ALP GÖKALP EN YENİ KİTABI “BAY BAY, BAY DİŞ”İ ANLATTI

Sizi bu defa “Bay Bay, Bay Diş” ile tanıştırıyorum sevgili okur! Can Çocuk’un geçtiğimiz aylarda yayımladığı, Alp Gökalp’in bu sevimli hikâyesi, ilk süt dişi üzerinden bir büyüme hikâyesi… Bige Doğu’nun birbirinden sevimli resimleriyle bezeli “Bay Bay, Bay Diş”, geçmiş ve gelecek arasında bağ kuran, anıları çağıran, hatıraları canlandıran bir ayrılığı anlatıyor aynı zamanda… Kitabı yazarı Alp Gökalp ile konuştuk.
SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU
nilufer@ajandakolik.com
Seninle dört yıl önce bir yaz gününde “Alfabe Bulutu” serisi üzerine söyleşmişiz sevgili Alp. Ve şimdi bir kış vakti “Bay Bay, Bay Diş” için bir aradayız. Yeniden hoş geldin Ajandakolik’e… Üretim açısından nasıl geçti bu dört yıl, hayatında büyük yenilikler, değişiklikler oldu mu?
Merhaba Nilüfer! Çok teşekkürler… Büyük değişiklikler olmadı. Yazın serüveninde yavaş ve sindirerek ilerlemeyi tercih eden biriyim. Bir-iki resimli kitabım çıktı, evet, Önceki işlerimi bir elden geçirip bugüne adapte etmeye çalıştım ama daha çok. Bir de kimi yayıncıların mutfağında yer aldım, editoryal görevler üstlendim. Bu da sektöre bakışımı enerjik tutmamı sağladı.
“AYRILIK ZAMANI GELDİĞİNDE DAHA HAFİF BİR KALPLE KARŞILAMAYA ZEMİN HAZIRLANMALI”
Düşünüyorum da sanırım bu benim bir diş üzerine okuduğum ilk kitap! Bu, bir çocuğun ilk süt dişiyle vedalaşmasının hikayesi olduğu kadar bir büyüme hikayesi de… Diş üzerine bir kitap yazmaya nasıl karar verdin; yoksa çevrende bir bebeğin ilk süt dişi mi çıkmıştı ya da bir çocuğun ilk dişi mi düşmüştü? Yoksa hatıralar bulutunun içine düşüp oradan mı çıkardın?
Bir süredir ayrılık mevzusu kişisel gündemimi meşgul ediyordu. Bir süre sonra bu beni hayat yolculuğunda karşılaştığım ayrılıkları hatırlatmaya itti. Yaşadığım, yaşadığımız en fundamental ayrılıkları düşünmeye başladığımda şimdi bize tatlı gelen naif çocukluk ayrılıklarının zamanında ne travmatik olduğunu hatırladım hemen. Okulun ilk günü ebeveynden ayrılma, ilk saç kesiminde saçtan ayrılma… Ve ilk süt dişinden ayrılma. O korku, anlam vermeme, üzüntü arası his… Bu ortak “acı” paylaşılmalı diye düşündüm. Paylaşılmalı ve ayrılık zamanı geldiğinde daha hafif bir kalple karşılamaya zemin hazırlanmalı. Büyüdükçe ayrılık acısının şiddeti artıyor zira.
İnsanı iki buçuk yaşında bir çocuğu olunca o ilk dişlerin çıkışının ne zorlu olduğuna yakın zamanda tanıklık etmiş oluyor elbette… Ah o ilk diş, ne zorlu ne feryat figan dolu! Sen de sevgili Bige Doğu’nun sıcacık resimleriyle ilk sayfalarda bunu anlatıyorsun. Diş üzerine düş kurup bir kitap ortaya çıkarmak heyecan verici. Aklında beliren ilk şey ne oldu, mesela bir görüntü ya da bir kelime mi?
(Tıpkı Bige’nin yarattığı gibi) sanki vücuttan bağımsız, kendi başına ayrı bir organizma, bir karakter şeklinde yaşamını sürdüren bir görsel oluşmuştu kafamda. Her ne kadar kitabın asıl kahramanı çocuk da olsa hem başlığı hem de yan oyuncu rolünü kapmasıyla gösteriyi asıl sürükleyenin Bay Diş olması nedeniyle sanırım. O karakterin üzerine şekillendirdim kurguyu… Ve her ne kadar Bay, Bayan gibi kullanımlar çeviri kitaplarıyla özdeşleşse de karaktere “Diş Bey” ya da benzeri bir şey demeyeceğimi biliyordum ta en baştan. Gariptir, ilk kez böyle bir şey oluyor aslında. Bir kitabın başlığını bulmak benim için en sancılı süreçtir. Bu sefer başlığı bulup öyle ilerledim.
Başlık çok güzel zaten bu arada! Peki, çoğu zaman düşen o ilk süt dişi, kesilen ilk saç buklesi gibi aileler tarafından saklanır. Bay Bay, Bay Diş’in sayfalarında da buna rastlıyoruz. Senin de böyle anıların var mı? Bir mendil arasında veya bir kutuda saklandı mı dişin, dişlerin?
Yok yok… Oyuncaklar ve kitaplar var ama hiç yok o tür saklanan. Ben saklıyorum kedilerimin düşen bıyıklarını şimdi. (Gülüyor.)
Sence ilk diş, ilk saç buklesi gibi şeylerin saklanmasının en büyük nedeni ne?
Bir yetişkinin, belki de çocukluğa atfedilen, “saklama, biriktirme” eylemini toplumda doğal ve tatlı görüldüğü için kimseye hesap vermek zorunda kalmadan, kendi canına ait bir canın bir parçasıyla (aslında düşününce tuhaf bile sanılabilecek) doyurması. Tıpkı Bay Diş gibi anne de bu kitabın yan kahramanı. Ama onun hikâyeye kattığı bu ivme oluşturuyor çekirdeği.
Kitabımı imzalarken Charles Dickens’ın o muhteşem sözlerini not etmişsin. Tekrar anmak isterim: “Ayrılmanın acısı, yeniden kavuşmanın sevincinin yanında hiçbir şeydir.” Ayrılıklar mı insanı büyüten, ne dersin?
Kesinlikle. Çoğu zaman ayrılmadan anlamıyoruz değeri. Hem ayrıldığımızın değerini hem de kendi değerimizi bilmek ancak yukarıdan, uzaktan ve başka bir zamandan baktığımızda mümkün oluyor bana sorarsan. Bu şekilde kavuşma ya da belki kavuşmayı tercih etmeme de anlam kazanıyor. Büyümeye devam ediyoruz böylece: kaç yaşında olursak olalım.
Yazarken eğlenmiş de olmalısın. Dişe karakter yüklemek sonra onun resimleşme süreci… Bir kitabın ortaya çıkış sürecinde seni en heyecanlandıran evresi ne zaman oluyor?
Farklı yayınevleriyle çalışıyorum. Metin benim beynimden kâğıda indikten sonra onun evinin neresi olacağına karar vermek; yayınevinin de benimle aynı fikirde olması ve birlikte çalışacağımız arkadaşlarımızı (illüstratör, editör ve diğer bütün güzel insanlar) belirledikten sonra “haydi bakalım!” diyerek attığımız o ilk adım sanırım beni işin en heyecanlandıran noktası.
Yazarken dış dünyaya kendini kapatır mısın yoksa tam olarak hayatın içinde misindir?
Yazarken hep dışarıda, yolculuk hâlinde, yolda olmak zorundayım. Evde yazamıyorum ben. Kulağımda tanıdık bir melodi olmalı; sözüne takılıp onu düşünmemeliyim. Defterim, kurşun kalemim, silgim ve kalemtıraşım yanımda olmalı. Etkinliklerde silgi arayan çocuklara, “Üzerini çiz gitsin” diyorum ama ben yazarken bunu yapamıyorum. Kapanmak zorunda değilim ama endişe yaratacak şeyler benimle yolculuk yapmamalı; ödenmemiş fatura, unutulmuş kedi kumu vs. şeyler aklımı kurcalamamalı yani.
Çocuk kitaplarında görsel zenginlik hiç kuşkusuz çok önemli. Kitap kapağındaki yaşlı Baş Diş’e vurulmamak imkânsız! Kitabın çizeri Bige ile ne zaman tanıştınız? Metni resimlerken aklındaki imgeleri ona aktararak mı yoksa tamamen Bige’nin hayal gücüyle mi ilerlediniz?
Aklımdakini ortaya çıkarabileceğine inandığım sanatçıları editörümüzle paylaştım. Ortak kararla Bige ağır bastı ve yazın 50 derece sıcağında zoom’un karşısında bulduk birbirimizi. Benim düşüncelerim vardı, onun yorumları vardı. Hepsi harmanlandı. Bige havaya girmek, benim ruh hâlimi kitapla eşleştirmek için o zamanlar en çok dinlediğim üç şarkıyı sordu. Sonra göz açıp kapayana kadar bitti resimlenme süreci.
Sence dört yıl önceki çocuk edebiyatı ile bugünün edebiyatı arasında bir fark var mı? Nasıl buluyorsun Türk çocuk kitaplarını?
Bunu değerlendirmek bana düşmemeli diye düşünüyorum. Kendimi değerlendirebilirim ama istersen. Kendi edebiyatımda dört yıl önceye nazaran daha güvenli hissediyorum şimdi. Benim yazdıklarımı da seven, benim anlattıklarımı merak eden, takip ve bir sonrakini talep eden bir kitle olduğunu biliyorum ve bundan büyük mutluluk duyuyorum. Okullara gittiğimde (ben olduğum için) benim orada olmamdan memnuniyet duyan çocukların ve eğitimcilerin, dosyalarımı verdiğimde benden geldiği için sevinen, -artık- aynı yolda yürüdüğümüze emin olduğum yayıncılarımın varlığı suluyor ve yeşertiyor bu güveni.
Üzerine eğilmek istediğin bir konu var mı? Biliyorsun yurt dışında özellikle ölüm, ayrılık, boşanma gibi zor konulu kitaplar üzerine çok fazla söz sahibi olan kitap var.
Can Çocuk’tan çıkan “Anneannemin Güzel Çiçekleri” kitabımda yaşlılık, Alzheimer hastalığı ve ölümden bahsediyorum. Belki öne çıkan bir tema değil ama metnin ulaştığı yer “konuşulması zor konular”dan biri gerçekten de. Doğrusu hiçbir bahse kapatmıyorum kapımı. Bu kitapta olduğu gibi metafor kullanılmasını da gerektirmeyecek, konuya en çıplak hâliyle dalacak bir kitapla karşına çıkarım bir sonraki sefer belki, kim bilir.
Yazarken kendini kısıtladığın, sırf bu coğrafyada yaşadığımız için kendine sansür koyduğun oluyor mu?
Hayır. Kendimi gerçekten sansürlememe yol açacak bir metin çıkarmadığım için belki bu. Diğer yandan, nazikçe “bu bizim sularda tepki görür” diye bir notla geri gelen dosyalarım var. Ama bu metinlerdeki dili değiştirme çabası içine girmiyorum hiç. Hayat, kavramlar çok hızlı değişiyor. Bugün el üstünde tuttuğumuz yarın tu-kaka olabiliyor. Neden olmasın, belki başka bir okuyuşta başka bir bakış açısına doğru yola çıkar hikâyem diyerek demlenmeye bırakıyorum o tür kurguları.
Son olarak Ajandakolik okurları için söylemek istediğin bir şeyler var mı?
Maruz kaldığımız her şeye rağmen hâlâ kitaplara kaçabileceğimizi bilmek -belki de biraz nostaljik- bir kalp avuntusu. Dara düştüğümüze inandığımızda kitaplara sığınmaktan vazgeçmeyelim, olmaz mı?