Advertisement Advertisement
ayak analizi

ALİ CÜNEYD KILCIOĞLU: “İŞSİZLİK, SANAT, 40 YAŞ ÜSTÜ KADINI KONU ALAN BİR OYUN KLEOPATRA’YA NE OLDU?”


Türk Tiyatrosu’nun genç ve üretken yazarlarından Ali Cüneyd Kılcıoğlu’nun yazdığı, Azade Küçükaycan’ın hem yönetip hem oynadığı, koreografisini İhsan Bengier’in, müziklerini Can Atilla’nın, kostümlerini Nalân Alaylı’nın, ışık tasarımını ise Akın Yılmaz’ın yaptığı “Kleopatra’ya Ne oldu?”,  8 ve 22 Aralık’ta Şişli Sahne’de seyirciyle buluşmaya devam ediyor.
Sezonun dikkat çeken oyunlarından biri olmayı başaran “Kleopatra’ya Ne oldu?”, gücü ve güzelliğiyle tarihe damgasını vuran Kleopatra’dan yola çıkarak günümüz dünyasında yaşayan sıradan bir kadının mücadelesini konu alıyor. Oyun yalnızca bununla da sınırlı değil, oyunda ayrıca 40 yaş ve üstü kadınların kendilerine yer ve iş bulma çabası, sanata olan bakış açısı da sorgulanıyor. Yazarı Ali Cüneyd Kılcıoğlu ile oyunundan yola çıkarak gerçek bir sahne olan hayatın meselelerini konuştuk. 


SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com 

Rengarenk afişinin aksine hem trajik hem de grotesk bir oyun var karşımızda. Kleopatra’dan yola çıkarak günümüz dünyasında yaşayan sıradan bir kadının mücadelesini yazmaya nasıl karar verdiniz?

Çünkü Kleopatra’ları uzakta aramamak gerek. Sokakta, evde, bindiğimiz toplu taşıma araçlarında, iş yerlerinde; arkadaşımız, annemiz, akrabamız, komşumuz olarak gündelik hayatta toplumsallaştığımız tüm alanlarda Kleopatra’lar var. Ben geçen yıl Mitos Boyut yayınlarından “Kadın Oyunları -1” kitabımı çıkardım. Bu kitapta iki, üç kişilik sadece kadın oyuncuların oynayabileceği beş adet oyun var. Bu kitaba hazırlanırken “kadın meselesine” daha politik ve toplumsal bir noktadan bakmak istedim, niyeyse kadın oyunu deyince sadece aşk, ayrılık konusuna sıkışmış kadın hikâyeleri görüyoruz. Bu durumdan kaçınarak ülkemizin tarihsel gelişiminden kopmadan kadın oyunları yazdım. Mesela 1930’larda bir kasabada oynamaya gelen hanendeleri eve kapatan adamları ve onların “adalet”ini, kadınların o evden kaçışlarını erk şiddeti üzerinden göstermeye çalıştım ya da pandemi döneminde bir youtube videosunda çocukları tarafından sırları ifşa edilen annelerin sırlarının ülkede viral olmasını ve bunun üzerine ebeveynlik ve kadınlık sorununa dair farklı hikayeler yazdım. Bunun gibi meseleye farklı yerden ve hayatın içinden yaklaşan kadın oyunları yazmaya gayret ettim. “Kleopatra’ya Ne oldu?” oyunum da o kitap için yazılmış oyunlardan biriydi ama tek kişilik oyun olduğu için kitapta yer alamadı.

Kleopatra’ya Ne oldu?” oyununun yönetmeni ve oyuncusu Azade Küçükaycan


Kleopatra ile aynı yaşta olan Canan Yolcu karakterini nasıl tarif edersiniz? Aralarında başka hangi benzerlikler var?

Oyun hakkında çok fazla ipucu vermeden şunu söyleyebilirim. İkisi arasındaki en güçlü bağ 39 yaş. Zira Kleopatra 39 yaşında intihar ederek yaşamına son veriyor, Canan Yolcu ise 39 yaşında hayatını eline alıyor. Bu önemli bir dramatik kırılma anı oluşturuyor. Keza ikisinin de yolu bir zaman Tarsus’tan geçtiği için çeşitli kesişmeler yaşıyorlar.

“OYUNUN YÖNETMENİ VE OYUNCUSU AZADE KÜÇÜKAYCAN DA OYUNU SAHNELEME MÜCADELESİYLE TAM BİR KLEOPATRA” 

Oyunun hem yönetmeni hem oyuncusu Azade Küçükaycan ile yollarınız nasıl kesişti?

Azade hanım Devlet Tiyatrosunda oyunculuk, idarecilik yapmıştır; hâlâ devam etmekte, geniş bir bilgi birikimi ve kıymetli bir sanatsal bakış açısı var. Yazdığı radyo, tiyatro oyunları ve çevirileri mevcut, tiyatro onun da hayatının merkezi. Özel, ödenekli birçok oyunları izliyor, takip ediyor, okuyor, o yüzden kendisini kıymetli buluyorum. Kendisiyle benim “Kocamı Gömme Töreni” oyunum vesilesiyle tanışmıştık, o proje olamamıştı ama hep bağlantı hâlindeydik. Bir gün tek kişilik oyun aradığını söyledi. Kendisine “Kleopatra’ya Ne Oldu” oyunumu gönderdim, oyunu beğendi ve üzerine konuştuk, ben konuşmalarımız sonrası oyunu güncelleyip kendisine tekrar yolladım. O da oyuna sahip çıktı. Özel tiyatroda kendi imkânlarıyla bu oyunu ayağa kaldırdı, hani Kleopatra’lar her yerde dedim ya, o da oyunu sahneleme mücadelesiyle bir Kleopatra’ydı. Onu geriye iten çokça olaya rağmen pes etmedi ve oyunu sahnesine kavuşturdu. Bu yüzden kendisine çok teşekkür ediyorum.

Bu oyunda bir yandan sanata olan bakışımızı bir yandan Türkiye’de 40 yaş ve üstü kadınların iş hayatında kendilerine yer edinme ve iş bulma çabasını işliyorsunuz. Canan Yolcu’nun mesleği olan performans sanatçılığı da tam olarak bunu çok iyi anlatıyor. Bunları biraz daha açar mısınız?

Oyunu yazma amacım 40 yaş üstü kadın oyuncular için yazılmış oyunların az olmasıydı. 40 yaş üstü kadınların başrolde olduğu kaç oyun var, hadi sinema sektörü biraz daha iyimser bir noktada ama orada da iş star sistemiyle yürüyor ve 40 yaş üstü oyunculara çok fazla baş rol yazılmıyor. Tüm bunları geçtim mesela tarihsel düzlemde bazı yabancı oyunları düşünelim, Antigone, Medea, Nora, Hedda Gabler, Matmazel Julie gibi başrolü kadın olan oyunlar bizde pek yok, böyle ismiyle müsemma kaç kadın oyunumuz var?

Şimdi bu konuyu unutup başka bir konuya geçeyim, o da ülkemizdeki işsizlik konusu. Ülkede kronik bir işsizlik sorunu var. Eğitimli gençler bile iş bulamazken 40 yaş üstünde “tecrübesi eksik bulunan” bir kadının iş bulup hayatta yer edinmeye ve kendine bir alan açma çabası çok zorlu bir yol. Oyunda Canan Yolcu’nun her vatandaşımız gibi eğitiminin dışındaki sektörlerde işe girme, işte çalışma mücadelesini görüyoruz.

Maaş bordrosu olmadığı için kredi çekemeyen bir sanatçının sanatı için konuşması için şevki kalabilir mi, mücadele o kadar sert ki biraz bu sertlik içinden bir oyun yazmak istedim.

Tüm bu sorularla inşa edilen oyunda sanatın gücü de sorgulanıyor Canan Yolcu belli bir yere hapsedilmiş, toplumu dönüştürme dilinden uzaklaşmış ve sokaktan uzaklaşmış sanata karşı bir mücadele veriyor, kendi sanat anlayışını ortaya koyuyor zaten oyunun düğüm noktaları ve karakterin baht dönüşü de bu düğümlerden sonra gerçekleşiyor. Oyun boyunca Canan Yolcu ortaya çok ilginç sorular atıyor, şöyle:  “Sanat ben varsam var ben yoksam yok.”

“SANAT HAKKINDA KONUŞULMAZ, YA BEĞENİLİR YA ELEŞTİRİLİR” 

Peki, sanat artık bir parodi mi yoksa ironik bir övgü mü?

Son yarım yüzyılda sanat artık çerçevenin, kaidenin, galerinin, sahnenin dışına çıktı. Yapmaya çalıştığım, resmin çerçeveye isyanı gibi, oyuncunun sahneye isyanı gibi, düğün şarkıcısının düğün salonuna isyanı gibi…

Doktor muayene bekleme odalarına asılan resimlerin ressamı… Ölü doğan bir embriyo bile sanata alet edilmişken… Marina Abramovic’in dediği gibi ciddiye alınmak uzun zaman alıyormuş…Malum sanat hakkında konuşulmaz; ya beğenilir ya eleştirilir! Kahrolsun devrim itkisini kaybeden sanat, deyip eserler yaptım, önce klasikleri ezberledim sonra klasiklere saldırdım, güzelin biçimlerini bozdum. Sanat mı kıymetli yoksa sanatı yapan mı, mesela bir tişörte benim eserimi mi bassalar mutlu olurum ya da yüzümü mü? Sanat eserimin önünde selfie çekenlerin fotoğraflarında sanatım sadece bir fon olmuyor mu? Bir sanat eseri hangi noktadan sonra çıkıp topluma mal olur veya topluma mal olmayan sanat eserlerine ne oluyor? Sanat eseri mi politik, sanatçının kendisi mi? Hangisinin politik olması beklenir? Benim sanatçı kişiliğim bankalardan alacağım kredi notuna olumlu bir etki yaratmıyor mesela, peki bu nedir? Yahu risk grubunda görüldüğüm için kredi kartı limitimi artıramadım, bakın bu dramdır. Tüm bu başlıkları 40 yaş üstü/işsizlik/sanat/kadın- içeren bir oyun oldu “Kleopatra’ya Ne Oldu?” oyunu.

Bu arada performans sanatçılığının bu kadar anlaşılmaz oluşunu neye bağlıyorsunuz?

Aslında çok doğru bağlamlardan ya da bağlamsızlıklarla parçalanmışlığımızı, anlamsızlığımızı kucaklayan bakışlardan ya da toplumsal/kişisel sinir uçlardan ya da güncelden ya da geçmişten ya da bir şey ifade etmeyen dilden ya da her şeyi kapsayan dilden kurulunca anlaşılır oluyor. Herkes kendi anlamını üretebiliyor çünkü o an bir şeyle baş başa, karşı karşıya kalıyoruz ve anlamı o an kendi içinizden üretiyorsunuz. Ben çok da anlaşılmaz olduğunu düşünmesem de tekinsiz bir alan gibi durduğunu kabul ediyorum. Canan Yolcu oyunda “Ayna ayna söyle bana, benden daha gerçeği var mı şu dünyada” diyerek tiyatro/performans ayrımına ve gerçeğe, temsili olmayana yaklaşma meselesine dair güçlü bir söz söylüyor aslında. Konuyla ilgili derinleşmek isteyenlere Marvin Carlson’un “Performans (Eleştirel Bir Giriş)” ile hayatlarını performans sanatına adamış bir karı kocanın karakomik durumlarını anlatan Kevin Wilson’un “Fang Ailesi” kitaplarını öneririm.

“SADECE TİYATRO OYUNLARI YAZMAYA ÇALIŞAN VE BUNUN İÇİN MÜCADELE EDEN BİR KALEMİM”

Tiyatronun üretken genç yazarlarındansınız. Pek çok oyun yazdınız bugüne kadar. Oyunlarınızın sahneleniyor olması hâlâ aynı heyecanı yaratıyor mu içinizde, ilk günküne kıyasla? Neler hissediyorsunuz?

Ah kalbim, diyorum. Artık oyunların sahnelenme aşamalarında da yer aldığım için o kadar çok insanla temas edince, tiyatro konuşunca, herkesten bir şeyler öğrenince inanılmaz bir havai fişek patlaması etkisinde kalıyorum. Beni besleyen, güçlendiren ve damarlarıma sirayet etmiş bir aşk bu, hissiyatım her gün daha fazla bir tutkuyla örülüyor. Sadece tiyatro oyunları yazmaya çalışan ve bunun için mücadele eden bir kalemim, çok yalnız bırakıldığım bir yol bu, çölün ortasında kelimelerden bir ağaca dönüşmeye çalışıyorum, yolum çok ama kalemimin inancı sonsuz.

Peki ya içinize siniyor mu? Yönetmen ve oyuncuların, yazdığınız oyunları tam anlamıyla sahnelediğini düşünüyor musunuz? Bu konuda eleştirileriniz oluyor mu?

Bu biraz yazarlık tavrıyla ilintili bir durum. Seyirciyle sahne üzerindeki bağlantım sadece metin aracılığıyla olduğu için delikli bir sahne metni inşa etmeye gayret ediyorum. Yani sahnesel performansla doldurulan bir metni kastediyorum. Tiyatro kolektif bir üretim olduğundan oyun yazarı da oluşturulan sürecin bir parçası. Dolayısıyla birçok kişi kendi yorumunu koyar; yönetmen, oyuncu, dekor, ışık vb. Bu süreçte metin canlı bir organizma gibi sürekli gelişir, büyür, değişir. Buna imkân tanıyan metinler üreterek tiyatro sanatına bir oyun yazarı olarak bu açıdan katkı vermeye çalışıyorum dolayısıyla yönetmen, oyuncular, yaratıcı ekiple yoğrulan metin süreci bana çok şey öğretiyor ve ben tiyatroya bu açıdan bakıyorum.

Bir dönem aynı okulda eğitim görmüşüz. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Kuramları ve Dramaturji bölümünde öğrendiğiniz en iyi şey ne oldu?

Sizinle bu denk gelişimize çok mutlu oldum. Ben KHK ile okuldan atılan kıymetli hocalarımızın ders verdiği son öğrencilerdenim. Kuramsal alanda ve hayata dair öğrendiklerim yazarlığıma bir sezi, kuramsal bir temel, disiplinler arası bir bakış kazandırdı. Hocalarımıza yapılan adaletsizliği her ortamda dile getiriyoruz, cezalandırılan bölümün öğrencileri, gençler oldu. Bu adaletsizlik sonrası ne yapılırsa yapılsın hiçbir şeyi artık eskisine döndürmez ama umut ediyorum ki kaybedilen hakları, yılları, öğrencilerine aşkla hizmet etmiş ve eden hocalarımızın hakkı bir şekilde geri teslim edilir.

Devlet tiyatrosunun ilk defa yerli yazarları teşvik etmek amacıyla başlattığı uygulamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadın yazarlara da bir teşvik var.

Ben de 2009 yılında “Devlet Tiyatrosunun 60. Yılı 60 Yerli Yazar Projesi” ile gün yüzüne çıkabilmiş yazarlardandım. Bakın üzerinden 13 yıl geçmiş ve benim sahnelenen ilk oyunum bu proje sayesinde Trabzon Devlet Tiyatrosunca sahnelenen “Televizyon Cumhuriyeti” oldu. Onca yıldır bu çıkış sayesinde yoluma devam edebildim, bana verilen şansı çok güzel değerlendirdim. Dolayısıyla Devlet Tiyatrosunun bu tarz projelerini önemsiyor, mutlu oluyor, destekliyor ve tüm yazarların katılmasını öneriyorum.

Yakın zamanda üzerinde kalem oynattığınız yeni bir oyun var mı?

Şu ara “Hesaplaşma Oyunları” projem üzerine çalışıyorum. Bu konuda bir çocuk gibi çok heyecanlıyım, bu oyunların araştırmalarını, okumalarını, izlemelerini yapıyorum; disiplinle bilgi birikimi artırmaya devam ediyorum. Tamamen hesaplaşma üzerine ve güçlü çatışmalarla örülen beş, altı adet az kadrolu oyun yazıyorum. Üzerine çok kalem oynatılmamış konularda toplumsal gerçekçi ve sırtını trajikomiğe dayamış oyunlar üzerine çalışıyorum. Umarım kafamdakileri layığıyla kâğıda geçirebilir, hikâyelere, karakterlere olan sorumluluğu yerine getirebilirim.

“BİZDEN OLAN HİKÂYELERİN PEŞİNDEYİM” 

Bir tiyatro oyun yazarının topluma karşı sorumluluğu var mı sizce? Oyunlarına bunu yansıtmalı mı?

Sonuçta bu ülkenin vatandaşı olarak dert edindiğim ve ülkece dert edindiğimiz şeyleri kaleme almayı seviyorum. İnsanımızı seviyorum ve bizden olan hikâyelerin peşindeyim.

“Komşum Hitler” oyunumda iktidarın ürettiği korkuyu, “Meddah ve Cellat” oyunumda içi boşaltılmış adaletin sonuçlarını ve “adil” ile “adalet” arasındaki bıçak sırtı farkı, “Kocamı Gömme Töreni” oyunumda kendini ifade etmeye çalışan kadınları,

“Mumyalar” oyunumda siyaset tarafından üretilen şiddeti, “İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı” oyunumda günümüzde işsiz kalmış bir gencin çabası ve harcanmış gururunu, “Mahallemin Şahane Baskısı” oyunumda toplumun kendisinin ürettiği toplumsal baskıyı gibi meseleleri merkeze alarak yazıyorum. Tüm bunları da kara komedi tonlamasında yazıyorum. Amacım bizden olan hikâyeleri karakomik bir evrenden anlatmak, çünkü kahkahanın en büyük silah ve en büyük çözüm başlangıcı olduğunu, acıdan geçmeyen kahkahanın güçsüz kalacağını düşünüyorum. Devrimi devrimin silahlarıyla yapamazsınız onun aşina olmadığı silahlarla yapmak gerek, kahkaha da böylesi güçlü bir dönüştürücü güçtür. Bu şekilde bir yazar tavrı ve dünyası oluşturmaya çalışıyorum.

Çok teşekkürler söyleşi için. 

Kendimi ifade etme fırsatı verdiğiniz ben de size ve Ajandakolik’e çok teşekkür ediyorum.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media