Bizim bir de kuruluş mottomuz var: “Önce biz”. Yani o kadar değerli ama az bilinen hatta hiç bilinmeyen Türk bestecilerimizin sanat eserleri varken, dünyada hazırda yüz farklı kaydı olan klasiklerden başlamak içimize sinmezdi. Ama o klasikler olmadan da müzisyen olunmuyor, temel de atılmıyor. İlk konserimize Haydn, Mendelssohn ve Rahmaninov eserlerinden bir repertuvarla çıkmıştık. Hatta sorunuzdan biraz uzaklaştım ama, üstünde pek durulmayan ama özgeçmişimizde ve tanıtım bültenlerimizde hep yazdığımız bir amacımız daha var: Bu klasikleri de ilk kez seslendiriliyormuş gibi yorumlamak, özgün bir dokunuş verebilmek. Bu çok iddialı bir amaç ama önceki soruda kendimi tanımlarken ifade ettiğim gibi, o maceralı yolda harcanan emek vazgeçilemez. Konumuza dönersek, albümdeki Türk bestecilerini seçerken kronolojik sırayla başladık, bunun devamı da gelecektir, amacımız Türk bestecilerimizin tüm trio’larını kaydetmek. Bir de kronolojinin dışında ama mutlaka albüme çağdaş bir bestecimizi de dahil etmek istediğimiz için değerli Oğuzhan Balcı var albümde. Bestecimizin oda müziği dalında besteleri olsa da piyanolu üçlü için hiç eseri yoktu, biz de onun ilk trio’suna vesile olduk, sağ olsun bizim için besteledi. İçindeki üç bölüm de ayrı ayrı bizleri anlatıyor. İlk bölüm Özgecan, ikinci bölüm Çağlayan, üçüncü bölüm Özgür. Detayları ve bölüm adlarını albümden okuyup dinleyebilirsiniz.

Bosphorus Trio’nun ilk albümü “Turkish Piano Trios”, 14 Ağustos’ta müzikseverlerle buluşuyor.

Çağlayan Çetin: Kurulduğumuz ilk günden beri piyanolu üçlü için yazılmış oda müziği yapıtlarının yanında Türk bestecilerin eserlerini gündeme getirmeyi hedefledik. Evet, “Önce biz” diye başladık. Bizim çok önemli bestecilerimiz var ve onların müziklerini daha geniş bir kitleye duyurabilirsek bu bizim için çok büyük bir mutluluk olacaktı. Şanslıyız ki piyanolu trio için yazılmış birçok eser bulduk ve öncelikle ilk yazılmış piyanolu trio’larla başlamak istedik. Konserlerimizde çokça yer verdiğimiz Ferid Alnar ve Ferit Tüzün’ün trioları ile İlhan Baran’ın “Dönüşümler” ve  Oğuzhan Balcı’nın bu albüm için bestelediği “Trio No:1” adlı eserle ilk cd mizi tamamladık.

2018 yılında ilk çalınışından 68 yıl sonra Süreyya Operasında İstanbul Premierini gerçekleştirdiğimiz Ferit Tüzün’ün triosu ve günümüzün çok değerli bestecilerinden Oğuzhan Balcı’nın Triosunun ilk kaydı olacağı için çok mutluyuz.

“CANLI KONSER DİNLEMENİN KEYFİ HER ZAMAN BAŞKADIR” 

Albüm süreci nasıl geçti?

Özgecan Günöz: Biz bu albüme kurulduğumuz günden beri fikren hazırlanıyoruz aslında. Projenin düşünce olarak doğması, gerekli yerlerle görüşmek, izinler almak, besteci Oğuzhan Balcı’ya verdiğimiz yeni eser siparişi, albümde çaldığımız diğer eserlerin kayıt yapabilecek kıvama gelmesi için bolca konserlerimizde seslendirme planları derken, dönüp baktığımızda sanırım iki seneye ulaşan bir hazırlık süreci oldu. Kaydımız ise dört buçuk gün sürdü.

Kayıt her zaman çok stresli bir iştir. Konserde çalmaktan çok farklıdır çünkü konser için günlerce belki aylarca hazırlanırsınız ama en nihayetinde sahnede tek şansınız vardır. O an ne yaptıysanız o. Bir sürü değişken koşula bağlı olarak çok iyi bir performans çıkarabilirsiniz veya o gün oldukça kötü gidebilir her şey. Ya da mükemmele yakın giden bir performans sırasında bir hata olabilir, ama ne seyirci ne de siz onu umursamazsınız çünkü öyle güzel bir atmosfer yakalamışsınızdır ki, güzellikler ağır basar. Seyircinin varlığının performans sırasında sanatçı üzerinde çok olumlu etkileri vardır. Bu yüzden canlı konser dinlemenin keyfi her zaman çok başkadır.

Kayıtta ise yeterince iyi olmayan veya hata olan yerleri tekrar tekrar kaydetme ve arasından en iyiyi seçme şansınız var. Ama hatasız çalmaya çalışmak ve her denemede ilk seferki gibi bir duyguya bürünerek bunu denemek, hata olsa da motivasyonu düşürmeden denemeye devam etmek başlı başlına yorucu ve oldukça stresli bir durum. Bir de bunların üstüne, müzik dışında hiçbir ses çıkarmamak lazım. Örneğin oturduğunuz sandalye o an gıcırdasa, ayağınız yere sürtse veya sayfa çevirirken ses çıkarsanız ya da fazla rahatsız edici boyutta bir nefes sesi çıkarsanız, bunların hepsi kaydı kötü etkileyecek unsurlar olduğundan, sahne üzerinde çalarken mecburen ve doğal olarak hareketlerinize kısıtlama geliyor. Bu da bazen çalışınıza olumsuz anlamda yansıyabiliyor.

Tüm bunlara hakim olup en iyiyi başarabilmek sanırım her işte olduğu gibi tecrübe ile gelen bir şey. Bu bizim Bosphorus Trio olarak ilk albümümüz oldu; yorucu ve zaman zaman biraz gergin ama bence çok keyifli ve öğretici geçti.

“KAZANDIĞIMIZ OLGUNLUK KAYIT SÜRECİNDE BİZE YARDIMCI OLDU” 

Ç.Ç: Özgecan bizim sürecimizi çok güzel özetledi. Daha önceleri kayıt yapan insanların hikâyelerini dinleyince yapmamız gereken en iyi şeyin çalışmak olduğunu düşündük ve bu konuda planlar yaptık başlamadan çok önce. Sevgili Oğuzhan Balcı’nın eseri dışındaki tüm eserleri daha önce konserlerde çalma şansına eriştik. Bu konuda kazandığımız olgunluk kayıt süreci için bize çok yardımcı oldu.

“KAYIT NE YAZIK Kİ KONSER GİBİ DEĞİL. MÜKEMMEL OLMAK ZORUNDA” 

Ö.Ü: Oda müziği alanı sanırım albüm çıkartması en zorlu alan. Düşünün baştan sona bir bölümü çalmışsınız, Özgecan ve Çağlayan mükemmel çalmış ama mesela ben sol elde bir atlamayı temiz çalamamışım, bastaki sol notası yerine beşinci parmağım (serçe parmak) hem sol hem fa notasına basmış veya çok daha bariz olan kulak tırmalayıcı bir hata yapmışım. E ne olacak? Haydi bakalım, baştan tekrar kayıt. Özgecan’ın Çağlayan’ın suçu ne? (Gülüyor.)
Bu örnekleri farklı çalgı kombinasyonlarıyla çoğaltın, bir de bizden kaynaklanmayan teknik sorunları, geçen otobüsleri, uçakları, uçan notaları falan üstüne koyun ve hayret edin, bunlar birbirlerini boğazlamadan nasıl kaydetmişler diye? Kayıt ne yazık ki konser gibi değil. Mükemmel olmak zorunda ne yazık ki… Ne yazık ki diyorum çünkü mükemmel olmak klasik müzikte imkansıza yakın bir ihtimal. En büyük ustaların canlı kayıtlarında yaptığı türlü hataları duyabilirsiniz ve onların büyüklüklerinden hiçbir şey kaybettirmez, hatta doğalı, güzeli, müziğe yakışanı konserdeki o hatalarıdır. Ama bugüne kadar yapılmış kayıtlar kes-yapıştır-güzelleştir tekniğiyle o kadar doğalından çıktı ve mükemmel oldu ki, müzisyenleri bu çok zorlayan bir şey. Hatta konserlerde bile o mükemmeli arar olduk, ki bu doğru değil. NAXOS gibi bir firmadan dünyaya yayılacak bir kayıt yapacaksanız ve bu sizin ilk kaydınız olacaksa inanın fena zorlayıcı. Düşünün, Berlin’deki bir müzik mağazasında Alban Berg Quartet’in bir CD’si var, bir dinleyici onu satın alacak, iki raf yanında da sizin kaydınızı görecek ve dünyada ilk kez Türk bestecilerin trio’larının toplandığı, içinde de iki adet prömiyer kaydı bulunan kaydı görünce merak edip alacak. Psikolojimizi hayal edebiliyor musunuz? O yüzden evet, mükemmel olmalıydı ve kolay olmadı. Uzun bir süre çalışıp hazırladığımız eserlerin kayıt sürecini ise beş günde bitirmiş olmamız da fena değil. Konser vermek kayda kıyasla o kadar rahat ki… Sadece bir kez başlıyorsunuz, ok yaydan çıkıyor ve hedefe ulaşıyor. Ayrıca işin içinde güzel kıyafetler, elbiseler, harika görünen çalgılar, yani görsellik de var. O ufak tefek hatalar duyulmuyor bile…


Yılda 10 konser verdiğinizi öğrendim. Ama ne yazık ki ben hiçbirine gidemedim  ve sizleri dinleyemedim henüz. Pandemi sürecinde ertelenen konserleriniz oldu mu? Bu süreci nasıl geçirdiniz?

Ç.Ç: Tabi ki konser salonları kapanınca bizim de bazı konserlerimiz ertelenmiş oldu. Sokağa çıkma yasakları ilk başladığında evlerimizde bireysel olarak kayıt yapıp sonra birleştirerek bir video yayınladık. Birlikte çalışmak gibi olmasa bile o zor günler için bize küçük bir umut oldu.

Müzisyenlerin birlikte çalışma sürecinden öncesi evlerinde çalışarak geçer. Biz de birçok müzisyenin yaptığı gibi evde repertuvarımızı zenginleştirmeye çalışarak geçirdik bu süreci.

Ö.Ü: O zaman bundan sonraki ilk 10 konserimize gelmek zorundasınız. (Gülüyor.)  Salgın dünya için çok garip bir süreç. Devam da ediyor. Daha birkaç gün önce 90 yaşlarında ihtiyar bir nineyle beraber sırada bekliyorduk, aramızda iki-üç metre olmasına özen gösteriyoruz, nine bana döndü: “Sen benden korkuyorsun, ben senden, bugünleri de mi görecektik?” dedi, dizlerine vurdu hayıflanarak. O kadar afalladım ki, o yaşta birinin bile görmediği bir süreç şu yaşadığımız.

Trio’muzun ertelenen konserlerinin yanında benim de orkestra eşliğinde ve resital olmak üzere solo konserlerim, resitallerim ertelendi. Bu tabii ki moral bozucu çünkü o konserlere olan hazırlığınız da boşa çıkmış oluyor. Aslında ben öğrencilerime hep “Hiçbir çalışma boşa gitmez” diyorum ama bunu idrak etmek kolay olmuyor. Krizleri fırsata çevirmek lazım. Kötü ruh halinden çabuk kurtuldum. Mesela salgından hemen önce, 15 yıl sonra beste yapmaya tekrar başladım ve büyük formlu ilk eserimi salgın sürecinde bitirmiş oldum. Çünkü konserlere harcayacak zaman boşa çıkmıştı. Yine yıllardır zaman bulamayıp yapamadığım hobim, yapbozlarım vardı (lego), onları bitirdim, trio’muzla çevrimiçi röportajlarımız, viyolacı eşim Elena Ünaldı ile konserim, piyanist Gökhan Aybulus ile kaydım oldu. Eşim Rusya’daki hocasının tüm öğrencilerinin hazırladığı zorlu bir kayda katıldı ve sosyal medyada çok beğeni aldı bu kayıt, değerli Cihat Aşkın’ın öncülüğünde bazı kayıtlar da yapıldı… Herkes kayıt hatta edit, montaj yapmayı öğrendi bu süreçte, işte bunlar sıkıntılı sürecin öğrettiği ve daha önce yaşamadığımız güzel renklerdi.

Kadıköy Belediyesi’nin Ekim’de düzenleyeceği beste yarışmasından da bahsedelim biraz. Sizin de konseriniz olacak ve…

Ö.G. Evet, Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası her sene farklı alanlarda beste yarışması düzenliyor. Bu seneki piyanolu trio için düzenlendi. Bizden de finale kalan 4 eseri final gecesinde yorumlamamızı istediler. Türk bestecilerine ve kendi değerlerimize sahip çıkmayı görev edinmiş bir grup olarak, bu teklifin bize gelmesi ve genç bestecilerimizin eserlerinin ilk seslendirilişini yapacak olmak bizim için çok mutluluk verici.

Ö.Ü: Normal şartlarda Nisan ayında gerçekleşmesi planlanıyordu ve son ana kadar belki de seyircisiz, sadece jüri üyeleriyle sosyal mesafe kuralına uyarak yapılabilir diye iptal edilmemişti ama sonra malum o da ertelendi. Ona da epey emek harcamıştım. Ufak bir düzeltme, bu etkinlikte aslında tek bir konser olacak, o da bizim çalacağımız final galası. Finale kalan ve yarışma için yazılmış yeni dört eser bizim yorumumuzla değerlendirilecek. Bu gurur verici ve Türk bestecilerine bu kadar önem vermişken hak ettiğimizi düşündüğümüz bir gurur. Tabii ki stresi de büyük çünkü jürinin değerlendirmesi bizim performansımıza bağlı. Ayrıca canlı olacak konserin CD’si de basılacak.

Ç.Ç:
Kadıköy Belediyesi’nin genç besteciler için düzenlediği yarışmanın finalinde ilk iki yıl Gürer Aykal yönetimindeki orkestrada ben de yer almıştım. Yeni müziğe karşı büyük bir ilgim var ve bu yıl yarışmanın piyanolu trio düzenlenmesi ve teklifin bize gelmesi benim için de çok mutluluk verici oldu. Bu müzikleri ilk defa seslendirmek ve eşzamanlı olarak konserin albüm kaydı olacak olması da ayrı bir mutluluk sebebi.

“TEK ENTSTRÜMAN OLMAYA ÇALIŞIYORUZ” 

Henüz hem yaş olarak hem de grup olarak gençsiniz. Ama biliyoruz ki gruplar kolay dağılır. Sürekliliği sağlamak için önemli olan ne sizce?

Ö.G: Müziğe ve beraber çalmaya tutkunluk, bolca fedakarlık, çok ama çok çalışmak ve bir noktada mutlaka maddi destek.

Ö.Ü: Zaman çabuk geçiyor, hep genç kalmak mümkün değil. Ayrıca canavar gibi 18’li yaşlarında “gerçek gençler” varken biz artık o kadar da genç değiliz, yaşımız onların iki katı. Güzel bir soru sormuşsunuz. Cevaplaması kolay, uygulaması zor. Oda müziği gruplarında sürekliliği sağlayabilmek için bence üç temel problemin sürekli olarak çözülüyor olması lazım. Birincisi, yapılacaklar listesindeki tüm işlerin eşit olarak üstlenilmesi, ikincisi grup üyelerinin müzikal seviye ve ideallerinin birbirlerine çok yakın olması. Üçüncüsü ise eşit sayıda taviz. Bu üç problem çözülüyorsa üyeleri birbiriyle alakasız karakterlerden oluşsa bile bu grup çok zor dağılır.

Eşit sayıda taviz dedim, bunu biraz açayım. Provalarda grup üyelerinin birbirlerinden istediği her yorum önerisinin denenmesi ve yapılması, reddedilmemesi gerekir. Denendikten sonra ise eğer arkadaşınız beğendiyse, sizin içinize sinmese bile kabul edip taviz vermek zorundasınız. Eğer bu tavizi verirseniz, arkadaşınız da taviz verecektir. Bu tavizlerin sayısı eşit ise hiç problem yok. Ama işin ilginç kısmı bizim grubumuzda bugüne kadar gelen önerilerin yüzde doksanından fazlası içimize zaten sinen, hatta birbirimize teşekkür ettiğimiz önerilerdi. Yani üçüncü problemi çözmek zorunda pek kalmadık. Hiç unutmuyorum, Çağlayan mesela benden o kadar tuhaf duyulan ve hayatımda şahit olmadığım bir şey istedi ki… Buna rağmen denedim, çünkü denemek ilk adım. Karşıma daha önce hiçbir piyanistin kaydında duymadığım bir barok yay yorumu çıktı. Tabii ki bu önerisi sadece sol elimdeki bas partisiydi. “Tamam da sağ elimde melodi varken bunu nasıl yapacağım Çağlayancığım?” Gülümseyerek ve çekinerek cevap verdi: “O da senin işin, yapabilecek bir piyanistsin”. Bunu çok kibar ve beni överek söyledi. Yani reddetmek tamamen imkansız hale geldi. Bu anı, güzel sorunuza iyi bir cevap olabilir. Ben bu trio’da hep önerilerle geliştim. Aslında hepimiz geliştik. Çünkü onlar yaylı çalgılar yorumcusu, ben piyanistim, birbirimizden istediğimiz müzikal detaylar çalgılarımıza hiç uymayabiliyor, bu yüzden ben piyanoyu hem çello hem keman gibi çalmak, onlar da kendi çalgılarını piyanoya dönüştürmek zorundalar. İşte biz böyle “tek enstrüman” olmaya çalışıyoruz.

Ç.Ç: Bizi bir araya getiren en büyük tutku oda müziği. Oda müziği, müziğin temeli sayılabilir. En büyük solistler, orkestra müzisyenleri ya da eğitimcilerin ortak noktası oda müziği. Topluluğun içinde tek ses olabilmek elbette ki çok zor ama gerekli olan fedakarlığı göstererek bunun için çalışmak son derece zevkli.

 Sizlerin dinlemeyi sevdiği trio’lar kimler?

Ö.G. Dünya geneline baktığınızda isim yapmış çok sayıda yaylı quartet görebilirsiniz, ama piyanolu trio denilince maalesef o kadar çok  çıkmıyor karşımıza. Örnekler daha çok kendi alanında yükselmiş büyük solistlerin, bir veya birkaç konser için bir araya gelip çalması şeklinde oluyor. Sürekliliği olan gruplar sayılı. Bizim grup olarak en beğendiğimiz ve takip ettiğimiz trio, Beaux Arts Trio. Bir de ben, genç bir trio olan Busch Trio’yu çok beğeniyorum.

Ö.Ü: Emmanuel Ax, Kavakos, Yo-Yo-Ma; Capuçon kardeşler ve Argerich, Rihter, Rosptropoviç, Oistrah gibi birçok yıldızların bir araya gelerek yaptığı konser ve kayıtları takip ediyorum.

Ç.Ç: Galiba ben de üçümüzün de birleştiği bir trio olan Beaux Trio diyebilirim.


“GENÇ NÜFUSUN KLASİK MÜZİK KONSERLERİNE İLGİ GÖSTERMESİ UMUT VERİCİ”

Türkiye’de gençlerin klasik müziğe olan ilgisini nasıl buluyorsunuz? Bir yandan rap müzik almış başını gidiyor bir yandan artık tahammül etmekte güçlük çektiğimiz bir pop müzik hakim… Şarkıcıların çoğunu eskisi gibi tanımıyoruz bile… Müzik kültürünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ö.G: Bence Türkiye’de gençlerin klasik müziğe ilgisi oldukça yüksek. Klasik müziğin mabedi diyebileceğimiz Avrupa ülkelerine baktığınızda, klasik müzik seyircisinin yüksek oranla yaşı büyük kimselerden oluştuğunu görebilirsiniz. Ama bizim ülkemizde durum biraz daha farklı; yaşı büyük insanlar kadar – hatta belki daha fazla – gençler de konserlerimize ilgi gösteriyor. Bunu sadece trio konserlerimizden yola çıkarak söylemiyorum. Çaldığım orkestralar ile yaptığım konserler ve bu orkestralar ile çıktığım yurtiçi turnelerde de aynı şeyi gözlemledim. Genç nüfusun klasik müzik konserlerine ilgi göstermesi umut verici.

Diğer müzik türlerine gelince, evet size katılıyorum ancak hiçbir müzik türünü kalitelidir veya kalitesizdir diye ayrıştırmak istemiyorum. Müzik, insana iyi geldiği, ruhunu dinlendirdiği, bazen düşünmesine sebep olup, bazense coşturup eğlendirdiği için hayatlarımızda. Kişi, kendini hangi tür müziği dinlerken iyi hissediyorsa onu dinlemeli. İlla şu tarz iyidir, bu tarzı dinlerseniz iyi müzik dinlemiş olursunuz diye bir şey olamaz. Ama, hangi türde olursa olsun yapılan müziğin yeterince iyi veya kaliteli olması diye bir şey var. Yani pop müzikte kötü yapılan bir iş kadar, cazda da kötü yapılan var. Ya da elektronik müzikte çok iyi yapılan kadar rockta da çok iyi yapılan var. Sonuç olarak bence önemli olan, yaptığınız işin hakkını vererek müziğinizi en iyi şekilde yapmak ve sizi dinleyenlere en iyisini, en kalitelisini ulaştırmak.

“AMATÖR OLARAK MÜZİKLE UĞRAŞIN, O ZAMAN MÜZİK DİNLERKEN SEÇİCİ OLURSUNUZ” 

Ö.Ü: Kültürü geliştirmek basit: Seçme hakkını keşfetmek ve seçmeyi öğrenmek. Markette karpuzu seçiyoruz, bilmiyorsak seçtiriyoruz, müziğe gelince de pekala aynısı yapılabilir, böyle bir hakkımız var. Elbette eğitim çok önemli orası ayrı, ama okulda hangi derste karpuz seçmeyi öğrendik? Ama seçmeyi seçmek mesele işte. Seçmeyi seçmemek gelişmemek demek. Çoğumuzun yanılgısı kültürü sabit bir kavram sanmak. Tarihe bakın, gelişmeyen bir kültür yoktur. “Bizim kültürümüzde yok” veya “kültürsüz” gibi ifadeler kültürümüzle, eğitimimizle yetinip kendimizi soyutlayarak kaçmamızı sağlar. Tabii ki müzik kültürü de gelişen bir olgudur. Farklı türleri ve anlamları olduğu için bu konuya girsem çıkamam. Ama belirtmem lazım ki şarkıcı ve sanatçı birer unvan değil, yani birbirlerinden üstün bir tarafları yoktur, elma ve armut, kiraz ve kavun gibi. Müzik kültürünü geliştirebilmek için müzik eğitimi veren müzik öğretmenlerine büyük iş düşüyor. Çocuğa ne gösterirseniz onu ister, onu yapar. Tavsiyem şu: Amatör olarak müzikle uğraşın, o zaman müzik dinlerken seçici olursunuz. Tanıdığım bazı doktor arkadaşlarımın hobileri var, gitar çalıp elektronik denemeler yapıyorlar, cover gibi. Onların o amatör çalışmaları o kadar değerli ki… Müzik zevkleri de haliyle seçici oluyor.

“EĞİTİM BU KONUDAKİ EN ÖNEMLİ ATILIM OLACAK” 

Ç.Ç: Türkiye’de orkestraların yaşı gittikçe gençleşmeye başladı. Eskisine göre daha çok müzisyen yurtdışında çok önemli okullarda yetişip dünyanın en büyük yarışmalarını kazanmaya başladı. Yeni konservatuvarlar, müzik bölümleri açıldı bir çok şehirde. Bu demek oluyor ki müzikle ilgilenen bir kitle var ülkemizde. Eskiden sadece büyük şehirlerde festivaller olurken şimdi yeni birçok festivalin adını duyuyorum. Dinleyicilere gelirsem; bir dönem Barış İçin Müzik Vakfı’nda viyolonsel dersleri veriyordum. Bu vakıf dezavantajlı çocukları bir çatı altında toplayıp o çocuklara gerekli enstrümanları vererek büyük bir orkestra oluşturmuştu. Orada çalıştığım dönemde özü Güney Amerika’ya dayanan El Sistema’nın tanıtımı için yaptığımız bir toplantıda dönemin müzik direktörü olan Venezuelalı şef kendi ülkesindeki dönüşümü anlattı bize. Yaşadıkları şehirde yaklaşık bir milyon nüfus olmasına rağmen 10 yıl içerisinde  Sistema’da yaklaşık beş yüz bin kişi gelip birlikte müzik yapmış. Şefin dediğine göre konserlere çok rağbet olmuş bir süre sonra ve insanların kalite beklentisi yükselmiş. Bu sayede de orkestraların kalitesi de aynı oranda artmış. Yani sanırım eğitim bu konudaki en önemli atılım olacak.

Biz trio olarak bireysel bile olsa elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Ulaşabildiğimiz kültür merkezleriyle iletişime geçip Türkiye’nin her yerinde konser vermek istiyoruz. Eğer salgın olmasaydı bu konuda birçok atılımımız olacaktı. Önümüzdeki zamanlarda bu haberleri duyabilirsiniz.

Albümünüzü merakla bekliyorum. Şimdiden ellerinize sağlık. Dinleyiciniz bol olsun ve yeni konserlerde görüşmek dileğiyle…

Ö.G: Bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ederiz. Son olarak ilave etmek istediğimiz şey, bu albümün var olmasında ve kayıt aşamasında bize çeşitli şekillerde destek olan herkese ve özellikle sponsorlarımız Muzaffer Kurtcan hanımefendi ve Emek Yağ firmasına teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Paylaş ki çoğalsın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Biri "TechnoWeen 31 Ekim'de Volkswagen Arena'da" mı dedi?

Sıkı durun! Size erken ama güzel bir havadisimiz var. Erken diyoruz çünkü daha ekim ayına çok var. Acele edin de diyoruz çünkü biletler bugün satışa çıkıyor! Elektronik müziğin yıldız isimleri 31 Ekim […]