banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

ÖZGÜR TABUROĞLU: “YAVAŞLAMAYAN BİR DÜNYANIN FELAKETLERE NE KADAR AÇIK OLDUĞUNU ÖĞRENDİK”


Geçtiğimiz ekim ayında Deli Dolu Yayınları tarafından yayınlanan “Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam”, tam da da bugünlerde daralan varoluşumuzu sorgulatan ruhumuza sesleniyor. Kitabın yazarı Özgür Taburoğlu ile pandemide bile neredeyse hiç kapanmayan şu alışveriş merkezinin kapılarından içeri daldık.

SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com

Gözlerini vitrinlerden kendine çeviren bir adamın hikâyesi bu. Hayatını kalabalık bir alışveriş merkezi içinde, kimsenin yolunun düşmediği bir ”ara mekân”da sürdürmeye başlayan isimsiz bir adamın alışılmadık girişimi üzerine bir hikâye… Hem trajik hem komik! Aslında hepimizden biri o adam! Bu, bizim tuhaf hikâyemiz. “Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam” kitabı, simgelediği tüketim, gösteriş, yapaylık ekseninde dönen kurgusuyla alternatif bir varoluş biçiminin olup olmadığını sorguluyor. Yazar Özgür Taburoğlu ile kitabını konuştuk.

Kurmaca kitap yazma konusunda “Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam”, sizin ilk deneyiminiz. Kurmaca kitap ile kurmaca dışı kitap yazmak arasındaki farkı nasıl değerlendireceksiniz?

Her ikisi de yazar dediğimiz bir öznenin zihinsel üretimi. Ancak kurmaca ya da kurmaca dışı bir metin ortaya çıkarken, aynı zihnin ve bedenin kendisiyle, dünyayla ve başkalarıyla olan ilişkisi biraz farklı olabilir. Kurmacada dünyaya daha duygusal ve duyusal bir yerden yaklaşırken, kurmaca dışında düşüncelerimiz daha fazla ayrıcalık kazanır bence. Ama aralarında nitelik farkları görmemeli. Her ikisinde de zihnin 3D işlevi dediğim duyum, duygu ve düşünceler farklı devinimler içerisine girerler. Her iki üretimde de kendine özgü nesnellik biçimleri açığa çıkar. Ama bir düşünce eserinde bulunması gerekli tutarlılık ve nedensellik edebiyat yapıtında biraz daha esnetilebilir. Bu esneklik yeni dil oyunları, biçimler ve onunla uyumlu içeriklerle ilgili deneyler yapmaya imkân sağlar. Freud’un temel ayrımlarını kullanırsak, kurmacada “haz ilkesi” ve onunla uyumlu fanteziler temel dil malzemesi olurken, diğerinde “gerçeklik ilkesi” metne daha fazla hükmeder. Ama eğer akademik, bilimsel bir dil oyunu içerisine yerleşmeden kurmaca dışı bir metin kaleme alıyorsanız bu ikisi arasındaki farktan çok benzerlikler daha fazla dikkatinizi çeker.

 Kitabın önsözünde “alışveriş merkezinin yeşillikli yamacında bulduğunuz bir defter”den bahsediyorsunuz. Bu kitabın bir bakıma çıkış noktası olan bu defter, hikayesini bu deftere mi borçlu mu? Açıkçası ben önsözü okuduktan sonra kitaba önyargıyla başladığımı itiraf etmeliyim. O yüzden önsözünüzü oldukça dürüst ve cesur buldum ve defterde yazılanları merak ettim. Bu açıklamaların okur üzerinde yanlış anlaşılacağı ve bir gün birinin “Fikrimi ya da sözcüklerim almışsın” diyeceği endişesi yaşamadınız mı?

Bu defter fikri yayıneviyle yürüttüğümüz detaylı tashih sürecinde belirdi. Genel hatlarıyla ortaya çıkan metne zaman ve zemin hazırlamak için eklendi. Birçok kurmaca çalışmada böyle bir fikir bulunur. Örneğin Leylâ Erbil Cüce’de Zenîme adında bir kadının notlarını toparladığını söyleyerek metni açar. Kendisini bir düzeltmen, derlemeci, okur gibi mütevazı bir konuma yerleştirir. Başkasının yazdıkları, düşündükleri, arkasında bıraktıkları üzerine çalışmak ayrıcalıklı özne olarak yazarın kuvvetini elinden alan bir tavır olabilir. Birçok başka edebiyatçı da yazarın metin içerisindeki güçsüz konumunu anlatı konusu ederler. Öyle ki, anlatıcı, anlatı kişisi ve okur yazardan daha fazla söz sahibi olabilirler.

Sosyal bilimler üzerine yazdığınız pek çok kitap var. Bu kitaptaki “Adam” da bana sanki sizin “denek”iniz gibi geldi. Kurmacanın sunduğu imkanlardan yararlanarak bir adamı alıp alışveriş merkezinde yaşayan bir adama dönüştürme deneyini bir roman üzerinden yapıyormuşsunuz gibi… Peki, bunu yaparken ve yazarken alışveriş merkezinde tam bir gün geçirip gözlemlerde bulundunuz mu? Romanı ortaya çıkarırken nasıl bir süreçten geçtiniz?

Kurmaca dışı denilen çalışmalarımda her ne kadar zaman, yer, tarihçe vs. pek olmasa da hayata izlenimci bir yerden bakmaya çalışıyorum. İzlenim, düşünceye göre şimdi ve buradanın bağlamına daha açık bir bakış aracı. Düşüncesine kapanmış bir yazarın metafiziğinde kesintiler yaratan duyusal etkileri ve doğal olarak onunla gelen duyguları da düşünceye koşut bir yere yerleştirmeye çalışmalı diye düşünüyorum. Kavramları bazen bir izlenimle, görüngüyle birleştirmek kafamızda cereyan eden şeylere ara vermemize imkân verebilir. Edebiyatçının da duyusal ve duygusal yamaçtan düşüncenin meskenine doğru yaklaşması verimli olabilir. Edebiyat işleri birbirine ulanan hissiyatlardan veya tam tersine hadiselerin hissiz ve düşüncesiz akışından uzaklaşabilir. Kant, “Saf Aklın Eleştirisi”nde “Algısız kavramlar boş, kavramsız algılar kördür” gibi bir cümle yazar. Kavramla algının karşılıklı birbirini yankıladığı, yansıladığı bir anlatıya kurmaca veya kurmaca dışı demek de zorlaşır.

Metinde böyle izlenimci bir gözle gezinen karakterin bir deneyin parçası olduğu söylenebilir. Özellikle hızın bir buyruk gibi hayatlarımıza egemen olduğu bir zamanda yavaşlamak mümkün müdür gibi bir sorunun cevabını kendi hâlinde göstermiş olabilir. Ama onu önceden belli bir niyetle, cevapla gezdirmedim. Kalabalık ve eşyalarla dolu bir yerde dolaşıp, etkileşimler içine girdikçe cevabı da bu eylemiyle vermeye başladı.

Bir ara Birikim’de “1+1 Yaşam Formu” adında bir yazı yazmıştım. Bu kısa düşünce yazısının amacı o dönemde büyük bir evden 1+1 bir başka eve taşınmamın doğru bir karar olup olmadığını sınamaktı. Örneğin anneme bu fikir ilk başta katlanılmaz geliyordu. Bu yazıda da evin içine bazı eşyalarla beraber kentli bir adamı yerleştirdim ve sonuçta muhtemel ziyaretçileriyle orada yaşayabileceği sonucuna vardım. Gerçekten de orada sorunsuz bir şekilde, yer darlığı çekmeden aylarca kalabildim.

Metropolleşen hayatımızda ve giderek hız kazanan bir çağda yaşarken bu kitabın aynı zamanda trajikomik ve ironik bir sistem eleştirisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Yazarken amacınız biraz da bu muydu? Pandemi döneminde sanatsal tüm faaliyetlerin yasak, alışveriş merkezlerininse açık olduğunu düşünecek olursak aslında tam da yerinde ve zamanında çıkmış bir roman bu.  Ne tuhaf ki mutlu olmak için sanata değil alışverişe ihtiyacı var bu toplumun, ne dersiniz?

Bir Ankaralı olmanın gereği olarak alışveriş merkezlerine girip çıktıkça bazı izlenimler ve düşünceler beni yakalamaya başladı. Sonradan çok basit bir bakış, belli belirsiz bir beden dili, eşyalarla, mekânla ilişkinin, ışık ve sesin bize teması kısa bölümlere dönüşmeye başladı. Bu sırada sisteme eleştiri getirmek gibi bir amacım yoktu. Alışveriş merkezlerinde dolaştıkça yakalandığım zihinsel bir durumun peşine düştüm biraz.  İçinde duyuların, duyguların ve düşüncelerin olduğu bir devinimle yazmaya başladım. Bence özellikle kurmaca gibi metinlerde yazarın niyetini yazdıklarına dayatması genellikle kötü sonuçlanır. Eğer böyle bir anlatının değeri varsa o kendisini bir fikri temsil etmeye erkenden koşmaz. Kendisinden başka bir içeriğe ve biçime doğrudan, kasten işaret etmez. Kendim, dünya ve başkaları arasındaki dolayımların içinde beden kazanır. Anlatmak istediği tam olarak bu alâkalarla kurulmuş bir kendiliktir. Ama alışveriş merkezinde sistemin bize şekil vermek isterken uyguladığı (açık veya gizli) şiddet ile bizim dirençlerimiz arasındaki mesafeyi ölçtüğümüzde sistem eleştirisine dair doğrudan bir metrik elde ederiz. Bu sırada sistem bizi yaşatmaya mı yok etmeye mi meyillidir çok açık ortaya çıkar.

Kitapta baş kahramanın kendi hayatına dair pek bilgimiz yok. Adı sanı bile yok. Bir tür kimliksiz kimliğe sahip. Neden böyle bir tercihte bulundunuz? Karakteri isimsiz kılmak, kişiyi değil de eylemlerini öne çıkarmak için seçtiğiniz bir yol muydu?

 

Anlatının kendi iklimi, izleği, yeri ve zamanı içerisine yerleşen kişilerin mizacı da onunla uyumlu olarak şekilleniyor sanırım. Adı var kendisi yok çok fazla anlatı kişisi vardır muhtemelen; Beckett kişileri gibi. Özel isim gerçekten de bizi ferdi varlık olarak ayırt etmeye çoğu zaman yetmez. Özel isimlerimizi bile cins bir isim, türün parçası gibi üzerimizde taşıyabiliriz. Diğer yandan isimsizlik de o varlığa özel bir isim olabilir; yine Beckett’in “Adlandırılamayan”ı gibi. İsimsizlik, olağan koşullarda kendi istenciyle ürettiği eylemlerin değil de olayların akışına kapılmış bir varlığı işaretler. Eşyalar, dünya veya başkaları arasında kendi mizacını ilan edemeyen bir canlının durumuyla uyuşur.

Dış dünya ile alışveriş merkezi arasında sizce ne gibi farklar var ya da gerçekten ciddi bir fark var mı?

Çok fark görmemek gerekli bence. Evlerimiz, en mahrem iç mekânlar da dışarının veya genelleşmiş tek gözlü büyük içerisinin parçası olabilir. Mahremiyet kaybını sadece gözetim ve denetim teknolojileriyle ilişkili görmemek gerekli. Kendimizi de bir dikizci gibi izliyor olabiliriz. Sistemin en mahrem bilgilerimizi çalması için büyük bir komploya, aşılanmaya ihtiyacımız yok sanırım. Alışveriş merkezi bu anlamda nicel olarak evden daha büyük ve daha farklı zihinsel halleri uyarabilecek büyük bir kozmoloji açar. Örneğin dizilerde veya filmlerde polisiye türü çok değişik dramatik imkânlar sunar. Çünkü polis birçok hayatı, cebren de olsa çapraz kesebilen bir kişidir. Alışveriş merkezi de böyle tüm iç mekânların örnekçesi gibi muhtemel kapalı mekânları içerisinde barındırır. Kendimizden, dünyadan ve başkalarından alınmış büyük ve karmaşık kesitler buluruz orada. Ama aynı karmaşayı tek odalı bir evde de bulabiliriz. Hilton banyonun, Amerikan mutfağın ima ettiği evinizde de bir pansiyoner gibi hayat sürüyor olabilirsiniz. Özellikle yeni medya yardımıyla hayatların bitiştiği yerler ve zamanlar arasındaki nitelik farkları kaybolur. Her mekân büyük içerisinin azaları olur.


Kitapta sıklıkla nazar ifadesiyle karşılaştım. Sizin “Nazar: Başkası Nasıl Görülür?” isimli bir kitabınız da var. Bir sosyal bilimci olarak nazarın insanlar üzerinde yıkıcı bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

“Nazar: Başkası Nasıl Görür?” adlı çalışmada nazarın yıkıcı değil de daha çok yaratıcı taraflarına odaklanmıştım. Nazarın habis etkilerini ayırt etme davranışının başkasıyla aramızda doğru bir ilişki olmadığının işareti gibi okumuştum. Sürekli nazar değen insanların ülkesinde büyük bir kaynak sıkıntısı çekerek bu sonuçlara vardım üstelik. Nazar bize bilmediğimiz, görmediğimiz yerden bakanlarla aramıza bazı engeller, duvarlar yerleştirmek için lüzumlu bir inanç görüngüsü gibi anlaşılabilir. Kötülüğün, uğursuzluğun kaynağını bizden olmayanlarda aramanın da bir ifadesi olabilir. Kendimizin, evin, köyün, ülkenin, son çare dünyanın dışından olanları etrafımızda yolunda gitmeyen olayların kaynağı sayarız. Alışveriş merkezinde gezinen adam da böyle nazarlar altında yaşıyor sanırım. Tüm nesneler ona bakıyor, dokunuyor. Bunu bir paranoya gibi değil de eşyanın doğası gibi tecrübe ediyor. Zaten herkesin ve her şeyin birbirine temelde baktığı bir mekânda var oluyor. Nazar ya da bakış dediğimiz görüngü sayesinde bizim kendi istencimiz dâhilinde etrafımızı görmediğimizi, şeylerin bize bakmasıyla görü alanımızın aydınlandığını anlıyoruz. Yani çok bilinen ve görmeyi bakıştan daha derin ve esaslı sayan özdeyişi ters çevirmek mümkün. Bakış görmeyi temellendirir. Görmeyi bize bakanlar öğretirler. Çocuğun büyümesi için gerekli olan her eyleme de “bakım” denilmesi sanki bu varsayımı onaylar. “Annem bana çok iyi bakıyor” der bazı çocuklar.


Biraz da hız çağında yavaşlık felsefesi üzerine konuşalım isterim. Nasıl yavaşlayacak insan? Bu mümkün mü?

Yakın zamanda “Yavaşlık Felsefesi” adında bir çalışmam düşünce dostu yayınevi Doğu Batı tarafından yayımlandı. Burada “yavaşlayın” gibi kestirme bir öneride bulunmanın çok mümkün olmadığını dile getirdim. Yavaşlamak sistemin imkânsız ufku gibi görünüyor. Hızlanmanın olağan, doğal eylem olduğu ve sistemin metabolizmasını hızlı failler ve onların her sabah daha da sürat kazanan eylemlerinin oluşturduğu koşullarda yavaşlamak olağandışı bir iradeye muhtaç gibi. Zaten yavaşlamak artık iradi eylemlere ve kendimizi ifade çabasına da ara vermeyi gerekli kılar. Bu varsayım bile ne kadar uygulaması zor bir öneri olduğunu baştan ele veriyor. Kişisel gelişimin yönünü değiştirmeye kimse tahammül edebilir mi örneğin? İradenin meyli ve ifadenin biçimi değişmiş bir eylemci tiplemesi çizmek oldukça zor. Ama metinde de yapmaya çalıştığım gibi, bize sürat kazandıran etkileri ayırt ettiğimizde en azından daha fazla hızlanmamak için ne yapacağımızı görebiliriz. Her şeyden önce yavaşlamayı öznenin kararına terk etmemenin, küresel olarak uygulamanın zorunlu olduğu da ortaya çıkıyor. Diğer türlü yavaşlığı yüzyıllardır olduğu gibi azgelişmiş coğrafyaların sakinlerine terk etmek onları daha da yoksullaştırır. Zamanımız için farklı olan fazla gelişmiş yerlerde de bu zorunluluğun açıkça yüzeye çıkması. Yavaşlamayan bir dünyanın felaketlere ne kadar açık olduğunu pandemi ayları kendi halinde öğretti bizlere.

Bu arada alışveriş merkezinin gizemli bir kadına benzetildiği bir bölüm var. Daha çok kadınlara hitap ettiğini düşündüğünüz için mi? Ve neden gizemli?

Alışveriş merkezi türünden yerler herkese seslenir. Metin içerisinde adamların, kadınların, çocukların veya hayvanların da içerisinde gezindiği bir mekân olarak işaretlenmiş olduğunu düşünüyorum. Hepsi kendi arzularına bazı karşılıklar, nesneler arıyorlar. Çünkü böyle karmaşık ve tuhaf bir yer arzunun muhtemel nesneleriyle fazlasıyla dolu. Burasını sadece kadınlar için uygun yerler gibi anlatmak biraz eril bir söylemi de işaret ederdi benim adıma. Fakat metin ile yazar her zaman aynı cümleleri kurmayabilir. Okunmaya değer olanlar özellikle böyledir. Bahtin, Dostoyevski’nin değerini roman kişileriyle farklı düşünmesinde ve bu anlamda yazdıklarını aklından geçenlerin edilgin bir serimlemesine dönüştürmemesinde bulur.

Alıntıladığınız satırlar adamın bilinç akışından bir parça sunuyor. Kadınları arzulayan bir adamın aklında geçenler bunlar. Genelleşmiş bir cinsellik, cinsel deneyler, arzu nesnelerini çoğaltmaya çalışan birisinin fikirleri olabilir. Arzunun gizemi de burada aranabilir. Her zaman farklı, hiç umulmadık bir nesnede ifadesini bulabiliyor çünkü.

Pandemi günlerini siz nasıl geçiriyorsunuz? Bugünlerde neler üzerine çalışıyor, kafa yoruyorsunuz? Ve yeniden kurmaca kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Psikanaliz üzerine bir süredir okuyorum. Özellikle “bilinçdışı”nı hesaba katmayan düşüncelerin ne kadar eksik kaldığını fark ediyorum. Psikanalizin belli bir yorumu, mevcut olanı hep olmayanla ilişkili olarak kavramamıza imkân veriyor. Güzellik, iyi ve doğru olanın her zaman var ve yok arasındaki ilişkide saklı olduğuna ikna ediyor bizi. Bu durumda aydınlığın bir tarafı hep karanlığa, bilgininki cehalete yaslanıyor. Hayatlarımızı temel önemde ve zorunlu bir yanlış anlamanın, yabancılaşmanın veya yanılsamanın yönettiği açığa çıkıyor. Sağduyulu, aklı başında olmamızı da kapsamlı ve ne zaman gerçekleştiğini unuttuğumuz bir inkâra borçlu olduğumuzu fark ediyoruz.

Yanlış anlamanın temel bir izlek olduğu, yazarın, anlatıcının ve anlatı kişilerinin kendi zihinlerinde dönenleri bilmedikleri bir dramı vermeyi istiyorum. Birçok sanatkârın, edebiyatçı veya düşünürün yaptığı gibi, hakikate yanlış anlamanın, yalanın, yanılsamanın biçim verdiğini görünür kılmak önemli görünüyor. Bu durumda hakikat-sonrası gibi farklı bir zamanda olduğumuzu ilan etmek mümkün değil. Hakikatin çok kökensel bir yabancılaşmanın, yalanın eseri olduğunu fark edebiliyoruz. Çünkü hakikat gün içinde kendini inşa edip günün sonunda yalanlayacak bir süratin içerisine yerleşti. Bu tanıklığa başvurarak, yalan her zaman hakikatten daha eskidir denilebilir.

Özellikle yazarlara sorduğum Ajandakolik’in artık klasikleşmiş bir sorusu: Ajandanız ya da not defteriniz var mı? Varsa içlerinde neler saklı?

Eski bir alışkanlıkla küçük bir defter ve değişik renklerde çok sayıda kalemle dolaşıyorum. Ama elle not almaya giderek daha çok mesafeli yaklaşıyorum ben de. Birçoğumuzun yazısı bu yüzden düzgün değil. Düzgün olmaması bir yana tutarlı da değil, harflerin ne tarafa yattığı belli değil, aynı harfi her seferinde farklı çiziyoruz. Harfleri belirli bir mizaçla kağıda geçirmekte zorlanıyoruz. Ama geçmişe özlem duygusuyla çok sayıda boş ajandam ve çok fazla kelem var kütüphanemde. Çoğu kalemin mürekkebi kullanılmadan kuruyor.


Son olarak kitap beklenmedik bir sürpriz sona sahip. Ben okurken bu hikayeden bir çizgi roman veya film çıkabileceğini düşündüm. Adam’ın kitap boyunca geçirdiği safhalar oldukça ilginç. İleride böyle bir projeniz olur mu, ne dersiniz?

Böyle bir düşüncem olmadı ama birisi şu yazıları resme geçirelim, bir çizgi roman yapalım diyebilir tabii. Ortaya çıkan çalışmalara biraz mesafeli yaklaşıyorum sonradan. Eskiden yaşanmış güzel ama tamamlanmış bir ilişki gibi belki de. Onlar hakkında iyi ya da kötü sözler söylemeden. Hatta yeni basımların yapılmaması da mümkün; düşüncenin hareketi en son yazılan cümlelerde mesken tutuyorsa eğer. Akademik, bilimsel ısrarla davranmadığınızda ortaya çıkan işleri kendi hallerine bırakmak daha kolay oluyor. Şunu yazdım demenin de zorlaştığı bir zaman geliyor sonra. Tao Te Ching’de dile gelen Tao’nun yarattıklarını “serbest bırakması”, kendi eseri zannettiği şeylerde bile başkalarının elinin, gözünün hissesini görmesi değerli geliyor bana. “Aklından geçmek”, “aklına esmek”, “aklına girmek”, “aklından çıkmak” gibi fiiller de benzer yerlere götürür bizleri. Yani bir metni ortaya çıkarırken başınıza gelen düşünceler de, duyular ve duygular gibi bize uğrar; onlara yakalanırız, kafamızda kendi halinde ortaya çıkmaz, yoktan var olmazlar.

 

Konuk olduğumuz için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim çalışmaya değer katan yorumlarınız için.

 

 

 

 

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media