banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

EVRENSEL ACILARI DİLE GETİREN YAZAR ÉDOUARD LOUIS VE İLK ROMANI “EDDY’NİN SONU”


Kuzey Fransa’daki yoksul bir kasabada, işsizlik, alkolizm, ırkçılık ve homofobiyle iç içe büyüyen
eşcinsel bir gencin otobiyografik anlatısı “Eddy’nin Sonu”, geçtiğimiz günlerde Can Yayınları tarafından yayımlandı. Henüz 21 yaşındayken Fransız edebiyatında büyük sansasyon yaratan Édouard Louis, bu ilk romanında zorbalık, baskı ve yoksunluk tanımlarını o kadar açık sözle anlatıyor ki, okurken tüm bunların aslında birer kurgudan ibaret olduğuna inanmak istiyor, insan. 


Yazı: Tuba Tarım Karamuklu 

tubakaramuklu@gmail.com

“Yapmak suç değildi, olmak suçtu. En çok da öyle görünmek.”


“Eski eşi tarafından sokak ortasında acımasızca dövüldü!”

“Bir kadınımızı daha koruyamadık. Eski eşi tarafından öldürüldü.”

“Çocuğunun gözünün yaşına bakmadı, otoyol kenarında dehşet saçtı! O anlar telefon kamerasına yansıdı.”

“Karısını boğazından bıçaklayıp kızını da yaraladı!”

“Antalya’da bir kişi sokakta tartıştığı trans bireyi dövdü.”

“Beyoğlu’nda trans bireyin yüzüne tuz ruhu atıldı.”

“Fuhuş için buluştuğu trans bireyi bıçakladıktan sonra sinir krizi geçirdi.”

Bu haberler herhangi bir günde karşımıza çıkabilecek, Türkiye’de yaşanan ve sıradanlaştırılmaya çalışılan şiddet haberlerinden sadece birkaçının başlığı.

Şiddet bir gelenekmiş gibi yayılırken şiddete, erke, homofobiye karşı savaş açmış ve yazdıklarının gücü sayesinde eserleri birçok dile çevrilmiş Édouard Louis’nin eserleriyle buluşuyorum. Söz ettiği konulara ülkemizin gündeminden aşinayken otobiyografik unsurlarla uğradığı şiddet, taciz ve tecavüzü okurlarıyla paylaşan, kendi içsel yolculuğunu, hesaplaşmalarını bize aktaran yazarın eserlerinden neden bu kadar etkileniyorum? Neden eserleri üzerine konuşma ihtiyacı hissediyorum?

Ülkemizde huzur içinde yaşıyoruz, şiddet haberleri ile karşılaşmıyoruz, bir başka ülkede bu olayların yaşandığını öğrendiğimizde büyük bir şok yaşıyoruz, diyebildiğimiz günleri neredeyse hiç yaşamadık bu coğrafyada. Kendi payıma haberleri açmaya korkmak, Twitter’daki gündemi takip etme cesaretini kaybetmek düşüyor. Kaç kadının daha uğrayacağı şiddeti kaldırır kalbim, kaç mezar daha katledilen bir kadını ya da trans bireyi kucaklayabilir, inanın bilmiyorum.

Bütün bunlar zihnimi ve kalbimi meşgul ederken Édouard Louis’nin ilk romanı Eddy’nin Sonu’nu okuyorum. Hayran oluyorum. Hayran olduğum şey, anlattığı olaylar değil. Yazarın olayları anlatırken gösterdiği cesaret ve üslubu beni hayran bırakan. Toplumun kendisine karşı takındığı tavrını ifşa etmesi değil, öncelikle ailesinden bu süreci sorgulamaya başlama cesareti beni hayran bırakan. Biliyorsunuz ki özellikle bizim toplumumuzda ailemizle ilgili olumsuz en ufak bir yorum yapma lüksümüz yoktur. Ailenin kutsallığına indirilmiş bir darbe olarak algılanır. Ancak Édouard Louis, ailesinde başlayarak tüm kasabalıların ve okulda akranlarının kendisine yaşattıklarının içsel hesaplaşmasını gerçekleştiriyor.

(Buradan sonra okuyacağınız koyu renkle belirttiğim alıntılar, kitabın çevirmeni, akademisyen Ayberk Erkay ile yaptığım sohbetten.) 

“Louis politik söylemlerini sosyal medya üzerinden doğrudan iletiyor ama Babamı Kim Öldürdü’yü bir roman olarak tasarlarken topluma yönelik doğrudan mesaj verme niyetinin baskınlığı da rahatlıkla seçiliyor, bunu zaten metinde kendisi de dile getiriyor. Zola’nın Suçluyorum metninde yaptığı gibi Louis de suçları ve suçluları açıkça hedef gösteriyor Babamı Kim Öldürdü’de. Eddy’nin Sonu’nda ise bu suçlamaları daha kapalı şekilde yapıyor, roman anlatısına daha uygun olarak.”

Yazarın ailesini ya da toplumu suçlamak amacıyla eserlerini kaleme aldığını düşünmüyorum. Édouard Louis için “suçlamak” kelimesinin bir anlamı olduğunu bile düşünmüyorum. Tecavüzcüsünü bile anlamaya çalışan bir yazardan söz ediyoruz. Tecavüzün ardından da köşesine çekilmek yerine bunun sebepleri üzerine düşünen ve şiddetin her türlüsüne karşı somut adımlar atan bir yazardan söz ediyoruz.

TOPLUMUN DEĞERLERİNİ DEĞİŞTİRMEYE KENDİSİNDEN BAŞLIYOR

“Baba malum olduğu üzere bugün itibarıyla kavramsal olarak hemen her yönüyle incelediğimiz ve mahkûm ettiğimiz bir kimlik. Louis bugün fazla tercih edilmeyen bir açıdan yaklaşıyor bu iktidar unsuruna. Baba’yı yok etmek suretiyle bir düşmandan kurtulmak yerine o düşmanı müttefike dönüştürmeye çalışıyor ya da bunu öneriyor diye düşünüyorum. Bana kalırsa üzerine düşünmeye değer bir öneri.”

Kuzey Fransa’da küçücük bir kasabada yaşananları tüm gerçekliğiyle ortaya sermek ve bunlarla yüzleşmek amacıyla yola çıkan Édouard Louis, bu kasabanın gerçekliğini olduğu gibi yaşamayı reddediyor ve ait olduğu toplumun değerlerini değiştirmeye kendisinden başlıyor. Doğumuyla kendisine atanan Eddy Bellegueule ismini Édouard Louis olarak değiştirme kararını “Ne zaman Eddy adını duysam arkasından ibne sıfatının geleceğini hissettiğimden kendimi bu isimle yeniden vaftiz ettim,” sözleriyle açıklıyor.

İstanbul Edebiyat Evi 20 Mayıs’ta bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşide Can Yayınları’nın Çağdaş Edebiyat dizisinin editörü Cem Alpan, kitabın çevirmeni akademisyen Ayberk Erkay ve akademisyen Rahime Sarıçelik konuşmacıydı. Rahime Hanım, bu kitap yayımlandığında Édouard Louis’nin annesinin kitapta yazılanlar hakkında duyduğu şaşkınlığı “Eddy’yi ve diğer çocuklarımı büyük bir aşkla sevdim. Biz ne ırkçı ne de homofobik bir aileyiz.” sözleriyle dile getirdiğini açıkladı.

Aslında sadece bu küçücük olayla bile ailelerin kendi hayatlarına yakından bakamadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz.

İşte Édouard Louis’nin yapmak istediğini burada net bir şekilde ifade edebiliyorum. Onun anlattıklarının ailesine ve topluma ayna tutmak olduğunu fark ediyorum. Aynaya bakma cesareti olanlar yüzleşiyor, cesareti olmayan ise aynayı kırıyor.

Édouard Louis dünya edebiyatında yazdıklarıyla büyük tartışmalar yaratıyor. Türkiye’de ise okurlar ilk kez onun adını Can Yayınları sayesinde 2020’nin Ekim ayında yayımlanan Babamı Kim Öldürdü romanı ile tanıyor. Can Yayınları, Édouard Louis ile görüşerek o dönem için son romanı olan Babamı Kim Öldürdü’ye öncelik veriyor.

BABAMI KİM ÖLDÜRDÜ KİTABININ SAHNELENECEK OLMASI, OKURUN İLK OLARAK BU KİTAPLA TANIŞMASINA ZEMİN HAZIRLADI

“Bu durum biraz tesadüfen gelişti. Can Yayınları’nın Louis’nin romanlarını yayınlama ve Moda Sahnesi’nin Babamı Kim Öldürdü’yü sahneye taşıma düşüncesi, birbirinden habersiz olarak aynı günlere denk geldi. Elbette kitapları kronolojik sırasıyla, yani Eddy’nin Sonu ile başlayarak yayınlayacaktık ama Babamı Kim Öldürdü’nün sahnelenecek olması böyle bir fikri aklımıza getirdi. Okurun yeni bir yazarla aynı anda hem kitap sayfalarında hem de tiyatro sahnesinde tanışacak olmasının değerli bir tecrübe olabileceğini düşündük. Bu fikri Édouard’la görüştük, o da çok olumlu yaklaştı ve böylece ortak bir karar almış olduk. Hem yazar hem okur hem seyirci açısından ender rastlanabilecek bir fırsattı açıkçası. Takip edebildiğim kadarıyla yazarla iki farklı sanat düzleminde tanışma fırsatı bulanlar da bu durumu olumlu yorumladılar.”

2021 Mayıs ayında ise bir ilk kitap olma özelliği taşıyan Eddy’nin Sonu ile buluşuyoruz.

Yazarın bilinen kitapları Eddy’nin Sonu, Şiddetin Tarihi ve Babamı Kim Öldürdü sanılanın aksine birbirlerinin devamı niteliğinde değil yani bir roman serisi veya üçleme özelliği taşımıyor. Otobiyografik unsurların fazlalığı devamlılık hissi doğursa da bu kitaplar aslında birbirinden tamemen bağımsız nitelikte.

Babamı Kim Öldürdü’yü okurken roman okuma hissinden çok, bir manifesto okuduğum hissine kapılıyorum. Eser, gözümde kendi kişisel tarihinin bir bildirisine dönüşüyor. Eddy’nin Sonu’nu okuduğumda ise bu manifestonun kapsamlı hâli ile buluştuğumu fark ediyorum.

“Otobiyografik kurgu tanımı gereği anlatısını gerçek bir yaşamın üzerine inşa eden ya da inşa etmesi öngörülen bir yapı. Édouard Louis örneğinde bu gerçeklik başından beri çok sorgulandı Fransa’da. Édouard’ın kendi yaşamıyla ilgili yalan söylediği iddia edildi ve bu suçlamalar azalmış olsa da hâlâ devam ediyor. İşin bu boyutunun hiçbir öneminin olmadığı kanısındayım. Eddy’nin şimdilik dört kitap boyunca anlattığı kişi ve kişilerin yaşam öykülerinin gerçekle örtüşüp örtüşmediği başka alanların meselesi, ben bu dört kitapta bugünün toplumu ve egemenleri tarafından ezilen, dışlanan, kışkırtılan bir genç insanın yaşadıklarını görüyorum. Dolayısıyla tüm bunlar eğer yazarın kendini iyileştirmek adına yaptığı hamlelerse, dediğim gibi, bu da sadece onun meselesi. Ama bu romanlardaki gencin, etrafını kuşatan güçlerle mücadelesi ve hayatta kalma çabası, bu metinleri güçlü birer romana dönüştürüyor.”

Yazının başında da belirttiğim gibi aşina olduğum şeyleri okumanın beni bu kadar etkilemesini beklemiyorum. Belki de bu etki anlattığı şeylerin tanıdıklığından kaynaklanıyor. Hiç görmediğim küçücük bir kasabadaki olaylar için “yerel” deme imkânım yok. Édouard Louis, evrensel acıları dile getiriyor.

ACI DİL İLE AYRIŞLTIRILAMAZ 

Eserin çevirmeni Ayberk Erkay yine İstanbul Edebiyat Evi söyleşi sırasında sık sık karşılaştığı bir eleştiriyi dile getirdi. Kitaptaki tepkilerin Türkçe ifade tarzına daha uygun olduğu belirten okurlar “Çok mu Türkçe olmuş?” sorusunu yöneltiyorlarmış. Halbuki şiddetin, baskının, tacizin, homofobinin kısacası acının Türkiye’de de Fransa’da da Almanya’da da aynı ifade tarzıyla vücut bulması kaçınılmazdır. Acı, dil ile ayrıştırılamaz. Üstelik eserin içinde leitmotiv olarak karşımıza çıkan ve erkeklerin her tavrını meşrulaştıran “Erkek adam işte!” sözü, acının ayrıştırılamayacağının en iyi örneği olarak bizim kültürümüzde de yer alırken…

Hiçbir şeyin asla değişmediği bu kasabada Eddy kendi kimliğine rağmen kendisi ile mücadele ediyor:

“Annemle babamın içini rahatlatmak için mümkün olduğunca oğlanlarla yakınlaşmaya çalışıyordum. Gerçekteyse onların arkadaşlığından çok sıkılıyordum. Anneme onlarla oynamaya gittiğimi söyleyip gitmediğim çok olurdu, aslında Amélie’nin yanına gidiyordum. En sevdiğim oyunlardan biri ona makyaj yapmak, elime geçen bütün rujları, pudraları yüzünde denemekti. Bunu öğrenseler annemle babamın kapılacakları dehşeti düşünmeye bile cesaret edemezdim. Onların şüphelerini gidermeye, kafalarında dolanan -yok olmasını istediğim- soruları ortadan kaldırmaya ihtiyaç duyuyordum.”

Ailesinin tavrı nedeniyle gerçek kimliğini gizleme ihtiyacına eser boyunca farklı örneklerde rastlıyoruz. Hem ailesinin hem kasabalının gözündeki ibne imajını silebilmek için sevgili edinerek bir nevi gövde gösterisinde bile bulunuyor ama bu kendisinden, duygularından kaçmak anlamına geldiği için bu sahteliğe daha fazla tahammül edemiyor.

Bütün bunların yanında yazarın dikkat çektiği başka yaşamlar da var. Kendisinden sürekli eve tanıştırmak için kız arkadaş getirmesini bekleyen ailesi konu kendi kızları olduğunda anlayışsız bir tavır takınıyor:

“Yanlış anlama, ona karşı bir şeyimiz olduğumuzdan değil, gayet de kibar çocuk ama böyle olmaz yani, bir onu bir bunu getiremezsin eve. Bak senin için söylüyoruz, iki gün sonra arkandan konuşmaya başlarlar, bak emin ol, adın orospuya çıkar, bizden söylemesi.”

Ülkeler değişse de cinsiyet eşitsizliği farklı topraklarda maalesef ki aynı şekilde vücut buluyor.

Annelik kavramına değinen metinleri önemsiyorum. Anneliği kutsallaştıran anlayışı doğru bulmuyorum. Anneliğin de eleştirilebilir olmasını sağlıklı bireyler, sağlıklı toplum için gerekli buluyorum.

“Yoksulluk temiz olmaya engel değil ki canım, bizim de çok paramız yok ama bak evimiz hep temiz, çocuklarımın giysileri de mis gibi deterjan kokuyor, üstlerine paçavra geçirip salmıyorum sokağa.”

Annesinin gururla dile getirdiği ve sık sık tekrarladığı bu sözler anneliği temiz bir ev ve temiz bir kıyafetle bir tutan anlayışa güzel bir eleştiri getiriyor. Oysa annesi, oğluna bir kez bile gerçek anlamda nasıl olduğunu sormuyor.

“Çocukluğuma dair mutlu bir anım yok,” diyen Édouard Louis’nin sözleri yaşadıklarının özeti değil midir?

Üstelik hiçbir şeyin değişmediği bu kasabada Eddy, değişmek için şartları zorluyor, kasabadaki erkeklerin aksine okula devam ediyor. Ancak bu da ailesinin takdir etmeyi başardığı şeylerden çok uzağa düşüyor:

“Bu arada biz akşam yemeği yemezdik, yemek yerdik sadece. Hatta bunu ifade etmek için genelde tıkınmak fiilini tercih ederdik. Babamın meşhur çağrısı: Tıkınma vakti. Yıllar sonra annemle babamın yanında akşam yemeği yemekten bahsedince, benimle alay edeceklerdi: Ay şuna bak, laflarını sevsinler. Şık şık okullara gidiyor ya, beyefendi kesildi başımıza, şimdi de başlar felsefi felsefi konuşmaya.”

Aile bazen olmak istemediğiniz şeylerin bütünüdür. Eddy’nin ailesi sık sık bunu hatırlatıyor.

İşte tam da bu yüzden Eddy Bellegueule ölmeli, Édouard Louis doğmalıdır!

**

 

Not: Édouard Louis hayranlarına güzel haberler de verelim. Ayberk Erkay; Şiddetin Tarihi’ni, yakın zamanda yayınlanan Combats et Métamorphoses d’une Femme isimli son romanını, ayrıca Ken Loach’la yaptıkları sanat ve siyaset konulu söyleşiyi ve yine yakın zamanda Milo Rau ile birlikte yazdığı Interrogation isimli oyunu da çevirerek okurlarla buluşturacak. Amerikalı yönetmen, yapımcı ve senarist James Ivory, Édouard Louis’nin bu iki eserini Netflix’te bizi dizi olarak sevenleriyle buluşturacak.

BATUHAN SARICAN YAZDI: ÉDOUARD LOUIS NİÇİN BU KADAR KONUŞULUYOR?

 

 

 

 

 

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media