Advertisement Advertisement
ayak analizi

NOSFERATU’NUN YENİDEN DOĞUŞU: ROBERT EGGERS’IN GOTİK VE GÖRSEL YORUMU


W. Murnau’nun 1922 yapımı “Nosferatu: Korku Senfonisi”, Robert Eggers yönetmenliğinde bir kez daha beyazperdeye taşınıyor. Eggers’ın sinema diline özgün unsurlarla şekillenen filmin teknik unsurları etkileyici bir boyuttayken metinsel derinliği önceki uyarlamaların altında gözüküyor.

YAZI: AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com

The Witch “Cadı” (2015), The Lighthouse “Deniz Feneri” (2019) ve The Northman “Kuzeyli” (2022) ile kendine özgü izleyici kitlesini oluşturan Robert Eggers, tarihsel mitleri anlatarak şekillendirdiği filmografisini Nosferatu ile devam ettiriyor. Eggers’ın 2015 yılında “tutku projesi” olarak tanımladığı filmin konusuna gelecek olursak; 19. yüzyıl Almanya’sında korkunç bir vampir olan Kont Orlok (Nosferatu), Thomas Hutter ile yeni bir evlilik yaşayan Ellen Hutter’a musallat olmaktadır. İkilinin arasındaki uzun yıllardır süren psikoseksüel bağ ve büyük felaketlere yol açacak saplantı, hikayenin gelişimini sağlayacaktır. Eggers’ın sinema dilinin gotik ve folklorik yapısı Nosferatu’nun yeniden uyarlamasında “mistisizm” ve “psişik kontrol” unsurlarıyla bir arada sunuluyor. Filmin oyuncu kadrosunda ise Lily-Rose Depp, Bill Skarsgård, Nicholas Hoult, Emma Corin, Aaron Taylor-Johnson, Willem Dafoe ve Ralph Ineson gibi önemli isimler yer alıyor.

Dracula’nın Temsili ve Sinemasal Evrimi
Filmi ele almadan önce Nosferatu’nun kökenini oluşturan “Dracula” romanının ardında ne gibi temsiller barındırdığından bahsetmekte fayda var. İrlandalı yazar Bram Stoker’ın 1897 yılında kaleme aldığı Dracula, dönemin İngiliz toplumuna ve insanlığa dair aslında birçok alt metin barındırmaktadır. Dini motiflerle örülü bir kitap olan Dracula’nın içerisinde dönemin baskı rejiminin birtakım yansımalarına rastlarız. Ayrıca toplumun bastırılmış cinsel ve dürtüsel arzularına dair izlere de tanık oluruz. Bram Stoker, cinselliği daha çok ahlaki boyutuyla ele almak ister. Dracula’nın kurbanları ısırıma sekansları da aslında bu cinsel temsile hizmet eder. Karakterin Doğu Avrupalı kimliği üzerinden Avrupa’ya yönelik bir tehdit imajı çizilir. 19. yüzyıl içerisinde Avrupa’nın karşılaştığı göçlere ve dolayısıyla göçmenlere yönelik korku dolu bir tehdit sembolü olarak görülmüştür. Bu korku romanda Dracula’nın yaydığı bir lanet olarak görülen veba hastalığı ele alınır. Psikanaliz biliminin kurucusu Sigmund Freud’un “tekinsizlik” kavramı, Dracula’nın korkutuculuğu ve beklenilmeyene yol açmasıyla bir temsil içerisinde kullanılır. Dracula’nın sahip olduğu karanlık arzuları ve bastırılmış korkuları açıklar.

Dracula’nın sinemaya aktarımı ise doğrudan değil bazı dolaylı yollarla şekillenmiştir. Nosferatu ilk olarak Dracula’nın bir adaptasyonu olarak sinemada yer alır. 1922’de F.W. Murnau, “Nosferatu: A Symphony of Horror” (Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi) adıyla Alman dışa vurumculuğunun önemli bir örneği olarak görülen ilk uyarlamayı tasarlarken, telif hakları nedeniyle karakterin ismini değiştirmek zorunda kalmıştır. Bu önlemlerden bir sonuç alınamamış, romanın telif haklarına sahip olan Stoker ailesinin açtığı davalar sonucunda filmin tüm kopyalarının yok edilmesine karar verilmiştir. Ancak, bu süreçte filmin birkaç kopyası bir şekilde kurtarılmıştır. 1979’da Werner Herzog’un “Nosferatu: Phantom der Nacht” (Vampir Nosferatu) filmiyle Nosferatu’nun bir uyarlaması daha sergilenir. Francis Ford Coppola ise 1992’de “Dracula” adını kullanarak Murnau ve Herzog’dan daha farklı bir uyarlama yapar. Dracula’nın telif sorunları nedeniyle değişimlere uğrayan hikayesi, 103 yıllık bir sinema serüveni boyunca gelişerek Robert Eggers’ın yeni uyarlamasına kadar ulaşmayı başarmıştır.

Teknik Başarı ve Tekinsizlik
Günümüze ve Eggers’ın Nosferatu’suna gelecek olursak, filmin ilk yarısı içerisinde etkileyici bir hikaye anlatımı izliyoruz. Ana karakterlerden Thomas Hutter’ın Transilvanya’ya uzanan yolculuğu, bizi tüm tekinsizliği ile filmin içine çekiyor. Eggers’ın yönetmenlik yetenekleri Thomas Hutter’ın bilinmeyene yolculuğu ile uyumlu bir birliktelik yakalıyor. Filmin gerilimini beslediği yavaş temposu ve kameranın karanlık tonu eşliğinde Transilvanya’nın içinde kayboluyoruz. Merak duygusu ve tedirginlik hissiyatı, Eggers’ın karanlık ve gotik unsurlarla oluşmuş nefis sinematografisi ile birleşiyor. Transilvanya’nın sinemasal olarak harika tasviri filmin görsel gücünü daha da artırıyor. Zaman kavramı Kont Orlok’un kendisine benzer bir şekilde saydamlaşıyor. Bram Stoker’ın yarattığı Dracula’nın kontrolsüz tekinsizliği ile uyumlu bir dil yakalıyor. Odaların tekinsizliği ve Kont Orlok’un gölgesi peşimizdeyken soğuk ve uğursuz koridorlardan bir çıkış yolu arıyoruz. Robert Eggers’ın sinematografisi, F.W Murnau’nun Nosferatu’sunun inovatif gölge kullanımının parıltılı bir yeniden tekrar gibi. Gölgeyi bir yansıma olarak ele aldığımızda, Kont Orlok’un hayaletinin kucakladığı her varlık, bir ışık hüzmesi vasıtasıyla adeta görünür hale geliyor. Ses tasarımı, sanat ve görüntü yönetmenliği; yalnızlık duygusunu, yabancılaşma hissiyatını sinemasal olarak doruk noktalarına çıkarıyor.

Filmin ikinci yarısına geldiğimizde ise Kont Orlok’un Almanya’ya dönüşünden sonra film teknik olarak başarısını sürdürse de, diyalogların yavanlaştığı ve daha basitleştiği bir sürece giriyoruz. Bilim adamı olarak gördüğümüz Ralph Ineson ve Willem Dafoe oyunculuk olarak iyi bir iş çıkarıyor olsa da, karakterlerin hikayenin çözümündeki rolü filmin teknik olarak derinliği ve büyüklüğüyle beraber yol almıyor. Karakter yelpazesi ne zaman genişlemeye başlasa filmin sıkıntılarının belirginleştiğini görüyoruz. İkinci yarıda artan diyaloglar metinsel olarak sıradanlığı sebebiyle filmin görsel olarak hissettirdiği olumlu unsurları daha standart bir şekle sokuyor. Nosferatu’nun karakterler üzerindeki bedensel olarak yarattığı etki, her ne kadar izlemesi keyifli olsa da, bir noktadan sonra tekrara düşmeye başlıyor. Filmin ilerleyişi böyle olunca, süresi ilerledikçe potansiyelini kaybeden, anlatmak istediklerini daha dejenere bir temsille anlatan bir hikayeye tanık oluyoruz.

Filmin oyuncu kadrosu için ise ayrı bir parantez açmamız gerekiyor. Lily-Rose Depp, Bill Skarsgård, Nicholas Hoult, Willem Dafoe kusursuz bir performans gösteriyorlar. Lily-Rose Depp’in (Ellen Hutter) dürtüsel ve kontrolsüz beden hareketleri, Isabelle Adjani’nin Andrzej Żuławski’nin Possession “Saplantı” (1981) filmindeki ikonik performansını hatırlatıyor. Geçtiğimiz günlerde yapılan bir röportajda Lily-Rose Depp, Isabelle Adjani’nin o performansının kendisi için bir ilham kaynağı olduğunu belirtmiş. Ayrıca, rolüne hazırlanırken avangart bir performans dansı olan, “karanlığın dansı” olarak tanımlanan Japon Butoh Sanatı’ndan yararlandığını söylemiş. Kendisinin bedeni üzerinden okültist bir tavırla doğa üstülüğe hizmet eden sahneler, spazm atakları ve kasılmalarla bedenini ifade aracına dönüştüren temsiliyeti, filmin etkisini arttıran bir güce sahip.

Robert Eggers’ın Nosferatu uyarlaması, teknik anlamda etkileyici bir görsel şölen, iyi oyunculuklar ve karanlık bir atmosfer sunuyor. İlk yarısında yakaladığı gerilim ve tekinsizliği, görsel unsurlarla güçlü bir şekilde harmanlayarak etkileyici anlar yaratıyor. Ancak, ikinci yarıda zayıflayan metinsel derinlik ve tekrar eden anlatım, filmin çıtasının düşmesine neden oluyor. Yine de Eggers’ın yetenekleri, Nosferatu mitini, gotik ve modern bir yorumla günümüze taşırken, sinemanın görsel etkileyiciliğine dair deneyimlemesi keyifli bir örnek olmayı başarıyor.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media