banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

İZMİR’DEN SICACIK BİR MERHABA: SALUT DE SMYRNE

Salut de Smyrne grubunun albüm kapak fotoğrafı Aybüke Demir’e ait.


Onları henüz keşfettim! Ege ve Anadolu’nun çok renkli ve dilli müzik kültüründen yola çıkarak Dünya halk şarkılarının peşine düşen üç kişilik bir müzik grubu, Salut de Smyrne. “İzmir’den Merhaba” anlamına gelen isimlerini İzmir’in 1900’lü yıllarında çekilmiş fotoğraflarından oluşturulan kartpostallardan almışlar. Onları daha da yakından tanımak istedim. Memleketim Ege’ye doğru yola çıkarmış gibi ben de onların peşine düştüm.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com 

Vokal ve perküsyonda Serap Çiğdem Şahin, ud, bas gitarda Murat Küçükarslan, santur, klavye, mix ve masteringde Deniz Perhan, Salute de Smyrne’nin as kadrosu. “Me Meraki” ismini verdikleri albümlerine klasik gitar ile Arif Tunç Konak’ın ve klarinet ile Aykut Uykan’ın destek verdiğini de söylemeden geçmeyelim Yunanca şarkılardan oluşan “Me Meraki” albümünü dijital ortamlardan keşfederken sohbetimize siz de katılın. İzmir’e o güzelim Yunan ezgileriyle merhaba deyin!

Sevgili Salut de Smyrne grubu, İstanbul’dan da bir İzmirli olarak size merhaba! Müzik dünyasına hoş geldiniz, ne zaman geldiniz, nereye gidiyorsunuz, kimlerdensiniz? Bize hikayenizi anlatır mısınız?

Murat Küçükarslan: Salut de Smyrne kurulmadan önce Çiğdem’le ve Deniz’le farklı gruplarda buluşma şansım oldu. Bu çalışmalar sayesinde üçümüzün de ortak müzik merakları olduğunu, üretmeyi ve paylaşmayı seven, hamuru dostlukla karılmış bir ekip olabileceğimizi düşündüm. Çiğdem’le Deniz’in tanışmalarının ardından 2020 yılı Eylül ayında ilk defa bir araya geldik.

Grup, birlikte çıktığımız ortak bir yolculuk olmasının yanı sıra, her birimizin kendi müzik yolculuğu açısından da çok şey ifade ediyor. Bu grupla birlikte uda olan merakım, Çiğdem’in farklı dillerde kültürlerdeki müziklere duyduğu merak, Deniz’in üretmeye ve paylaşmaya duyduğu merak ete kemiğe büründü. Grup olarak nereye gideceğimiz ise bu heveslerimize ve meraklarımıza yenilerini ekledikçe belirginleşecek.

Vokal, bendir ve parmak zili ile albümde yer alan Serap Çiğdem Şahin.

Albümün ismi “Me Meraki”. Bir “merak” kelimesi var orada ama tam olarak ne diyor albüm?

Serap Çiğdem Şahin: “Me” Yunanca’da “ile” demek. “Meraki” yaptığın işe kendinden bir parça koymak demek. Bir anlamda tutku ile bir şeyi yapmak ve o işin yapan kişiye de dönüşmesi. Biz bu albümü hem Türkçe anlamıyla bu şarkılara ve ortak kültüre bir merak duyarak hem de tutku hissederek oluşturduk. O yüzden bu albüme “Me Meraki” yani “Merak İle” demeyi tercih ettik.

Neden Yunanca bir albüm yaptınız?

Serap Çiğdem Şahin: Aslında niyetimiz birçok dilden ve coğrafyadan şarkılar çalmak bu yolculukta. İlk aşamada Yunanca ile başladık. Benim de hakim olduğum şarkılar olduğu için. Bir de bu ortak melodileri farklı bir dilde sunmak istedik. Bu şarkıların arka planının bu coğrafyanın dillerinden beslenen ve zengin bir kültürel birikim olduğunu hatırlatmak adına.

Santur, mix ve mastering ile Salute de Smyrne’nin müzisyenlerinden Deniz Perhan.


Single çıkarmadınız ama en az 8-10 şarkıdan oluşan bir albüm de değil bu. Bir “Neden?” sorusu daha: Neden 3 şarkılık bir albüm yapmayı tercih ettiniz? Şarkılar için pandemi döneminde mi stüdyoya girip çalışmalar yaptınız?

Deniz Perhan: Aslında Me Meraki bizim yayınladığımız ilk çalışma değil. Mart ayının başında “Anathema Ton Aitio” Olta Dayanışma’nın 5. Albümünde yer aldı. Yayınladığımız ilk şarkı ile bu dayanışmanın bir parçası olmak bizim için oldukça kıymetli. Aslında 3 şarkıdan daha fazlasını dinleyiciye sunmak istiyorduk. Ancak ilk şarkının yayınlanmasının ardından belki de heyecanımızdan olsa gerek çok fazla beklemek istemedik.

Murat da ben de müzisyenliğin yanında, işin mutfak kısmına yani prodüksiyona da ilgi duyuyoruz. Şarkıları ev stüdyosunda kendimiz kaydettik. Pandemiden dolayı aynı şehirde olsak da çok az bir araya gelebiliyorduk. Ama kayıtlar aramızda sürekli dolaşıyor, üzerine düşünüyor çalışıyorduk.

“Apo Kseno Topo”, o çok iyi bildiğimiz “Üsküdar’a Gider İken” şarkısının Yunancası olarak karşımıza çıkıyor. Anne tarafım Giritli olsa da Yunanca bilmiyorum maalesef. Sizlerin ilgisi var mı? (Solist Serap Çiğdem Şahin’e: Mesela sizin bu kadar iyi Yunanca şarkı söylemenizden o dile hakim olduğunuzu düşünüyorum.)

Serap Çiğdem Şahin: Ben Rebetiko ve Rumca halk şarkılarını daha iyi anlayabilmek adına Yunanca dersleri almıştım. Bu dili öğrenmek de Rebetiko ve Rumca ve Türkçe halk şarkıları ile ilişkimi oldukça derinleştirdi. Ortak kelimeler, söyleyiş şekilleri ile geçmişte ne kadar zengin bir kültürün paylaşılmış olduğunu anlamamı sağladı.

İkinci şarkı To Ponemo Stithos Mou’yu daha önce dinlememiştim. Yine Türkçe mealini sizden duysam… Yoksa sizin besteniz mi?

Serap Çiğdem Şahin: To Ponemeno Stithos Mou eski bir Ege halk şarkısı. Anadolu’dan bir Rumca ezgi. “Benim Ağrıyan Göğsüm” anlamına geliyor. “Göğsüm ağrıyor ama hiçbir şey söylemiyor, dudaklarım gülüyor ama kalbim ağlıyor…” diyerek başlayan acısını içinde yaşayan bir sevda şarkısı.

Albümde ud ve bas gitar kayıtlarını gerçekleştiren Murat Küçükarslan.

Ve üçüncü şarkı “Hariklaki” “Darıldın mı Cicim Bana?” şarkısı. Sözlerinde bir benzerlik var mı? Üç şarkı için de Rebetiko diyebilir miyiz?

Serap Çiğdem Şahin: Şarkı aslında Hariklaki isminde bir kadına olan aşkı anlatıyor. Çalgı çalan, gönlünün istediğiyle eğlenen ve içki içen özgür ruhlu bir kadın. Türkçe sözleri ile pek yakın bir anlamı yok.

Murat Küçükarslan: Albümde yer alan şarkılar için Rebetiko şarkılar diyemeyiz ancak pek çok anonim halk şarkısı gibi Rebetiko’yu besleyen kılcallardan olduğunu söyleyebiliriz. Rebetiko hem belirli bir dönemi hem de bestecisi az çok bilinen bir müziği ifade ediyor. Ne var ki bu müziğin içinde farklı kültürlerden pek çok halk şarkısının izlerini görmek mümkün.


Her şarkının bir hikayesi olduğuna inanıyor musunuz? Bu şarkılarda yoğun bir yaşanmışlık hissi var. Biraz anlatır mısınız?

Serap Çiğdem Şahin: Birçok halk şarkısı aslında tek bir dile ait değil. Melodiler yaşadıkları dillerde hikaye değiştirseler de duyguda buluşan ortak bir hafızaya sahip. Örneğin Üskürdar’a Gideriken Türkçe, Yunanca, Arapça ve belki benim bilmediğim başka dillerde de popüler bir halk şarkısı. Toplumlar bugün birbirinden çok ayrı ve farklı görünseler de bu şarkıların ortaya çıktığı dönemlerde bir arada yaşıyorlardı. Aynı melodiyi benimsediler ve çeşitli hikayeler yazdılar. Dolayısıyla her şarkının bir hikayesi var evet. Farklı coğrafyalara doğru hareket ettiler, yeni bir yere yerleştiler. Fakat kökleri bir. “Bizim-Sizin Kavgası”ndan öte hikayeler anlatmaktalar.

İnsanın tadı damağında kalıyor, 3 şarkıyla. Yakın zamanda yeni şarkılar eklemeyi düşünüyor musunuz , hani albüm olmasa da single mesela?

Deniz Perhan: Evet! Kesinlikle yeni çalışmalar gelecek. Seferad şarkıları ile devam etmek istiyoruz. Muhtemelen yeni bir EP ya da albüme kadar birkaç tekli yayınlarız. Arayı çok açmak istemiyoruz.

Kendi şarkılarınız, besteleriniz var mı? Hep Anadolu ve Yunan ezgilerini harmanlayan şarkılarla mı yola devam edeceksiniz?

Deniz Perhan: Salut de Smyrne’nin dışında hepimizin solo projeleri var. İşin solo kısmında hepimizin birbirinden farklı tarzlarda besteleri de var. Ancak henüz Salut de Smyrne ortak imzasıyla bir bestemiz yok. Kültürel bağımızın olduğu coğrafyaların müzikleriyle devam edeceğiz. Ancak öyle bir yer ki burası, etkileşimde olduğumuz çok az kültür var gibi. Arapça, Ermenice, Kürtçe, Lazca ve Balkan dillerinde de şarkılar söyleyeceğiz gibi duruyor. Tabii Türkçe de.

Santur çok tanıdığımız bir müzik aleti değil. Sanırım kökeni Hindistan’dan geliyor. Biraz bu aletten bahseder misiniz?

 Deniz Perhan: Oldukça eski ve kadim bir çalgı santur. Santur için piyanonun büyük büyük dedesi demek yanlış olmaz. Tını olarak oldukça farklı olsa da, mızrapları yardımıyla tellere vurarak ses çıkaran bir çalgı.

Kökeni konusunda farklı varsayımlar var. Hindistan ve Mezopotamya. Ancak zaman içerisinde bir çok farklı coğrafyaya gitmiş ve formunda değişiklikler olmuş. Örneğin Macaristan’ta Cimbalom, Amerika’da Hammered Dulcimer deniliyor. Ve aslında bizim kültürümüzde de çok ciddi yeri varmış eskiden. Bazı eski Osmanlı minyatürlerinde görmek mümkün.

Yeşilçam filmlerinden aşina olduğumuz Şehnaz Longa’nın bestecisi, Santuri Ethem Efendi’dir örneğin. Ancak onun çaldığı santur, Osmanlı Santuru olarak geçer. Bu da Yunan Santuruna benzerdir form olarak.

Bense hem klasik İran Santurunu icra etmeye çalışıyorum, hem de bizim müziğimize uygun olması için mandallı santur kullanıyorum.

Serap Çiğdem Şahin: Santur mübadeleden önce İzmir’de sıkça sesi duyulan bir enstrüman. Keman ve ud kadar orkestralarda önemli bir yer edinmiş. Bir anlamda İzmir’in yerlisiymiş. Hatta Kafe Santur’lardan bahsediyor birçok araştırma. Santur çalınan kahvehaneler varmış. Fakat mübadele ile birlikte santur da buralardan icracıları ile birlikte göç edip gitmiş maalesef.

Her şeyin teknolojiyle iç içe olduğu ve çabuk tüketildiği böylesine kaotik bir dünyada, bu şarkılar çok kırılgan, pek hüzünlü, fazla nostaljik. Geçmiş bağlarımızı hatırlamak adına çok değerli. Yaşadığımız dönemi müzikal açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeni kuşakların bu şarkıları dinleme umudunuz var mı?

Serap Çiğdem Şahin: Kendi adıma bu şarkıların kırılgan olduklarını düşünmüyorum. En azından, bizim bildiğimiz kadarıyla, yüz yıl öncesinde plaklara kaydedilip bugüne kadar gelmişler. Dilden dile dolaşmışlar. Bugün bizden başka pek çok müzisyen bu şarkıları birçok versiyonuyla, kimi zaman modern kimi zaman geleneksel şekilde, çalıp söylüyor. Bu da bu melodilerin zaman karşısında ne kadar güçlü, eskimeyen, ortaya başka bir lisanda çıkıverip bizi şaşırtacak kadar da canlı olduğunu gösteriyor. Öte yandan bu tarz çalışmalar zaman değişse de savaşlar ve göçler insanları hareket ettirse de bu şarkıların, bu lisanların, bu enstrümanlarla 100 yıl sonra hâlâ burada olduklarını göstermenin de bir yolu.

Deniz Perhan: Zaman zaman başka bir zamanda yaşamayı dilediğim çok olmuştur. Örneğin Çekirdek Sanat Evi’nde Fikret Kızılok’u dinlemeyi çok isterdim. Ancak bu özlemi kısa bir süre önce bir kenara bıraktım. Çünkü günümüzde de çok sevdiğim çok iyi şarkılar üretildiğine yakından şahit oluyorum. Örneğin Ankara’da Boyalı Kuş grubu var. Ve harika besteler üretiyorlar. Ancak bugün popüler kültürde ne yazık ki kendilerine pek yer bulamıyorlar.  Bunun gibi çok örnek var.

Şöyle bir alıntıyla bitireyim. Afşar Timuçin bir yazısında, “Şiir yazmakla şair olmayı birbirine karıştırmayalım” diyor.  Bugün müzik için de benzer bir durumun söz konusu olduğunu düşünüyorum.  İyi olanı üretmek de tüketmek de zor çünkü. Kendi adıma zor olanı istiyorum. Başarabilir miyiz? Bilmiyorum.

Ben buna gönülden inanıyorum. Ajandakolik’te konuğum olduğunuz için teşekkür ederim. Memlekete çok sevgiler…

Serap Çiğdem Şahin: Bizden de tüm dinleyenlerimize sevgiler ve selamlar. Herkese destekleri için çok teşekkür ederiz.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media