‘Aynalı’, ‘Kapalı Çarşı’, ‘Anarşık’ romanlarının yazarı, James Joyce kitaplarının Türkiye şubesi ve daha pek çok kitabın çevirmeni, Türk Edebiyatı’nın hatırı sayılır yazarlarından sevgili Fuat Sevimay, Ajandakolik’te…

Pera Müzesi‘nde gerçekleşen ‘Uydurmanın İncelikleri: Uydurma ve İlham’ isimli bir konuşma serisinde Hakan Bıçakçı moderatörlüğünde yazar Yavuz Ekinci’yle birlikte konuk olduğu zaman tanışma fırsatı yakalamıştım Fuat Sevimay‘la. Ayaküstü edebiyat muhabbeti insanın hevesini ve söyleyeceği kelimeleri kursağında bıraktığından, iyi ki bu söyleşiyi yaptım onunla! Bittikten sonra “Eksik bir şey kaldı mı?” dedim “Bir tek memleketin halini sormadın” diye yanıtladı ve ekledi: “Bir gün yüz yüze konuşuruz, uzun mevzu!”

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu


Son dönemde iki çocuk kitabınız yayımlandı Hep Kitap etiketiyle; ‘Hişt! Hişt!’ ve ‘Hayal Kurmak Bedava.’ Çocuklara yönelik yazmak hep istediğiniz bir şey miydi?

Kimi söyleşilerde ‘en sevdiğim kitabım’ sorulur ve ben genellikle, ilk yazdığım çocuk kitabım ‘Haydar Paşanın Evi’ni anarım. Gerçekten de çocuklar için yazmak çok eğlenceli ve okul etkinliklerinde, söyleşilerde kitapları okuyan çocukların gözlerindeki ışıltıyı görmenin yerini tutacak başka keyif yok sanırım. O nedenle evet, çocuk kitabı yazmak hep istediğim ve hep isteyeceğim bir iş.

Büyüklere masal anlatmak mı daha zor, küçüklere mi?

İkisinin de kendine has zorlukları ve hoş yanları var. Çocuk kitabı yazarken tepeden bakmayıp tüm o yetişkin egolarınızı sıfırlamanız gerekiyor. Otuz yıl önce bir kenarda bıraktığınız sınırsız hayal gücünüze tekrar dönmeniz gerek. Büyükler için yazarken ise, özellikle romandan bahsediyorsak kapsamlı bir metinde bağlantıları dikkatle örmelisiniz. Ama özünde ikisi de duyguyu yaklamaya dayanıyor ve bu tarafıyla benzeşiyorlar da aslında. Sadece yakalanacak duygular biraz farklı.

Bu aralar okulları gezip oradaki çocuklarla buluşuyorsunuz. Çocukların kitaplara ilgisi nasıl? Gelecek nesil okuyan bir nesil mi?

İlginç bir şey gözlemliyorum çocuklarda. Biz yetişkinlerin de şikayetçi olduğu tablet, televizyon, cep telefonu üçgeninden sanki onlar da azıcık sıkılmışlar gibi ve hayal güçlerine dalacak bir kitapla buluştuklarında müthiş keyif alıyorlar. Olağanüstü, cin gibi, okumaya doymayan çocuklarla tanışıyorum. Elbette münferit, okumayı sevmeyen, kitaba uzak çocuklar da var. Ama ben gelecek nesilin genelde iyi okuyan gençlerden oluşacağına inanıyorum. Sonraki neslin ve sonraki neslin de… Yeter ki okumanın eğlencesi onlara doğru şekilde aktarılsın.

“JAMES JOYCE’LA PAVYONA, KÜTÜPHANEYE VE HAMAMA GİDİYORUZ”

Şu aralar üzerine çalıştığınız bir kitap ya da proje var mı?

James Joyce’un tüm metinlerini çevirme işini geçen yaz tamamladım ve bunu yapan dünyadaki ilk çevirmenim sanırım. Yani ömrümü çürüttü koca İrlandalı. Şimdilerdeyse, Joyce’un başkişi olduğu bir romanla uğraşıyorum. Yani intikam zamanı çünkü artık söz bende. Mezarından kalkıp geliyor ve İstanbul’da benimle dolaşıyor, aşık oluyor, kavga ediyor, pavyona, kütüphaneye ve hamama gidiyoruz, bir yandan kitaplarını neden yazdığını açıklıyor ve metinleri üzerine konuşuyoruz. İlginç bir şey çıkacak gibi. Bakalım, hayırlısı.

Buradan şu geldi aklıma; Joyce yaşasaydı da onunla arkadaş olsaydınız yahut ilk defa bir yerlerde karşılaşıp tanışsaydınız, ona ne söylerdiniz?

Ömrümü çürüttün baba, yine de cansın!

O ne derdi ki acaba?

Haddini bil tıfıl!

Hahahahaha! Çalışma masanızda neler var? Düzenli misiniz?

Çalışma masama ve odama bu yıl üniversite sınavına hazırlanan oğlum el koydu. O nedenle şu sıralar pek düzenli olduğumu söyleyemem. Masada ne olduğunu bile unuttum açıkçası. Düzen meraklısı bir adam da değilimdir. Zamanımı yazmak ve diğer edebiyat etkinlikleri için planlamayı çok severim ve bu iş için küçük bir defterim var. O bana yetiyor. Gerisi dağınık.

“YAZARLIKLA İLGİLİ KİMİ MESELELER FETİŞ HALİNDE SUNULUYOR” 

‘Masasız yazar’ olur mu?

Olur tabii, neden olmasın. Hep anlattığım bir şey vardır. Ben yazmaya 2010 yılında başladım ve ilk dört yıl, iş hayatıyla edebiyat birlikte yürüdü. İşe giderken mesai arasında, hafta sonu sürekli yazıyordum ve edebiyat açısından en verimli olduğum dönemlerden birisidir. Romanların, öykülerin, çocuk kitaplarının çoğu o dönemde çıktı. Yazmayı bir yandan kafamda da sürdürüyordum ve yazıya tutkuyla bağlı olduğum için masa falan aramıyordum. O nedenle yazma yeteneği ve tutkusu olan kişinin, masa, kendine ait oda, özel koşullar araması bana komik geliyor. Edebiyat böyle bir şey değil. Elleri soğuktan titreyerek yazan Orhan Kemal’i de unutmamak gerek.

Neil Gaiman ‘yazar tıkanması’ndan kurtulabilmenin yolunun, kenarda başka projeler bulundurmak ve çalışmaya ara verip o projelerle ilgilenmek olduğunu söylüyor. Siz ne dersiniz? Siz de ‘yazar tıkanması’ yaşıyor musunuz?

Ben pek tıkanma yaşadığımı söyleyemem. Kaldı ki bu tıkanma işinin abartıldığını düşünüyorum. Tıkanmışsam yazmam, ne olur yani. Kıyamet mi kopacak? Dünya benim veya birilerinin yazmasıyla mı dönüyor? “Bugün tıkanma yaşıyorum, madene inemeyeceğim” diyen madenciler var mı? “Emek tıkanması yaşıyorum, fabrikada bantın başında duramayacağım” diyen işçi kardeşlerimiz var mı? Yazarlıkla ilgili kimi meseleler fetiş halinde sunuluyor ve bana saçma geliyor. Beni ancak ve ancak iyi metin ilgilendirir. Onun dışında yazar tıkanmış, açılmış, masası varmış veya yokmuş, yazarken şu müziği dinlemezse olmazmış, kahvesini şöyle şarabını böyle içermiş, bunlar fasa fiso. Roman önemli, öykü önemli, iyi edebiyat önemli. Gerisi teferruat.

“EDEBİYATA YETENEĞİNİN OLMADIĞINI FARK ETMEK DE ÇOK BÜYÜK ERDEM”

Peki yazar olabilmek için yeteneği dışarıda tutarak bir reçete yazılabilir mi?

Yeteneği olanlara, reçete değilse de küçük bir tavsiyem olabilir. Ama ondan önce, yeteneği olmayanlara bir şey söylemek gerek. Edebiyata yeteneğinin olmadığını fark etmek de çok büyük erdem. Bu yönde harcanacak çaba kadar, olmuyormuş, okur olarak devam edeyim demek de değerli. Bu söylediğimi birileri ciddiye alırsa, kimi atölyelerin paralarını, zamanlarını sömürmesinin önüne geçebilirler. Ve emin olun, okurluğun tadı yazarlıkta yok. Yeteneğinin farkına varanlara ise tavsiyem şu; ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün, ‘Kuşlar da Gitti’nin, ‘Tehlikeli Oyunlar’ın neden olağanüstü romanlar olduğunu, düz okumayla değil, metni didik didik ederek, kişilerin, mekanların, imgelerin, dilin ve sairin nasıl kullanıldığını anlamaya çalışsınlar. Ustasını gözlemleyen çırak gibi. İşte o zaman kendi reçetenizi elde edersiniz ve kimsenin tavsiyesine ihtiyaç kalmaz.

Çeviri işi de bir tür yazarlık! ‘Çeviri’Bilirsin’ (Edebiyatın Gizli Kahramanlığı Hakkında Notlar) kitabınız çevirinin incelikleri hakkında epey bilgi veriyor. Sizin çeviriyebulaşmanız nasıl oldu?

Kendi yazdığım metinler yayınlanınca, bildiğim dilleri kullanarak çeviri yapmanın zevkli olacağını düşündüm. Ve şunu da söylemem gerek; çeviriyle para kazanma şansınız daha yüksek. İlk önce Pirandello’nun ‘Biri Hiçbiri Binlercesi’ romanını çevirdim ve işin başında dili, üslubu bana çok yakın bu yazarla buluşmak, yaptığım işten keyif almamı sağlaması nedeniyle büyük şanstı. Sonra Joyce metinleriyle buluştum ve arkası güzel geldi.

“ÇEVİRMENLERİN YAPTIKLARI İŞİN YAZARLIK KADAR DEĞERLİ OLDUĞUNU HATIRLAMALARI GEREKİR” 

Çevirenin de en az yazar kadar önemli olduğuna ancak hakkının yendiğine inananlardanım. Gerçekten de ‘Edebiyatın gizli kahramanları’ oldukları çok doğru bir tanım. Ancak çok iyi çeviri bulmak da zorlaştı. Bazen bir kitabı elime alıp daha ilk sayfasında bırakmak zorunda kalıyorum. Ki işte bu yüzden de çok fazla çeviri kitap okuyamıyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Açıkçası bu çok derin bir konu. Biz aslında çeviri konusunda çok çok çok iyi bir noktadayız. Hem çeviri eğitiminden hem çeviri kitaplardan (kısmen) bahsediyorum. Şunu söylemem yetecektir sanırım; nüfusu bizim 4 katımız olan Amerika’ya kıyasla 10-15 kat fazla kurgu metin çevriliyor Türkçeye. Burada korkunç bir kültür emperyalizmi söz konusu. Hikayeye buradan baktığımızda, neden bazı çevirilerin sıkıntılı olduğu da ortaya çıkıyor. Çünkü biz bir yandan bir dolu iyi metni iyi çevirilerle Türkçeye kazandırıyoruz ve bunu gerçekleştiren çok iyi çevirmenlere sahibiz ancak öte yandan, andığım kültür emperyalizmi nedeniyle, bir dolu çerçöp metin de abuk subuk çevirilerle karşımıza çıkıyor. Bana göre doğru izlek, okurun mutlaka çevirmen ve yayınevi seçmesi, yayınevlerinin saçma sapan metinleri çevirtmekten vazgeçmesi (okurun da okumaktan), Türkçeden diğer dillere çevirinin artması için her türlü çabanın harcanması olmalı. Bir de, sizin de andığınız şekilde, çevirmenlerin, yaptıkları işin yazarlık kadar değerli olduğunu hatırlamaları ve kendilerini birebir kalıplardan kurtarıp Türkçenin imkanlarını zorlamaları gerekir. O zaman daha lezzetli metinler okuruz sanırım.

James Joyce’u çevirmek de bir hayli zahmetli olmalı. Hatta öyle ki sizin çevirisini yaptığınız ve Sel Yayınları’ndan çıkan ‘Finnegan Uyanması’ için ‘İngilizce yazılmış en zor eserlerden biri’ deniyor. Neden? Ve kitabı bize biraz anlatır mısınız?

Evet, dünya edebiyatının okunması ve çevrilmesi en zor metni olarak anılır ‘Finnegan Uyanması.’ Çünkü bildiğimiz edebiyatın tamamen dışında ve çok üstünde bir metindir Finnegan. Hemen her cümlede veya kelimede çift anlamlar, dilin kırılması, bambaşka bir fonetik söz konusudur. Fakat bir yandan keşmekeş gibi görünen bu anlatıyı harika bir bütünlüğe taşıyan, insanlığın bilinçaltını gözler önüne seren, müthiş bir motif ağıyla örülüdür. Bu nedenle de metnin dili İngilizce’den ziyade Joyceça diye anılır. Ve böyle bir metni çevirirken tüm bu unsurları dikkate almak, bilindik, klasik bir metnin çevirisine göre kat be kat zor kılıyor işi.

Size göre gelmiş geçmiş en iyi çevirmenler kimler, merak ettim!

Bu soruya sağlıklı yanıt verebilmek için tüm çeviriler üzerine kafa yormuş olmak gerekir. Kaldı ki “en iyi” şeklinde nitelemek göreceli olacaktır. O nedenle ben sadece çevirilerine hakim olduğum ve üslubunu sevdiğim çevirmenleri anayım. Ustalar arasında aynı zamanda yazarlık yapan isimleri başarılı buluyorum. Tomris Uyar, Behçet Necatigil, Sabahattin Eyüboğlu gibi. Çağdaş çevirmenler arasında Ülker İnce, Betül Parlak, Işık Ergüden ve Barış Gönülşen’i anabilirim. Bu çevirmenlerin çevirilerini gözü kapalı alır okurum.

Bir romanda ya da hikayede karakter yaratmanın gücü nerede yatıyor? Sizin yaratım sürecinde o karakter, hikaye oluşmadan önce mi yoksa oluştuktan sonra mı ortaya çıkıyor? 

Roman veya öyküde aslında amaç bir duygu veya düşünceyi paylaşmak. Ve bu paylaşım için kişi, mekan, eylem, dil, imge, atmosfer vesair malzemeye ihtiyacımız var. Örneğin ‘Kapalıçarşı’nın bizi bir araya getirme duygusunu okura aktarabilmek için, yolu oraya düşen kişilere ve onların hikayelerine ihtiyacım vardı. Dolayısıyla kişi çoğu zaman duygudan sonra, olaydan önce ortaya çıkıyor. Tabii yazım sürecinde, taslak aşamasında aklımda değilken birden dahil olan karakterler de söz konusu. Yeter ki romanın işine yarasın.

‘Başucu kitabı’ diye bir şey var mı sahiden? Ve eğer varsa sizinkiler hangileri?

Kimi okur için vardır sanırım. Benim dönüp dönüp okumayı sevdiğim kitaplar var. Ulysses, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yüzyıllık Yalnızlık, İshak gibi.

“SORUMLULUĞA DÖNÜŞTÜĞÜNÜ HİSSEDERSEM EDEBİYATI BIRAKIRIM”

Edebiyatı hayatınızın merkezine koyuyor musunuz? Yazmadığınız günlerde kendinizi rahatsız ya da sorumlu hisseder misiniz?

Hayatta hiçbir şey için kendimi sorumlu ya da rahatsız hissetmem. Sorumlu hissetmemek için profesyonel iş hayatını bıraktım. Mevzunun sorumluluğa dönüştüğünü hissedersem edebiyatı da bırakırım. Şöyle ki, çocuğunuzla, eşinizle, sevgilinizle, sorumlu hissettiğiniz için ilgilenmezseniz. İçinizden gelir. Benim edebiyatla ilişkim de bu şekilde. O nedenle yazmadığım günler kendimi hiç öyle rahatsız falan hissetmiyorum. On saat yazdığım günlerde de. Nasıl denk gelirse.

Fuat Sevimay’ın sıradan bir günü nasıl geçer?

Sabah altı civarı kalkıp çocuklara kahvaltı hazırlar. Onları okullarına bıraktıktan sonra evde veya bir kafede oturup yazar veya çeviri yapar. Kimi zaman anlatacağı yazarlara çalışıp hazırlanır. Arada bir, niye arayıp sormuyorsun diye söylenen annesinin sezenişini dinler. Bazı günler öğlen iki saat uyuyup çok mutlu olur. Sonra akşam yemeğini pişirir. Yine bazı günler akşam Kadıköy’e gidip dostlarıyla geyik yapar. Sonra yatarken ileride gideceği uzak diyarların hayalini kurup uyur. Rüyasında romanlarındaki kahramanlarıyla buluşup sağda solda takılır.

Hiç de fena olmayan bir sıradan günmüş! Günümüzde çok fazla yayınevi ve basılan çok kitap var. İyi edebiyatın okuyucu tarafından ayırt edilebiliyor mu? Kötü edebiyat diye bir şey var mı?

Kötü edebiyat yok ama edebiyatla uzaktan yakından ilgisi olmayan, ıvır zıvır kitaplar var. Bunun bana göre iki temel sebebi var. Birincisi yukarıda andığım kültür emperyalizmi hikayesi. Ne yazık ki yabancı ne görse matah zanneden, okuyan tuhaf bir kitle var memlekette. İkincisi de kitapların sanat ürününden çok metaya dönüşmesi. Sektör, büyük kitleler tarafından okunup üzerine uzun yıllar konuşulacak, toplumsal algıyı yönlendirecek metinlerden ziyade, hemen tüketilecek kof kitapları da sunuyor okura. Ve tabii daha kolay olduğu için bu tür kitaplar da bolca alınıp satılıyor. Ama nitelikli okur er geç iyi edebiyatın izini sürüyor.

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) verilerine göre Türkiye’nin günde ortalama 7 dakika kitap okuduğu belirlenirken Estonya 13 dakikalık okumayla birinci sırayı almış. Okuma konusunda hiç fena değiliz. Sizce okuma kültürümüz gelişiyor mu?

Bence fena bir noktada değiliz. Hani sosyal medyada bazen dolaşan ve “Japonya’da kişi başına 1.000 kitap düşerken bizde 0 virgül bilmem kaçmış” geyikleri ve buna inananıp paylaşan saflar var ya, bu komik elbette. Tekraren, hiç fena değiliz. Bizim sorunumuz belki de şu; bizde kitapla şöyle böyle teması olan 15-20 milyona karşı, kitapla hiç ama hiç teması olmayan 60-65 milyon var. Okuma işini genele yayarsak harika bir yere gidebiliriz. Ama yine de Türkiye bana göre gerçekten iyi edebiyatın üretildiği, nitelikli okur tarafından kendi koşulları içinde iyi edebiyatın takip edildiği bir ülke.