banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

OZAN AÇIKTAN: “GEÇEN YAZ, CİNSEL TANSİYONUN SEBEP OLDUĞU BİR BÜYÜME ÖYKÜSÜ”

Ozan Açıktan fotoğrafı: Emre Doğru


“Geçen Yaz”ı izlediniz mi? 9 Temmuz’da Netflix’te vizyona giren ve 1990’larda Bodrum’daki Ortaköy Tatil Sitesi’nde geçen bir yazı anlatan “Geçen Yaz”, bence son dönem Türk Sineması’nın en samimi işi! Filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristlerinden Ozan Açıktan ile “Geçen Yaz”dan yola çıktık, kalbimizin güm güm attığı “efsane” 90’ları uzun uzun konuştuk. Açıktan’ın bazı cevaplarını, kendisinin izniyle sesli olarak yayınlamak istedim. Böylece filmin enerjisini daha çok hissedeceksiniz. 

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com 

Silsile, Annemin Yarası, Aile Arasında, Yarına Tek Bilet, Atiye gibi ses getiren film ve dizilerin yönetmeni Ozan Açıktan, çok üretken, vizyonu çok geniş bir sinemacı. Son filmi “Geçen Yaz” ile şimdilerde ismini daha çok parlattığına eminim. Onunla film vesilesiyle geçmiş yazlara uzanırken ben de sayesinde 1997 yazımı yeniden yaşadım. Ona ayrıca teşekkür ederim.

1997 yazını hatırlıyor musun? Nerede, ne yapıyordun?

(BU CEVABI SESLİ DİNLEMEK İÇİN…) 

(BU CEVABI OKUMAK İÇİN…)

Hatırlıyorum, üniversitenin ilk yılıydı. Radyo Televizyon Sinema okumaya başlamıştım, siyaset bilimcisi olmak isteyerek  Radyo Televizyon Sinema bölümüne girmiştim. Herhalde oralardan bir yerden televizyon gazeteciliği yaparım diye düşünerek. O dönemin ilk yazıydı. Bir yaz aşkım tabii ki vardı. Ve çok çok sevdiğim, çok eski bir arkadaş grubumla, annemlerden bağımsız ilk tatilimi, ailemizden bağımsız tatillerimizi yapar olmuştuk. Bir hafta biz bize olabiliyorduk, izin çıkıyordu. Ve 1997 yazında Bodrum’daydık.


Film de Bodrum’da geçiyor. “Geçen Yaz” gerçek bir 97 hatırasıyla mı yazıldı, peki? Ki ilginç bir rastlantı, benim hayatımın yazlarından biridir o yıl, ama Didim’de…

Geçen Yaz gerçek bir 97 hatırasıyla yazılmadı. Tanıdık duygular, hem gördüğüm, tanık olduğum hem hissettiğim bir sürü duyguyu içinde barındırarak yazıldı. Bazı hisleri anlatabilmek için yeni mizansenler, yeni sahneler bulduk tabii. Olay örgüsünü ona göre yarattık. Peşinde duyduğumuz bir duyguya hizmet edecek senaryoyu bulma derdiyle, kendi kişisel arşivlerimizi araştırdık, derinlerine daldık. Oradan bulduklarımızı senaryolaştırdık. Elbette bütün o dönemki yazların ortak noktalarını bir arada bulundurabilmek için elimizden geleni yaptık. Hitchcock, “İsviçre’de bir film çekiyorsanız içinde çikolata ve Alpler olmazsa yanlış bir film yapmışsınız” der. Onun gibi düşünerek yani 97 yazının, 90’lardaki bütün yazların hatta bir yaz tatilinin olmazsa olmazlarının hepsini içinde barındırmasını düşünerek hayal ettik. Yara kabuğundan kayalıklara, yer tutmaktan arabanın farlarını söndürmelerine kadar filmde olan her mizansen aslında o dönemlerin bir yazda olmazsa olmazları nelerdir diye düşünerek üzerinden geçtiğimiz şeyler oldu. Elbette cep telefonunun olmayışı sebebiyle iletişim kurma ya da kuramamanın da bu senaryonun başat inşaat noktalarından biri olduğunu söylemeliyim.

Sami Berat Marçalı ile birlikte hikayeyi ne zaman yazdınız ve filmin çekim aşaması “geçen yaz” mı oldu?

Sami Berat’la kasım aralık ayları arasında bir araya geldik. Ben ona bir öykü sipariş etmiştim. O da bana bir öykü getirdi. İkisi de istediğimiz yerlere gitmedi ama biz birlikte istediğimiz bir yere gider olduk. O fikirleri, senaryoları bir kenara atıp, biz oradan hissettiğimizi, ben de onun yazdıklarının bende uyandırdıklarını ona anlatmamla  ortak bir yol bulduk. Hikayeyi birlikte geliştirdik sonra da onu senaryolaştırdık. Filmin çekimi de evet “geçen yaz” oldu. Pandeminin en sert döneminin çıkışında Bodrum’da bir kamp yeri yaratarak hem oyuncular hem ekip için konforlu ve sağlık anlamında güvenli bir çalışma ortamı yaratma fırsatımız oldu. Bodrum’da olduğumuz ve oyuncularımızın takvimi uyabildiği için geçen yaz, “Geçen Yaz”ı çektik.


“OYUNCULARIN ÇOK TANIDIK YÜZLER OLMAMASININ FİLMİN İNANILIRLIĞINA ETKİ ETTİĞİNE EMİNİM” 

Filmin en dikkat çeken yanlarından biri de ekranlarda pek görmeye alışık olmadığımız oyuncuların başrol veya yan rollerde yer alması. Bu, bilinçli bir tercih miydi? 

Zaten yaş grubu anlamında çok da ünlü oyuncunun var olduğu bir yaş grubu değil. Ece Çeşmioğlu uzun süredir çalışmak istediğim bir oyuncuydu. Aslıhan Malbora’yı tanıyordum. Bu filmle yaptığı audition’la kendisine hayran oldum ve çok çalışmak istedim. Halit Özgür Sarı, keza az çok bildiğim yeni gelen yüzlerden biriydi. Geri kalan genç kuşak oyuncular audition’larla belli oldu. Filmin senaryosunu da aslında bu oyuncu seçimleriyle yazdık. Yani bir haftaya yayılan bir oyuncu denemesi süreci oldu İstanbul’da ve o bir haftada hem yaş gruplarını hem bir arada nasıl olduklarını, birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarını anlamakla çok vakit geçirdik. Bunu yaparken de senaryoyu tekrar yazdık. Yani oyuncu seçme süreci, senaryoya da çok etkin bir şekilde dahil oldu bu filmde. Tanıdık ya da tanımadık, ünlü ya da ünsüz oyuncu ayrımım bu film de olmadı, aslında hiçbir filmimde olmuyor. Çünkü iyi oyuncular var ve o iyi oyuncuları bulmak için siz bir yola çıkıyorsunuz. Bazen aday olarak tanıdığınız, bildiğiniz, daha önce arkasında kilometresi olan oyuncular denk geliyor. Bazen de hiç tanımadığınız bir yerden yepyeni oyuncularla çalışmanız gerekiyor. Ben filmlerimde bu dengeyi tamamen rolün isteği, karakterin beklentisi üzerine inşa ediyorum. Elbette prodüksiyon sürecini filmi ayaklandırmayı hızlandıran  kararlar da oluyor. “Yarına Tek Bilet”i Dilan Çiçek Deniz ve Metin Akdülger ile yapmasam “no name”  (isimleri bilinmeyen) iki oyuncuyla yapsam muhtemelen film gösterime giremezdi. Elbette bazen de oyuncuların ünlerinin filmin yapımına, ulaşılır hale gelmesine katkısı oluyor. Bunu da yadsıyamam. Ama “Geçen Yaz” özelinde oyuncuların çok da tanıdık yüzler olmamasının filmin inanılırlığına çok etki ettiğine eminim.

Kadronun belirlenmesine ne kadar dahil oldun? Filmlerinde bunu belirleyen genellikle sen misin?

Kendi filmlerimde kararları ekibimle ve yapımcılarımla birlikte veriyoruz ama son söz elbette benim oluyor. Netflix sürece o anlamda hiç karışmıyor. Diğer yaratıcı süreçlerde de yaratıcı dokunulmazlığımız oluyor. Muazzam bir his. Elbette Atiye gibi bana yönetmenlik yapmam için gelinen sipariş işlerde sürece çok daha kalabalık bir yaratıcı ekip dahil oluyor. O tarz islerin işleyişi çok farklı. Şöyle bir söz var “Sinema yönetmenin, tiyatro oyuncunun, televizyon yazarın”. Bence Netflix de algoritma ve yapımcının. (Gülüyor.) Geçen Yaz, Netflix’te yayınlanan bir sinema filmi. Oyuncularına karar verme süreci de bir hayli uzun sürdü bu arada.


Sanırım başroldeki Fatih Berk Şahin’in bu ilk sinema deneyimi. Ece Çeşmioğlu ile uyumları takdire şayan. Klasik bir soru olacak ama çekimler nasıl geçti, biraz anlatır mısın?

Filmin çekimleri çok eğlenceli geçti. Çünkü bu genç grup, pandemi koşulları yüzünden onlara yarattığımız kampüste yaşadı. Bu yüzden çok kapalı devre bir hayatımız vardı ekip olarak. Ben ve yapımcım başka bir yerdeydik sadece. Onun dışında ekip hep aynı yerde kaldı. Onların orada kendilerine ait bir hayatı oldu. Filmin sanki backstage’inde filmin bir başkası yazılıyor, yapılıyor gibi oldu. Herkesin birbirini tanımasıyla filmi yapışımız eşzamanlı gitti. Dolayısıyla bunun filme çok yansıdığını düşünüyorum. Kendi adıma ise “Biz yaparken çok eğlendik” diyebileceğim bir şey değil çünkü ben öyküyle, oyunculuklarla ve sinematografiyle çok iç içeydim. Dolayısıyla pek eğlenmeye fırsatım olmadı ama sıkılmadım da. Kendi işi yapma özgürlüğü olan biri olduğum için her zaman sete mutlulukla koşarak gittim. Uzun süredir bir arada çalıştığım bir ekiple, yardımcı yönetmenim Burçin ve yapımcılarımla yan yana olmak, görüntü yönetmenim, okul arkadaşım Maciek Sobieraj ile onun ilk filmini yapıyor olmanın da bir neşesi bir coşkusu hep vardı. 


“BU FİLM İLE 30 YIL İÇİNDE ÜLKEDEKİ İNANILMAZ DEĞİŞİMİ GÖSTERMİŞ OLDUK”

1990’lı yıllar pek çoğumuzun hayatında önemli izler taşıyor. Dinlediğimiz müziklerden yaşadığımız aşklara, insan ilişkilerine her şeyin rengi başkaydı sanki. Ve bir 90’lara özlem durumu hep var.

(CEVABI SESLİ DİNLEMEK İÇİN…) 

 

(CEVABI OKUMAK İÇİN…) 

Çok enteresan bir durum tabii ki, 90’larda geçen bir film yaptığınızda “Ya her yerde 90’lar bas bas bağırıyor” diye yorumlar okuyorum. E yani 90’larda geçince film, her şey 90’larda geçiyor oluyor! Ben hatta 90’lar konusunda gazı çok açmadığımızı, biraz zamansız bir hikaye olduğunu düşünüyorum. Çünkü o zamanki saç stilleri ve styling konusunda biraz daha elimizi korkak alıştırdık. Oyuncularımın o kadar da kötü görünmelerini istemiyordum, bizim kendi fotoğraflarımıza bakıp. Saç stillerimize baktığımda neredeyse “Biz bunu ne ara iyi fikir olarak kullanmışız?” diye düşündüğüm oldu. Dolayısıyla 90’lara yaptığım vurgu, aslında filmin atmosferi için yaptığımız bir vurgu. Öncelikle bunu söylemeliyim. 24 yıl olmuş 97’den bu yana… 97’yi tek başına referans almasak, 90’lardan bu yana 30 yıldan bahsediyoruz. Bu 30 yıl içinde ülkedeki inanılmaz değişimi bir şekilde gösterdiğimizi de görüyorum bu film sayesinde. Geçen zaman hem ilişkilerde hem dünyadaki durumda hem Türkiye’deki koşullarda birçok şeyi değiştirmiş. Bir anlamda zamanın nabzını tutmanın işte getirdiği bir yan etki olmuş gibi görünüyor.

“BEN HAYATIN VE ZAMANIN GEÇMESİYLE ÇOK KAVGA ETMİYORUM” 

Sanki hayat orada kalmış da ilerlemekle hata yapmış gibi. Ne dersin? Senin için o dönemler nasıldı, neyi temsil ediyor?

(CEVABI DİNLEMEK İÇİN…)

(CEVABI OKUMAK İÇİN…) 

Benim 90’lara çok bir özlem durumum yok. Ben hayatın, zamanın geçmesiyle çok kavga etmiyorum. Sadece unutmakla ilgili bir derdim var. Güzel ve kötü olan her şeyi hatırlayıp devam edebilmeyi istiyorum. Hafızayı çok değerli buluyorum. Günümüz koşullarının daha iyi olması, insanın ne istediğini belirlerken yaptığı seçimlere etki eden halinin, filtresinin bu hafızayla direkt ilgili olduğuna inandığım için – benim için 90’lara özlem durumundan çok – 90’larda bunu yaşadık, buradaki parçalar bize bir şey yaptı, bizi bir şeye, birine dönüştürdü, o kişinin kim olduğunu anlamak için o yaraları, o anıları hatırlamanın da şart olduğunu düşündüğümden… Bir nostaljik hava var belki. Onun dışında hayat orada kalmış da ilerlemekle hayata yapmış gibi pek düşünmüyorum. İlerlemenin, hayatın gidişatının çok da karşısında durulmasının ya da durmaya çalışmanın, geçmişe özlemin ya da geleceğe olan korkunun bizi bir yerlere götüreceğini düşünmüyorum.


“BİR DUYGUYU, BAZI DUYGU ANLARINI ANLATMAKLA HAŞIR NEŞİR OLMUŞ EN NET FİLMİM GEÇEN YAZ”

“Geçen Yaz”ı özel yapan olaylardan ziyade daha çok duygular ve durumlar olduğunu düşünüyorum ben. Ne dersin?

Türk dizilerinden ya da daha büyük filmlerden alışık olduğumuz inişli çıkışlı bir olay örgüsü yok. Daha mahrem daha küçük bir alanda hareket eden bir olay örgüsü var. Çok ince örülmüş bir kaçma kovalamaca var. Filmin baş karakterlerinden Deniz, Aslı ile yalnız kalabilmek için başka bir erkeğin, Burak’ın çevrelerine girmesine, yakınlaşmasına izin verene kadar gelen psikolojik bir derinliği de var, konunun. Ama filmin gücü, konu etiği bu duygular elbette. Benim filmlerim içinde bence bir duyguyu, bazı duygu anlarını anlatmakla haşır neşir olmuş en net filmim diyebilirim.

Cep telefonunun olmadığı, sosyal medya nedir bilmediğimiz günler. Örneğin Deniz ve ailesinin masada bir araya geldiği sahne, (anne bulmaca çözüyor, Deniz tetris oynuyor vs…)  bugün gerçek hayatta o sahnede herkesin elinde telefon var. Sence de bizim büyük çaresizliğimiz değil mi bu?

(CEVABI DİNLEMEK İÇİN…)

(CEVABI OKUMAK İÇİN…) 

Sıkılmaya izin verilmeyen bir dünyada yaşıyoruz sanki. Bizim büyük çaresizliğimiz demem ben buna ama eskiden cep telefonu olmadığı için bazı sohbetler uzar bazı anlar büyür, başka şeylere dönüşürdü. Şimdi sıkılmaya tahammülümüz yok. Bu da bazı anları değersiz kılıyor bence. Değerli anları değersizleştiriyor, içinden birazcık çalıyor zamanımızın, o kesin.

Tarkan’ın “Ölürüm Sana” albümünün de ortalığı kasıp kavurduğu bir yıl, 1997. Ve film de bunu tek bir şarkıyla (Kır Zincirleri) ve büyük bir coşkuyla ortaya koyuyor. Senin müzik çalarında 90’larda kimler vardı?

(CEVABI DİNLEMEK İÇİN…) 

(CEVABI OKUMAK İÇİN…) 

Tarkan, 90’lar için efsane bir isim hepimiz adına. Çılgınlar gibi dinlediğimiz, barlarda, kulüplerde çaldığında herkesin bir doz daha yükseldiği, eğlendiği Tarkan, o dönemdeki hayatımızın vazgeçilmezi. Ama benim hayatımda Tarkan dışında o dönemde 90’larda ne varsa o vardı ama rock müzik daha fazla vardı. Teoman, çok daha fazla dinliyorduk. Athena inanılmaz bir şekilde hayatımızdaydı. Bütün konserlerine gidiyorduk ki hâlâ zaten hem Teoman’ın hem Athena’nın hayranlığına devam ediyorum. Başka kim vardı dersen yani bir liste yapmak lazım ama onu da çok keskin bir listeye haline getirmek istemem çünkü yani Faithless’ın Insomnia’sı da 90’lar benim için, Ace of Base de 90’lar… Ama Metallica da 90’lar. Çılgın bir şekilde “Rage Against The Machine” dinlediğimiz bir dönem var. Fazlasıyla rock müzik dinliyordum, o kesin. Türk pop müziğinden daha çok rock müzik dinleyip rock barlara gidiyorduk, eğleniyorduk.


“FİLMDE HERHANGİ BİR OTOSANSÜRE GİTMEDİM. BENİM TANIK OLDUĞUM 90’LAR CİNSELLİĞİ DAHA ÖRTÜLÜ DAHA NAİF YAŞADI” 

“Geçen Yaz”da ergenlikten gençliğe geçişte bir cinsel uyanış da söz konusu. Ancak bunu yalnızca kaçamak bakışlarla görüyoruz daha çok. Bundan yola çıkarak filmin tüm bunları erotizme dönüştürmekte sınıfta kaldığı söyleniyor. Ben buna katılmamakla birlikte senin fikrini almak istiyorum. Cinsel çağrışımlardan dolayı erekte olmuş bir gencin sahnesini mi koymanı beklediler acaba?

Filmin ergenlikten gençliğe geçişteki erotizm mevzusu, eğer dikkatli ve biraz da iyi niyetle seyredilirse görülecektir ki, ilişki olgunlaşmaya başladığında veya herhangi bir ilişki kurulduğunda biraz daha başkalaşıyor. Deniz’in bakışları artık cinsel kaçamak bakışlardan ziyade, gözlere ve ana odaklanıyor. Bunu yönetmenin bilinçli yaptığına emin olacağımız kadar net bir ayrım var bu bakışlar ve cinsel arzu nesnesi haline dönüştürme planlarının filmdeki yerleri açısından. Bu nedenle Geçen Yaz’ın esas derdi cinsel tansiyon üzerinden bir büyüme öyküsü değil. Cinsel tansiyonun sebep olduğu bir büyüme öyküsü. Deniz, Aslı’yı önce cinsel olarak idealize ederken, Burak’ın da denkleme dahil olmasıyla aslında büyümüş olmayı idealize etmeye başlıyor. Birisi olmak, sevişmekten daha değerli bir şey haline geliyor. Üçüncü teker olma durumunu başka bir ruh hali açıklasın istemedim bu film özelinde. Bu anlamda Aslı ile geçirilecek vakit onun için cinsellikten bir adım önde.

Bu hayati indirgemeye / klasifike etmeye, dahası bir şeye önce nereden “Bence olmamış” demek için bakanlar için anlaması çok zor bir durum. Ya da gençliklerini sadece bir “şeyin” ekseninde yaşamış insanların bu derinliği anlamasını bekleyemem. Deniz’in büyüme öyküsü, “buraya” özgü olanı görmezden gelecek kadar kalıpları olanların ulaşacağı bir yerde değil.

“Coming of an age” filmleri cinselliği içerir elbette ama esas konuları bazen o olmayabilir. Naiflik de gençlikte terk etmek veya beraberinde taşımak konusunda karar verdiğimiz bir hayli değerli bir özelliktir. O nedenle, Deniz’in bir mastürbasyon sahnesi vardı da atmış değilim. Onu göstermenin filme bir şey katacağına inanmadım. Seyircime güvendim. Bazen göstermedikleriniz daha kuvvetlidir.

Filmin öyküsünde de ilerleyen sahnelerde, Deniz de şefkatli ve dikkatli seyircilerin göreceği gibi cinselliğe değil ilişkilere, dikkate alınmaya, ilgi çekmeye, dinlenmeye değer verir oldu. Bunun da sinematografiye yansıdığını düşünüyorum.

Bir başka nokta da şu, çoğu izleyici için Türkiye’de çekilmiş en iyi sevişme sahnelerinden birini çekmiş bir yönetmen olarak, Geçen Yaz’da herhangi bir otosansüre şahsen gitmedim. Kabullenilmesi belki zor ama benim tanık olduğum 90’lar gençliği cinselliği da biraz böyle mesafeli, biraz örtülü, biraz naif yaşadı.

Peki, bir önceki filmin “Yarına Tek Bilet” gibi bu da bir Netflix filmi. Netflix’in ikinci Türk dizisi Atiye’nin de yönetmenisin. Pandeminin etkisiyle dijital platformların gücü yadsınamaz. Bir sonraki proje için de yine dijital bir platforma film üretmeyi düşünüyor musun? Biraz ipucu alalım mı senden?

Bizim yeni projeler adına Netflix’le zaten yürüyen bir anlaşmamız var. Onların Ozan Açıktan filmlerine yer vermek arzusu var. Benim de onlarla birlikte film yapma arzum devam ediyor. Çünkü kendime has olmama izin verilen ve seyirciye ulaşmama da bu yolculukta fazlasıyla destek olan ve yüzlerce dile çevrilen filmler yapmama yardımcı olan, daha önce hayal bile edemeyeceğimiz bir alandayım şu anda. Dolayısıyla Netflix’le ortaklığımız devam edecek. Sipariş işlere gelince “Atiye” gibi bir proje Onur Güvenatam’ın – OGM’nin getireceği bir dizi projesine de sıcak bakıyorum ve yakında öyle bir projeyle de yola çıkmayı hesaplıyoruz. Onun dışında da yine yıllardır, 2010’dan beri çalıştığımız bir proje var, onu ayaklandırmaya çalışıyoruz. Sinemayı heyecanla bekliyoruz.  Sinema salonlarına seyircilerin gitmesini, oradaki hareketlenmeyi bekliyoruz. Bir yol çizmiş değilim ama Ozan Açıktan filmlerinin bir bölümü sadece Netflix’te olacak.

“ANLATTIĞIM KARAKTERLERİ SEVMEK İÇİN SİNEMA YAPIYORUM” 

Önce kısa filmler, sonra reklam ve aynı dönemlere denk düşen sinema filmleri… Üçü için sana özel ayrı tanımlamalar yapsan neler söylersin?

Kısa filmler, öykü, makale, deneme türü gibi… Biraz nevi şahsına münhasır anlatımları olan ve bir kalıba girmeleri zor olan.işler. Uzun metrajlı sinema filmleriyle, uzun hikayelerle reklamı şöyle ayırabilirim. Reklamı, “Beni sevin” diye yapıyorum aslında. Çünkü reklamın cümlesi “Beni sev.” Artık orada koyduğumuz ürün, anlattığımız hikaye ne ise onların hepsi sevilir olmak için yapılıyor. Sinemayı ise anlattığım karakterleri sevmek için yapıyorum. İyi karakter kötü karakter olmasın diye… Oradaki herkesi anlayabilmek ve onları benim filmi yapan, yazarı, yönetmeni olarak sevmek için yapıyorum.

“Geçen Yaz”a tekrar dönecek olursak çıkardığın ya da sonradan eklediğin bir sahne oldu mu?

Çıkardığım az sahne oldu. Uzun zamandır çalışmak istediğim, değerli dostum ve çok beğendiğim aktör Kubilay Tunçer’in majör bir sahnesini çıkarttık. Baba oğul bir konuşma sahnesi vardı. Deniz’in Aslı ile ilgili duygularını ifade etmeye çalıştığı bir sahneydi. Sahnenin filmin akışına o kadar da katkı sağlamayacağını, kısa olursa filmin daha çok izleneceğini ve izleyiciyle daha iyi iletişim kuracağını düşündüğümüzden çıkarttık. Daha sonra Kubilay da izleyince filmi benimle hemfikir oldu.

Sinema kariyerin boyunca hep bir sonraki işini daha çok beğendiğini söyleyebilir misin?

(CEVABI DİNLEMEK İÇİN…) 

(CEVABI OKUMAK İÇİN…) 

Kariyerim boyunca hep bir sonraki işimi daha çok beğendiğimi söyleyemem. Hep bir sonraki işimi daha çok beğenmek için yaptığımı söyleyebilirim. Bu kesin. Ama daha doğrusu bir önceki işimi, bir sonraki işimi yapabilme ehliyetini yapabilmek için yapıyorum. Bu ehliyetin kerterizi değişik olabilir. Gişe filmi yapacağım diyebilirim, eşim Pemra sevsin diye yapabilirim, oğullarıma bir söz bırakmak için yapabilirim ya da Netflix algoritmasında sıyrılsın diye yapabilirim. Mühim olan bu kararı benim veriyor olmam, bir. İkincisi de son filmimin bir sonraki filmimi yapabilmeme zemin, koşul yaratması ve bendeki şevki ateşlemesini sağlamak. Film bittiğinde o filmle helalleşmek,  o filme elimden geleni ruhumdan geleni aşkla, canla başla koyup koymadığımı bir süzüyorum. Bunlar tamamsa yeni filmim için şevklenebiliyorum, yeni bir hayale yelken açabiliyorum. Önemli olan bir önceki filmimin bir sonraki filmimin şevkini kırmaması ya da sosyoekonomik olarak da biz zemin hazırlaması.

En son hangi filmi izledin ve hangi filmi çok sevdin?

En son dizi olarak aslında “Ayak İşleri”ni izledim Caner Özyurtlu’nun, çok beğendim. Film olarak da “Logan Lucky”yi izledim. Steven Soderbergh’in izlemediğim filmlerinden biriydi, onu da çok beğendim.

Son olarak sinema yapmanın sence en zor yanı ne?

Bütünselliği, bütün o küçük parçalarda koruyabilmek bence. Film çok parçalı, çok katmanlı, çok bileşenli bir mecra. Oyuncu iletişiminden pr’ına (halka ilişkiler), görüntü yönetmeniyle sinematografik gramer kurmaktan setteki o andaki tansiyonlara, gün ışığında çekim yapmaktan gece sabaha kadar çekim yapmaya bir sürü kendine has bileşeni var. Ama tüm bunların içinden bir öykü ve o öykünün yaratacağı duygunun bütünlüğünü koruyabilmek, küçük küçük parçalara ayırıp o her parça için savaşıp yine de aynı duygu bütünlüğünü, anlatı bütünlüğünü sağlayabilmek meselesi. 90 dakikalık, 120 dakikalık bir filmde seyircinin yaşayacağı süreci, o nabzı yakalayabilmek, o küçücük parçaları yaratırken filmin seyircisi olabilmeyi başarabilmek.

 

 

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media