banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

EDİZ HAFIZOĞLU: “BENCE MÜZİSYEN OLMAYI DÜŞÜNEN GENÇLERİN ÇOĞU ARTIK BUNDAN VAZGEÇECEK”

Fotoğraf: Erdal Kaş


18 günlük “tam kapanma”nın ilk gününde İstanbul’dan Kaş’a uzanıyoruz. 30 Nisan Dünya Caz Günü kapsamında bu yılki konuğumuz memleketin en iyi davulcularından, baget canavarı, usta bir müzisyen Ediz Hafızoğlu. Sohbetimize buyrun, yanında da bizim için Hafızoğlu’nun Nazdrave Live albümünden Ülkü Aybala Sunat’ın söylediği  “Kimse Bilmez” şarkısını dinlemeyi unutmayın… 

Söyleşi: Ayşe Marika Sağlam
aysesaglam@gmail.com

Ediz Hafızoğlu müzikle hemhâl olanların çok iyi bildiği, birbirinden özgün projelerde; kalbinin neredeyse tamamını ortaya koyan ve sihirli parmakları ile yüzlerce albümde çalmış bir müzisyen. Ona dair tanımlar birbiri ardına sıralanıyor; davulcu, besteci, prodüktör, söz yazarı ve hatta endüstriyel tasarımcı. Üretkenlikte disiplinler arası enerjisini daima yedeğinde taşıyarak kaliteyi, yaşam mottusu hâline dönüştürüyor ve oradan da eserlerine aktarıyor. Balkanların rüzgârıyla Türkiye’ye gelip Kabataş Erkek Lisesi’nin vazgeçilmez davulcusu olarak başladığı bu serüvene, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nde okuyarak görsel sanatları da dâhil etti. Her daim üretmekten başka bir derdi olmadığının da altını çizdi. Onu yakından tanıyanların, mesafe ve sınır tanımayan dostu olarak da özel bir yeri var. Pandemi sürecinde bu yıl ikinci defa kutladığımız Dünya Caz Günü kapsamında Ediz’le bir araya geldik. Ona “Pandemi döneminde sanatla yaşamak mümkün mü?” diye sorduk.  “Ne olursa olsun, iyi ki sanat var!” düşüncesinden yola çıkarak yeni projelerini ve Kaş’ta kurduğu sihirli yaşamını konuştuk. Her şeye inat, 30 Nisan Dünya Caz Günü kutlu olsun!

“BURADA ÇOK SEVDİĞİM İNSANLAR OLMASA BU SAÇMALIKLARA KATLANMAZDIM” 

Seninle daha önce konuştuğumuzda, salgın ve pandemi kavramlarını tarihten biliyorduk. Gündemimiz çok başkaydı. Sanatla yaşamak, geçinmek mümkün mü derken pandemiyle karşı karşıya kaldık ve iki yıldır bununla mücadele ediyoruz. Sorumu şimdi pandemiye ayarlayarak yineliyorum: Sanatla geçinmek mümkün mü? Bize bu süreçte yaşadığın deneyimlerden biraz bahsetsene…

Allah’tan pandemi öncesi günlerimizi hakkını vererek yaşadık da ah keşke şunları da yapsaymışız, diyecek bir durumda değilim yoksa çoktan kafayı yakmıştım. Soruna gelirsek; zaten sanatın herhangi bir dalında yer alıp dünyanın neresinde olursak olalım, geçinmek çok kolay değildi. Tabii ki daha gelişmiş ülkelerde yaşayanlar bize göre daha iyi şartlara sahiplerdi ama yine de neredeyse eşit koşullarda yaşıyorduk. Pandemi ile birlikte hepimiz aynı cehennemin içine düştük. Devletin sanatçıları çok az düzeyde desteklediğini biliyoruz; Avrupa ülkeleri başta olmak üzere, onun dışında hepimiz için hayat çok zor geçiyor. Maddi tarafı, psikolojik tarafı, sosyal tarafı… Hepsinden ayrı ayrı tokatlar yiyoruz. Sanatla uğraşanlardan çokça fire verdik, bu işe gönül verecek, mesela müzisyen olmayı düşünen gençlerin çoğunun da bundan vazgeçeceklerini düşünüyorum. Burada tam olarak bir kaos yaşıyoruz. Gündem her gün değil her saat değişiyor. Çok zor bir ülkedeyiz. Bir ülkeyi, bir ortamı, neyse orası, güzel yapan insanın sevdikleri, ailesi, arkadaşlarıdır. Burada sevdiğim insanlar olmasa açıkçası bu saçmalıklara katlanmazdım. Her günümüz en az bir kadının bir erkek tarafından öldürüldüğü haberlerle, bir tarihi yerin yıkılıp katledilmesiyle, bir ormanın maden ocağına çevrilmesi ve daha nice haberlerle geçiyor.

Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelişin, Kabataş Erkek Lisesi’nde tanıştığın müzik… Tüm bunlara baktığında geçmiş, senin için nasıl bir itki oldu?

Çok şey değişti hayatımda. Kırklı yaşıma geldiğimde nedense bazı şeyleri daha fazla düşünür oldum. Anne ve babamın biri bebek, iki çocukla 30larının başında o göçü yaşamaları… Bizim çocuk olarak tüm hayatımızı, düzenimizi, arkadaşlarımızı, evimizi, kedimizi, köpeğimizi bırakıp yeniden bir hayat kurmaya çalışmamız… Çok zor bir süreçmiş. Bunları daha yeni düşünmeye başladım. Nedense arkama bakmadan hayatta kalıp elimden gelenin en iyisini yapmaya ve hayattan geri kalmaya çalışmışım. Pandemi sayesinde daha fazla düşünecek zamanım oldu sanırım. İşin müzik tarafına gelirsek, Kabataş Erkek Lisesi ile birlikte aslında geride bıraktığım tüm arkadaşlarımın yerine, senin de içinde olduğun yeni arkadaşlarım oldu. Herkesten birçok şey öğrendim. Derste ilk kez duyduğum Nirvana parçası Lithium; orkestrada davul çalmaya başlayıp Efe’nin bana, babasının plak koleksiyonundan kasete çektiği Frank Zappa, Deep Purple, Uriah Heep parçaları. Yatakhane’de şimdi rahmetli olan Barış’ın Metallica ve Megadeth kasetlerini dinletmesi; Burak’ın Pantera ve Death kasetlerini Wolkman’ime tıkması ile tüm müzikal yolculuğum değişti.

Kaş’ta kurduğun ve uzaktan bakınca çok özgün ve büyülü bir dünya var. İçindeyken de o kadar büyülü mü, her şeyi bırakıp gitmiş olmak?

Uzaktan herkese; her şey çok güzel, basit ve kolay görünür. Yaptığımız iş gibi. Ne güzel geziyorsunuz işte, diyorlar ya turnelere ve konserlere gittiğimizde. Oysa ki biz oralara çalışmaya gidiyoruz. İşimiz olduğu için de turist gibi gezemiyoruz; ya dinlenmek gerekiyor ya soundcheck ya da bir yerden bir yere transfer olmamız. Kaş’ta yaşamak da öyle. Tatile gelenler burada bir hafta geçiriyor ve nasıl olur da burada yaşayıp hâlâ denize girmediğime inanamıyorlar. Arkadaşlar, ben burada yaşıyorum. Sürekli çalışan biri olarak buraya tatile gelenler gibi sıkıştırılmış bir program yaşamıyorum. Arkadaşlarımla akşamüzeri, gün batımına bira içmeye gidiyorum. Bazen denize girdiğimiz de oluyor. (Gülüyor.)  Buraya gelip yaşamak demek bir sürü şeyden vazgeçmek demek. Herkesin yapabileceği bir şey değil.

Bu açıklamaları yaptıktan sonra kendi açımdan bana çok iyi gelen şeyleri de söyleyeyim. Burası bence bir cennet. Doğasıyla, yürüyüş parkurları ile az nüfusu, trafiğin olmaması, tek başınıza kalmak istediğinizde haftalarca kimseyi görmeden yaşayabileceğiniz, huzur içinde bol bol çalışabileceğiniz, kitap okuyup, pazardan alışveriş yapıp güzel yemekler yapabileceğiniz şahane bir yer. Az kaldı, stüdyo işleri de bu yaz sonuna kadar biter; sonbaharda Nazdrave albümü dâhil her şeyi artık evimizde kaydediyor olacağız.

“İYİ ŞEYLER DE HAYAL EDİYOR İNSAN, HEM GEÇMİŞTE YAŞADIKLARINI HEM DE YAŞAMA İHTİMALİ OLANLARI…” 

Farklı türlerde, birbirinden farklı sanatçılarla birlikte üretim yapıyorsunuz. Bunun motivasyonu nedir? Birlikte üreteceğin kişileri seçerken veya bir projeye dâhil olurken Ediz’ce kuralların var mı?

Bir kuralım yok açıkçası. Kapılıp gidiyorum bahtımın rüzgârına. Beni birilerinin alıp kendi dünyalarına götürmesini seviyorum, benim yazdığım müziklerde de ben arkadaşlarımı alıp kendi diyarlarıma taşıyorum diyelim.

Eski tanışlığımıza istinaden; her şartta hayatı pozitif yorumlayan, çaresizlik veya karanlık kısımlarını; sanat dışında bünyesinde barındırmayan biri olduğunu biliyorum. Ancak eserlerinde bambaşka bir Ediz de var. Tüm duyguları karşısındakinin kalbine doğruca taşıyabiliyorsun. Eserlerine yansıyan ruh hâllerinden; özellikle yaşadığımız coğrafyadan, geldiğin Bulgaristan’dan izleri anlatır mısın?

Çocukken ve ergenlik çağımızda çok saftık. Resmen kirlendik. Bir sürü koku sindi üzerimize. Eskisi kadar pozitif değilim artık. Kalabalık arkadaş gruplarıyla, sürekli birileri ile bir şeyleri paylaşan biriyken artık bunları daha az yapıyorum. Daha fazla yalnız kalıp nefes almaya ihtiyacım oluyor. Böyle giderse zaten 3-5 kişiyle görüşüp günlerimi yalnız yaşayan biri olarak insanların, “O da kafayı yedi, kimseyle görüşmüyor artık” dediği biri hâline geleceğim. Tüm bu psikoloji, ne yazıp çiziyorsam onlara yansıyor. Ama tabii ki müzik hayal kurarak çıkıyor ortaya. Yazılan veya çalınan her şey de sürekli insanın o anki psikolojisini yansıtmıyor. İyi şeyler de hayal ediyor insan, hem geçmişte yaşadıklarını hem de yaşama ihtimali olanlarını.

Yeni projelerin olduğunu, şartlara rağmen üretmek için o gücü içinde bulduğunu bilerek soruyorum. Ediz bize yakında neler anlatacak?

Nazdrave parçaları geliyor. Lin Records’tan bir belgesel müziği yayımlayacağız önümüzdeki günlerde. Bir de Ebru Ceylan’ın Konuşan Resimler / Ebedi Edebi Projesi’ne müzikler yazdım. Her hafta mutlaka yeni birkaç parça yazıp hem motivasyonumu korumaya çalışıyorum hem de kafamdaki projeleri gerçekleştirmeye çalışıyorum.

“CAZ; ÖNCEDEN PLANLANMAYAN, O ANDA ORTAYA ÇIKAN BİR MÜZİK” 

Madem bugün Dünya Caz Günü. Cazın seni için anlamını sorsam… Sana ilham verenler ne, olmazsa olmaz bir önerin var mı okurlara?

Caz, kendisinden önceki ve sonra ortaya çıkan müziklerden farklı olarak, doğaçlamayı merkezine alan bir müzik türü. Hem melodik hem armonik hem de ritmik olarak, baştan sona doğaçlama temeli üzerine kuruludur. Beni de en çok etkileyen tarafı bu olmuştur. Önceden planlanmayan, o anda ortaya çıkan bir müzik nasıl heyecanlı olmasın ki… John Coltrane’in külliyatı, Elvin Jones’in müziğe etkisi, benim için bu stilde olmazsa olmazların başında geliyor.

(Solda) Akbank Caz Festivali’nin 30. yılına özel kayıtlarla; 30 özgün beste ve 80’e yakın sanatçının performansını kapsayan “Dün Bugün Yarın” albümü. (Sağda) 15 Nisan 1990 tarihinde Pozitif’in ilk büyük etkinliği Sun Ra, konseri öncesinde İstiklal Caddesi’nde caz geçidi yapıyor. 


Akbank Caz’ın Dün, Bugün, Yarın albümüne dâhil oluş sürecinden, bu albümde yer alan Panayır parçasının hikâyesinden söz eder misin?

Bu albümde biz de “Nazdrave” olarak yer aldık. Pandemi döneminde sadece bu albüm için bestelediğim bir parçaydı. Davul kayıtlarını Düşler Akademisi içinde yer alan MUME’de (Mehmet Uluğ Müzik Evi) yaptım. Diğer enstrümanları da herkes neredeyse orada gerçekleştirdi. Parçayı yazarken gözümün önüne bir tek fotoğraf geldi. Sun Ra’nın bir traktör römorku üzerinde İstiklal Caddesi ortasında performansı ve etraflarının insan seli olması… İlk Babylon’da çalarken davulu girişe en uzak yere kurdurup açısını da duvarda yer alan bu postere doğru verirdim. Çalarken gözüm o resme kayardı. Benim için özel duygulara sebep olan bir an fotoğrafı. Ben de müziği yazarken o anı yaşatan bir parça hayal ettim. Ne kadarı yansıdı bilemem ama benim için özel ve değerli bir parça oldu.

Bugüne özel bir caz parçası önerin…

Elvin Jones’tan Dear John C. 

Ajandakolik’te 10 güne 10 caz söyleşisi

 

 

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media