QUEER: RÜYALARIN DÜŞSEL TEMASININ PEŞİNDE OLUŞAN TEK TARAFLI AŞK

“Beni Adınla Çağır”, Suspiria, “Kemikler ve Her Şey” gibi filmleriyle tanınan dünyaca ünlü yönetmen Luca Guadagnino, başrolünde Daniel Craig’in olduğu “Queer” ile karşımıza çıkıyor. William ve Eugene’nin karşılıksız aşkı, 1950’lilerin Mexico City’sinin kavurucu sıcağına ve tekila şişelerinin içine hapsoluyor. Guadagnino’nun yönetmenlik becerileri, bu defa rüyaların hakikati araladığı tek taraflı bir kavuşamama hikayesinin peşinde.
YAZI: AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com
7-10 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan MUBI FEST’in açılış filmi Queer’e yönelik yasak kararı, Kadıköy Kaymakamlığı tarafından; “Filmin, toplum barışını tehlikeye atacak provokatif içerik taşıdığı gerekçesiyle yasaklandığı ve yasak kararının güvenlik nedeniyle uygulanması” gerekçesiyle alınmıştı. MUBI Türkiye’de bu kararın ardından festivalin iptalini duyurmuştu.
Bu vesileyle aradan geçen üç ay içerisindeki kolektif hafızamıza dikkat çekmek istiyorum. Ülkemizde ifade özgürlüğünün temel bir hak olarak sayılmadığı günlerden geçiyoruz. Hakim zihniyet, hayatlarımızı hiç olmadığı kadar dizayn ediyor. İdeolojik olarak sınırlarımızı bize her geçen gün daha da dikte ediyor. Yedinci sanat olan sinema, sansür ve denetim dayatmaları içerisinde var olmaya çalışıyor. Kasım ayından bugüne geldiğimizde ne yazık ki zihinlerimiz de oldukça kolay bir şekilde dizayn ediliyor. MUBI FEST için duyduğumuz öfke neredeyse her gün yerini başka öfkelere bırakıyor. Ülkemiz ve toplumun hür iradesini göz önüne alarak sinemanın sansürü kabul etmeyeceğini ve sinemaya ket vurulamayacağını belirtmek istiyorum.
Meksika Akşamı, Nefes Kesen İlk Karşılaşma
1950’lilerin Meksika’sında, kumlarla kaplı Mexico City şehrinin kavurucu sıcağının yerini akşam serinliğine bıraktığı bir yaz akşamı. Amerika’dan şehre göç eden William Lee, beyaz keten takımı ve siyah fötr şapkasıyla elleri cebinde Mexico City’nin sokaklarında dolaşmaktadır. Nirvana’nın efsane “Come As You Are” şarkısının gitar tınılarını duyulur. Sokak satıcıları ve yerel halkın ona bakışı eşliğinde yürürken cebinden sigarasını ağzına götürür. Çakmağını sigarasına doğru yaklaştırır ve kalabalık bir grubun horoz dövüşüne dikkat kesilir. O sırada Kurt Cobain’in eşsiz sesinden şu sözler duyulmaktadır; “Gel olduğun gibi, önceden olduğun gibi. Olmanı istediğim gibi…” William gruba gülümseyerek sigarasını yakar. Bir nefes aldıktan sonra horoz dövüşüne doğru yaklaşır. Şarkının gitar tınıları ve William’ın ağır hareketleri birleşir. Kalabalığa girdiğinde kendisi gibi kamera da sanki kalabalığın içerisinde birisini aramaktadır. Kamera yukarıya doğru yavaşça hareketlenir ve Eugene Allerton perspektife girer. William sigarasını ağzına götürmeden olduğu yerde donup kalır. “Come As You Are” çalmaya devam eder. Nefesi tıpkı bakışı gibi yavaşlamıştır. İkili göz göze gelir. Eugene, Willam’ı süzer ve perspektiften çıkarak uzaklaşır. Queer bu harika karşılaşma sahnesi ile hikayesini anlatmaya başlar.
Call Me by Your Name “Beni Adınla Çağır” (2017), Suspiria (2018), Bones and All “Kemikler ve Her Şey” (2022) ve geçtiğimiz yıl Challengers “Rekabet” (2024) ile gerilim ve aşk hikayelerini kendine özgün bir dille harmanlayan yönetmen, filmografisini Queer ile devam ettiriyor. Hikaye, yazar William S. Burroughs’un 1985 yılında tamamlanmadan yayımlanan Queer romanının bir uyarlaması. Burroughs yarım kalmış romanı, Joan Vollmer cinayetinden yargılanmayı beklerken 1950 yıllarında yazmış, ancak roman 1985 yılında yayımlanabilmiş. Guadagnino’nun 17 yaşında kitabı ilk okuduğu andan beri yapmak istediği bir hayali olan filmin konusuna gelecek olursak; William, New Mexico’da yaşayan orta yaşlı bir göçmendir. Eugene adında bir gençle tanışır. İkilinin tanışması William için bir saplantı doğurduğu gibi, ikilinin kendi sınırlarını zorladığı bir yolculuğa neden olacaktır. Guadagnino’nun kendi perspektifi, yarım kalan romanın bir devamı niteliğinde. Filmin oyuncu kadrosunda ise Daniel Craig, Drew Starkey, Daan De Wit, Jason Schwartzman, Henrique Zaga, Lesley Manville, Colin Bates yer alıyor.
New Mexico’nun İçerisinde Düşsel Bir Temas
William ve Eugene, Mexico City’nin bunaltıcı sokaklarında başlayan tek taraflı aşkı, Guadagnino’nun nefis rejisiyle birleşiyor. Pastel tonların oluşturduğu nostaljik atmosfer, dekorun William’ın içsel çatışmalarına referans olduğu yapaylık ve ışık kullanımı, filmin atmosferini oluşturuyor. İkilinin hayali bedensel temasları ve içsel çatışmalara dair harika tasarlanmış sahneler izliyoruz. Düşler ve düşünceler William’ın bahsettiği “telepati” kavramıyla bir ruhsal temas içerisinde. Halüsinasyon sahneleri ve William’ın lirik ruh hali hikayeye buruk bir hava katıyor. William’ın Eugene’e olan arzularını dışavurumu imkansızlık sebebiyle bir “rüya anlatımı & ruh yansıması” ile bize anlatılıyor. Deneysel gözüken sembolize ve sürreal stilize edilmiş sekanslar, psikedelik sahnelerle iç içe bir biçimde.
Baskın ve dominant bir karaktere sahip bir kazanova olan William’ın aksine Eugene’nin kendisiyle ile ilişkisi yalnızca maddi boyutla sınırlı. İkilinin Jean Cocteau’nun Orpheus’unu “Orfe” (1950) izledikleri sahne yönetmenin anlatmak istediklerinin bir göndermesi gibi. Zira, usta yönetmen Jean Cocteau filmi hakkında şu sözleri söylüyor; “Bir film bir düşü anlatmaz, o asıl olarak bir hipnoz aracılığı ile hepimizin katıldığı bir düşün kendisidir. Burada düşle kastettiğim, düşlerin muhteşem absürtlüğü ile birbiri peşi sıra akıp giden gerçek olaylar dizisidir.”
Guadagnino bu sahne ile “mise en abyme”* olarak bilinen “derinlik derinliği” olarak Türkçeye çevrilen bir perspektifi kullanıyor. Filmin içerisinde kendi anlatımı ile bağlantılı bir filmi gösterip bunu iki karakter üzerinden sembolik bir dille anlatıyor.
Guadagnino, karakterlere olan yaklaşımına aşk olgusu üzerinden katmanlar eklediğini görüyoruz. William’ın bir bağımlı olmasının yanı sıra en belirginleşen özelliği Eugene’e duyduğu saplantılı aşk ve kendine acıma duygusu. Eugene’e dair daha ön planda duran unsur ise William ile geçirdikleri süre ve bilinmezliği. Guadagnino imkansızlığı karakterlerin direkt olarak yansıtılan davranışlarıyla değil de izlerken sorgulayacağımız kavramlarla kurguluyor. Anlatının finale doğru biraz düşüş yaşadığına tanık oluyoruz. Bu durumun nedeni, Guadagnino’nun büyük sahneler yaratma arzusunun filmi ele geçirmesi oluyor. Yagé olarak bilinen ilacı bulma yolundaki macera filmin hikayesine kopuk bir ekleme oluyor. Yönetmenin büyük sahneler yaratma arzusu bir noktadan sonra anlatımın sentetikleşmesine neden oluyor.
Bir parantezi de Daniel Craig’e açmak gerek. Craig ile kariyerinin en eşsiz performanslarından birisine tanık oluyoruz. William’ın çaresiz melankolik havasıyla bütünleşip kusursuz bir performans sergiliyor. Karakterin huzursuzluğunun ve kararsızlığının etkisini oyunculuğuyla artırıyor. Queer’i izlerken Guadagnino’nun özgün rejisi sayesinde sinemasal bir halüsinasyonun içerisinde dolaşıyoruz. Yönetmen kendi estetik dünyası içerisinde New Mexico’nun kızgın kumlarını yüzümüze estirirken, ikinci yarısından finaline doğru potansiyelini iyi kullanamıyor. Geriye unutulmayacak birçok güçlü sahne bırakıyor.
*Mise en abyme: Bir görüntünün kopyasının, çoğunlukla sonsuz tekrarlanan bir diziyi çağrıştıracak şekilde kendi içine yerleştirilmesi.