CEVABI MERAK EDİLEN SORU: FRANSIZLAR FRANSIZCA MÜZİK SEVMEZ Mİ?

Fransız şarkıcı Zaz’ın 2010 yılında çıkan ve kendi adını taşıyan albümü ciddi bir uluslararası kitleye ulaştı. Peki Fransa’da bu kadar çok dinlendi ve sevildi mi dersiniz?


Bir ülkenin dil konusunda ne kadar katı bir tutum sergilemesi gerektiği çok geniş bir tartışmanın konusu. Fakat Fransa’da gündelik hayata pek çok müdahaleyi de içeren kanunların özellikle müzik sektöründe ciddi tepki gördüğü açık. Sonucunda da kazanan Fransızca olmuyor, doğal olarak ters tepiyor.

 

Yazı: ÖMER KARAKÜÇÜK 
omerkarakucuk708@gmail.com

Bundan yaklaşık 400 yıl önce, Kral 14. Louis’nin başbakanı Cardinal de Richelieu tarafından, Fransızcanın saflığını dış etkilerden korumak adına bugün hala aktif olan “l’Académie Française” konseyi kuruluyor. Konsey les immortels (ölümsüzler) olarak bilinen 40 üyeden oluşuyor. Bir defa konseye kabul edilen bir üye istifa etmediği durumda ömür boyu görevde kalıyor. Bir üyenin ölümü ya da istifası durumunda yeni üye, diğer konsey üyeleri tarafından seçiliyor. Konsey, Fransızca üzerinde resmi bir otorite olarak kabul görüyor ve belirli aralıklarla sözlükler yayınlamak gibi görevleri bulunuyor. Böylesine köklü ve yetkin bir kurumun, Fransızların kendi dillerine olan hassasiyetini de düşününce, ne kadar muhafazakâr bir yapıya sahip olduğunu tahmin etmek zor değil.

Ne var ki l’Académie Française, son yıllarda oldukça reform yanlısı kararlarla gündeme geliyor. Akademinin örneğin “email” ve “chicken nuggets” gibi kelimeleri olduğu gibi Fransızcaya kabul etmesi, toplumun genelinde dil konusunda hassasiyetlerin çok daha gevşediği kanısını beraberinde getiriyor. Böylesine muhafazakâr bir yapının iplerini gevşetmesi, yenilikçi görünen adımlar atması, toplumun çoktan bu eşiği geçtiğini göstermez mi?

 

Jacques Brel’i Fransız sanıyorsanız yanılıyorsunuz, unutulmaz müzisyen aslında Belçikalı.


“Fransızca şarkı söylüyorsanız ya basit biriydiniz ya da elit”

Jacques Brel, Lara Fabian, Stromae ve Angèle. Hangi jenerasyondan olduğunuza göre değişebilmekle birlikte bu isimlerden en az birini mutlaka dinlemişsinizdir. Fransızca pop müzik dinlemek isteyip internette bir araştırma yapacak olsanız karşınıza ilk çıkacak isimler bunlar. Müzikleri birbirinden oldukça farklı da olsa bir ortak özellikleri var. Hepsi Belçikalı.

Édith Piaf, Serge Gainsbourg, Charles Aznavour, Françoise Hardy gibi bir dönemin önemli Chanson sanatçılarını geride bırakıp 90’lar ve sonrasına baktığınızda, Fransa’nın popüler müzik piyasasında Fransa doğumlu ve Fransızca müzik yapan neredeyse kimseyi göremiyorsunuz. Yıl sonu en çok dinlenenler listelerinde karşınıza mutlaka İngilizce bir şarkı; bir Belçikalı ve Fransa dışında doğmuş bir rapçi çıkıyor. Dilleri konusunda bu kadar hassas davranan bir toplum için oldukça tuhaf değil mi? Fransızlar Fransızca müzik yapmak ya da dinlemek istemiyor mu?

Paris orijinli minimalist pop grubu La Féline’in solisti Agnès Gayraud’un 2015 yılında Pitchfork’a verdiği röportaj bu konuda iyi fikir veriyor.

“Benim jenerasyonum, Fransızca sözlü müzik yapmanın eski moda olduğu düşüncesi ile büyüdü. Eğer Fransızca müzik yapıyorsanız kendinizi 30 yaş üstü, kibirli, üst sınıf Fransızlarla eşitliyordunuz. Ya basit biriydiniz ya da elit. Gençken hayalini kurduğunuz Rock N Roll hayatla, radikal davranışlarla bağdaşmıyordu ve havalı değildiniz.”

Fransa’da hükümetler boyunca uygulanan katı dil kuralları ve eski nesiller tarafından gösterilen kibirli tutum en başta sanatta tepki görüyor doğal olarak. Fransızca şarkı söylememek başlı başına protest bir tavır olarak kendini gösteriyor.

Bir ülkenin dil konusunda ne kadar katı bir tutum sergilemesi gerektiği çok geniş bir tartışmanın konusu. Fakat Fransa’da gündelik hayata pek çok müdahaleyi de içeren kanunların özellikle müzik sektöründe ciddi tepki gördüğü açık. Sonucunda da kazanan Fransızca olmuyor, doğal olarak ters tepiyor.

Fransız radyo yasaları o kadar katı ki, 1994’ten başlayarak radyo istasyonlarının yayın süresinin %40’ını Fransızca müziğe ayırmaları yasal olarak zorunlu kılınmış mesela. Radyo istasyonlarının, kotayı doldurmaya yetecek kadar kaliteli Fransız müziği olmadığını söyleyerek aylarca protesto etmesinin ardından 2016’da ise bu oran %35’e düşürülmüş. Müzisyenlerin yapmak, radyoların çalmak istemediği bir müzik olarak karşımıza çıkıyor Fransız müziği.

2010’lar Ve Değişim Rüzgarları

Bugün, 2022 yılından tabloya baktığımızda ise 2010’ların başından beri esen değişim rüzgarını hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde hissedebiliyoruz. Agnès Gayraud’un kendi jenerasyonu ile ilgili söylediği Fransızca sözlü müzik yapmanın demode görüldüğü, protest olmadığı algısının tamamen yıkıldığını hatta artık bu görüşlerin demode kaldığını düşünüyorum.

Özellikle alternatif müzik kanadında, son yıllarda o kadar çok sayıda olağanüstü albüm dinledim ki neredeyse işim gücüm Fransa’yı takip etmek oldu. Feminizm, mülteci hakları, ekoloji gibi temaları işleyen ve Fransa’nın underground ortamlarında gayet kabul gören alternatif pop ve rock albümlerinden bahsediyorum. Ayrıca kadın müzisyenlerin ciddi bir hakimiyeti söz konusu. Resmen parlıyorlar. En sevdiğim, görece meşhur örneklerinden sayacak olursam: L’Impératrice, Hoshi, Alice et Moi, Fishbach, Stéphane, La Femme, Claire Laffut, Maëlle ve Pomme. Hepsi genç hepsi protest hepsi Fransızca. Şimdiden Fransa’da ve dünyanın dört bir yanında hayran kitleleri var, 3-5 yıl sonra çok daha fazla can yakacaklar.

Peki 2010’larda neler yaşandı da böylesine bir değişim çok net bir şekilde müzikte kendini gösterdi? Çok önemli bazı gelişmelerden bahsedeyim:

2011 yılında l’Académie Française’e ilk defa bir Lübnanlı seçiliyor: Amin Maalouf. Kabul konuşmasında “İki vatanımın bana verdiği her şeyi yanımda getiriyorum: kökenlerimi, dillerimi, aksanımı, inançlarımı, şüphelerimi ve hepsinden önemlisi, bir arada yaşama hayallerimi” diyor. Konseyin bir diğer üyesi, Maalouf’un yakın arkadaşı Jean-Christophe Rufin “Tüm kişiliğiniz, dilleriniz, inançlarınız, düşünceleriniz her biri kendi payına düşen suçları ve aynı zamanda değerleri de taşıyan iki dünya arasında bir köprüdür” diye ekliyor. Akademinin bugün Haiti, Arjantin, Çin, Cezayir ve İngiltere asıllı üyeleri bulunuyor.

Tek başına yeterli bir gösterge değil elbette ancak sembolik bile olsa değişimi yansıtması bakımından öneminin büyük olduğu kanısındayım. 90’lar ve 2000’lerin tamamında takınılan tutumun son yıllarda iyice kırılması ve Fransızcanın yeniden gençlerin müziği olarak underground ortamlara kabul edilmesi ancak kamuoyu baskısının azalması ile mümkün olabilirdi. Etki-tepki. Müziğin (genel olarak sanatın) bu tarz konulardaki tutumuna şimdiden çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Elbette her şey bitti demiyorum.

Alternatifin Popülere Yansıması

Alternatif sahnedeki atılım, Fransa’nın popüler müzik piyasasında da yavaş yavaş kendini hissettiriyor. 2021’de özellikle Clara Luciani gibi 29 yaşında, Fransa doğumlu, La Femme gibi sağlam bir psych-punk grubunda kariyerine başlamış bir ismin Fransızca pop-rock albümü “Cœur” ile listelerde haftalarca 1 numara olması çok önemli bir gösterge. Bu uzun yıllardır görmediğimiz bir durum. Ve Luciani gibi örneklerin her yıl daha da artacağını düşünüyorum. Tek kozum l’Académie Française değil.

Dünyaca ünlü Fransız elektronik müzik ikilisi Daft Punk, geçtiğimiz yıl Şubat ayında 28 yıllık kariyerine son verdiğini açıkladı.

En başta geçtiğimiz yılın Şubat ayında Daft Punk’ın dağılması büyük önem arz ediyor. Bilmeyenler için Daft Punk, Paris orjinli bir disco/electropop grubu. 1997 yılında çıkardıkları “Homework” albümünden itibaren tüm dünyayı İngilizce sözlü, elektronik altyapılı müzikleri ile salladılar. Ve doğal olarak bütün Fransız müzisyenleri uluslararası bir kitleye sahip olma hayalleriyle İngilizce sözlü müzik yapmaya teşvik etmiş oldular. Oysa ki çok az sayıda üstün yetenekli bazı müzisyenler bunu başarabildi. Anadilinin dışında müzik yapmanın farklı engelleri de beraberinde getirdiği bir gerçek.

Daft Punk’ın dağılması bir dönemi kapatıp yeni bir dönemi açacak kadar önemli bir olay. İngilizce sözlü müzikle dünyaya hükmetmiş bir grubun artık yeni şarkılarla hegemonyasını devam ettirmeyecek olması çok önemli. Eminim pek çok genç müzisyen üzerinde etkili olacak onların “olmayışı”.

Aslında 2010’ların başından bu yana küresel müzik piyasasında yaşanan önemli değişimlerle birlikte Fransızcanın yükselişi çoktan başlamıştı. Daft Punk’ın dağılması bir son noktayı sembolize ediyor. Dünyada İngilizce sözlü olmayan pop müziğe olan ilgi İngiltere ve ABD dahil ciddi bir şekilde artıyor. Sebebi elbette küreselleşme. Küreselleşme ile birlikte farklı kültürlerin müzikleri ana akım pop müziğe mi uyduruldu yoksa ana akım, farklılıklara daha açık bir hale mi geldi? Yoksa ikisi birden mi oldu ayrı konu ancak ilk olarak Hispanik dünya ile başlayan atılım bugünün K-pop’u dahil pek çok farklı dile uluslararası müzik sahnesini açtı. Fransızca sözlü müzik adına ilk ve en çok göze çarpan örnek: Zaz.

Zaz’ın 2010 yılında çıkan ve kendi adını taşıyan albümü ciddi bir uluslararası kitleye ulaştı. “Je veux” kim bilir dünyanın kaç ülkesinde hit oldu. Türkiye’de o yıllarda kaç telefona zil sesi oldu, kaç kafede çaldı… Uzun yıllar sonra Fransa doğumlu bir müzisyenden Fransızca bir şeyler dinledi, dünya (Albümün aynı yıllarda Fransa’da pek kabul görmediğini söyleyeyim.). Yine 2010’da Guillaume Grand, 2011’de Gaëtan Roussel ve 2014’te Indila, çıkardıkları Fransızca pop müzik albümleri ile uluslararası başarılar yakaladı. Tabii aynı yıllarda Fransa dışında çıkan birçok Fransızca albüm de büyük ilgi gördü. Stromae, Gims, Mylène Farmer, Mika, Cœur de pirate albümleri ile uluslararası başarı yakalayan aklıma gelen ilk isimler. Uluslararası dinleyiciye Fransızca hitap etmenin bu kadar güçlü bir şekilde somut hale gelmesi, yeni nesil pek çok müzisyeni çoktan etkilemiştir diye tahmin ediyorum.

İsveçli müzisyen Charline Mignot ya da daha iyi bilinen ismiyle Vendredi sur Mer, 11 Mart’ta Zorlu PSM’de sahne alacak. 

Bütün bu gelişmeler Fransızları kendi dillerinde müzik yapmaya ikna etmiş gibi görünüyor. Ayrıca yaptıkları müziğin kalitesi ile birlikte popülaritesi de her geçen gün artıyor. Türkiye özelinde bakacak olursak ilginin çok daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Bunu hem kişisel olarak gözlemliyorum; çok fazla sayıda arkadaşım yukarıda bahsettiğim isimlerden en az birini takip ediyor. Hem de Spotify’ın paylaştığı istatistikler ortaya koyuyor; L’Impératrice, Alice et Moi, Pépite, Claire Laffut, Vendredi sur mer gibi isimlerin en çok dinlediği şehirler arasında İstanbul yer alıyor. 11 Mart’ta Vendredi sur mer Zorlu PSM’de ilgililerine duyurulur. Keşke daha sık İstanbul’da görsek hepsini…

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media