DÜNYA DANS GÜNÜ’NDE FLAMENKOEVİ’NİN KURUCUSU MELEK YEL İLE KONUŞTUK

Bugün 29 Nisan Dünya Dans Günü… Bugünü özel kılacak etkinliklerden birine bu akşam İstanbul’da ev sahipliği yapacak olan Flamenko Dansçısı ve Flamenkoevi Kurucusu Melek Yel, Ajandakolik’te konuğumuz oldu. Yel’in yalnızca bugüne değil, hayata dair mesajı çok açık: “Dans et iyi gelecek çünkü bu senin genlerinde var!”
SÖYLEŞİ: NAGİHAN AKDAŞ
nagihan.akdas@agoodpurpose.com
Tarihte keşfedilen ilk sanat dalının dans olduğu rivayet ediliyor. Konuşma dilinin gelişmediği dönemlerde bile insanların duygularını ifade etmek için bedensel işaretlerle anlaşmasının dansa temel oluşturduğu tahmin edilenler arasında. Ruhumuza ve bedenimize her zaman iyi gelen dans sanatını her yıl 29 Nisan Dünya Dans Günü’nde kutluyoruz. Flamenkonun büyüleyici bir dans olduğunu ancak inanarak, samimiyetle yapılan her dans türünün büyüleyici olduğunu söyleyen Flamenko Dansçısı ve Flamenkoevi Kurucusu Melek Yel ile bir araya geldik. Kendisiyle Türkiye’de dans sanatına bakış açısını, Flamenko’yu ve 29 Nisan Dünya Dans Günü’nde Beyoğlu Pinç Pub’da yapacakları etkinliği konuştuk.
Dansa olan ilginiz ne zaman başladı, Flamenkoevi’ni ne zaman kurdunuz?
Çocukluğumda dansa bir eğilimim vardı. Kapı gıcırtısına oynayanlardandım. Çok meraklı, biraz itaatsiz, kendimce oyunlar kuran, kitap okumayı çok seven bir çocuktum. Ortaokul ve lise yıllarımda amatör olarak tiyatro yaptım. Tiyatro çalışmalarında da hep dans bölümleri bana düşerdi. 14-15 yaşlarımda gitar kursuna gittim. Gitar çalmayı beceremedim ama Flamenko gitaristlerini dinledim ve müziği ilk burada öğrenmeye başladım. Paco de Lucia, Paco Peña dinliyordum ve İstanbul’a konser vermeye gelen Paco Peña’nın ekibinde dansçıları seyredince aklımı ve gönlümü çeldi bu esrik devinimler. Büyülenmiştim. Engin Yörükoğlu’ndan (Moğollar Grubu’nun eski davulcusu) ritim dersleri aldım ama ileride dansçı olacağımı hiç düşünmeden gelişti tüm bunlar.
Flamenkoevi’ni ise 2002 yılında flamenko severlerlerle toplaşma; birlikte çalışıp üretme yeri olması amacıyla kurdum. Ve şu an 20. yılında…
Flamenkoyu seçmenizde özel bir neden var mıydı?
Yüzümüzde tebessüm oluşturan “neden” sorusuna geldik. (Gülüyor.) Çok sık bana bu soru soruluyor, inanın bunun tamamen bilinçli bir karar olduğundan emin değilim. Tüm insanların bir misyonla doğduklarına inanıyorum ve bizler farkında olmadan o yola giriyoruz. Yoksa çocukluğumda bana sorduklarında sinema yönetmeni olmak istiyorum derdim. Ama Flamenko diye bir şeyin varlığını bilmediğim dönemlerdi. Kendi bedenimle yaratabilmek, üretebilmek ve bunu başkalarına aktarabilmek benim için büyük bir mutluluk ve varoluşsal bir süreç.
“Dansçı bir büyücüdür. Size bir hikâye anlatır bedeniyle. Anlattığı bu hikâyede ne kadar samimi ise; teknik olarak beden hâkimiyetine ne kadar sahipse, izleyenleri o kadar etkiler, büyüler.”
Flamenko izleyenleri büyüleyen bir dans dalı ama temelinde bir başkaldırı var. Bize biraz flamenkoyu anlatabilir misiniz?
Evet, büyüleyici bir dans Flamenko, ancak inanarak, samimiyetle yapılan her dans türü büyüleyicidir. Dansçı bir büyücüdür. Size bir hikâye anlatır bedeniyle. Anlattığı bu hikâyede ne kadar samimi ise teknik olarak beden hâkimiyetine ne kadar sahipse, izleyenleri o kadar etkiler, büyüler. Arkaik dansların hepsinde hayatın her alanı var. Popüler kültürle içleri boşaltılıp hızlı tüketilen görsel metalar haline getirilince, içerikten uzaklaşıp yüzeysel bir şeyler izliyoruz. Bu da bizi, seyirciyi etkilemiyor. Kalıcı bir duygu bırakamıyor maalesef. Her figürün, salınımı, hareketin anlamı vardır. Bunu sadece kassal bir beceri haline sokarsanız, tekniğe gömülmüş, akrobatik hareketler silsilesine dönüşür. Sanat ve duygu yok olur. Kaslarla örülü bir et parçası seyrederiz. Bu ne kadar etkileyici olabilir ki…
Flamenko Güney İspanya ile tanımlanan bir dans ve müzik türüdür. İspanya bu kültürüne doğru yolla sahip çıkıyor. İçini boşaltmıyor. Devlet ve belediyeler sürekli destekliyor. Bunun bir kültür mirası olduğunun bilincinde.
Flamenko tarihi halen çok araştırılan bir konu. İnsanlık tarihi gibi Antik Mısır, Fenikeliler, Romalılar, Endülüs Arapları ve Hindistan’dan yola çıkıp bizim coğrafyamızdan da geçip İspanya’da karar kılmış Çingeneler…
Flamenkoda folklorik bir gösteri izleme düşüncesinden sıyrılıp zile şala ve dile takılmazsanız her birimize çok şey anlattığını göreceksiniz. Hoyrat’ı, Dengbej’i, Bozlak gırtlağını bir Trakyalı neşesini bulacaksınız.
Türkiye’de dansa nasıl bakılıyor? Yeterince hak ettiği ilgiyi görüyor mu?
Ülkemizde dans bireysel çabalarla ilerleyen bir sanat dalı, devletin öksüz çocuğudur. Sponsor da bulamazsınız. Çünkü “kazan kazan” mantığının damarlarımıza kadar işlediği bir toplumda sanat ne kazandırıyor olabilir ki… Bu, başka bir bilinç istiyor ve ülkenin bu konuda kat edecek uzun bir yolu var. Detaylara girmek istemiyorum, içler acısı bir tabloyla moralinizi bozmak istemem.
Ne dersiniz, yeni jenerasyon bunu değiştirebilir mi peki?
İdealist bir gençlik mi geliyor bilemiyorum. Ancak bu gençlerin nasıl baktığıyla değişebilecek bir konu değil. Yükselen değerleri başka bir üst çete belirler ve tüm dünyada da bence böyledir. Ülkemizin de zamanı gelince bu gelişmeleri, değişimleri yaşayacağına inanıyorum.
Dünya Dans Günü’nde dans severleri bir araya getireceğiniz etkinliğinizden bahseder misiniz?
Enerjisi yüksek, yüzümüzü güldüren, hep birlikte dans edip, hep bir ağızdan şarkılar söyleyebileceğimiz bir gece için çalışıyoruz. Etkinliğimize kapısını açan Beyoğlu Pinç Pub çok güzel bir etkinlik mekanı. Bu etkinlikte İstanbul Ahenk Müzik Topluluğu ise, dünya ezgilerinden bir seçki sunacak ve tabii bizim coğrafyamızdan bol bol şarkılar söyleyeceğiz. Oryantal, Flamenko; Roman; Hint dansı ve dahası… Halaylarımız, çiftetellilerimiz…
Dünya Dans Günü için de birkaç cümle alalım sizden…
İlk insanın düşünme biçimi günümüzdekinden temelde olmasa bile şekilde çok farklıydı. İnsan “hayatta kalma” ve “var olabilme” üzerine odaklanmış bir hayatı sürdürüyordu. Yarına ulaşabilmek için günlük yapmaları gereken görevleri vardı ve yalnız olarak kendilerini doğadan ve dış zararlardan koruyamazlardı. Dış etkenlerden korunabilmek, kötülükleri uzaklaştırmak, yağmur yağdırmak, güneşin tekrar doğmasını sağlamak, yabanıl hayvanların saldırısından korunmak için yaptıkları törenler vardı. Bu törenler beden dilinin anlamsız sesler çıkartmalarla ve belli basit ritmik hareketlerin tekrarlanmasıyla oluşuyordu. Vücut kimi zaman bir leopar kimi zaman bir kartal oluyor; çıkartılan sesler ise doğada duydukları seslerin yansımaları oluyor. Ritim ise gücünü bir tek yaşıyor olmaktan alıyordu yani kalp atışından…
Evet, ilk insan varken, dans vardı, ritim vardı ve birlikte yaşama zorunluluğu vardı. Günümüz insanı da yine aynı şeyi yapıyor. Hayatta kalmak, yaşamını sürdürebilmek adına dış tehlikelerden ruhunu koruyor. Kendisine; kadın ya da erkek olarak yapılmış haksızlıklara, toplumuna karşı yapılmış haksızlıklara meydan okuyor.
Bu dünyanın ritmi bu, nefes alış verişimizin ritmi bu. Farklı dil, din, renk, ırk ve kültürlerle birlikte yaşayabilmek; ötekinin farkından beslenmenin ne demek olduğunu, ötekiyle daha zengin olunabildiğini görebilmek. Yüksek sesle söyleyemediklerimizi, dünyanın en eski dili olan beden diliyle anlatmaya devam etmek. Atalarımızdan miras ortak dilimiz olan dansla konuşabilmek. Dans et iyi gelecek çünkü bu senin genlerinde var!
Bugünkü etkinliğe katılmak isterseniz biletler burada: https://www.biletix.com/etkinlik/1SF88/ISTANBUL/en