Öykülerini ilk defa okumaya başladığımda dedim neden daha önce keşfetmedim! Edebi gözü bir hayli kuvvetli, yarattığı hikayeler derinden ve çok insani. İlk baskısı 2015 yılında yapılan ‘Hikayede Boşluklar Var’,  özellikle ‘İki Bahar’ gibi bir hikayeyle, kaleminize ilham verecek türden. Son dönemin hiç kuşkusuz en nitelikli Türk yazarlarından Hakan Bıçakçı’yla sonbaharı kışa bağlayan bir günde bir araya geldik.  Ajandakolik’te konuğumuz olduğu için kendimizi şanslı saydık!

 

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

 

Şu aralar ne yazıyorsunuz? Galiba çeşitli dergi ve kolektif kitaplar için yazdığınız bir öykü kitabı söz konusu yine.
Evet, sırada öykü kitabı var gibi gözüküyor. Dergiler ve kolektif kitaplar için yazdığım epey bir öykü birikti. Onların içinden bir eleme ve sınıflandırma yaparak ve yazdıklarımı yeniden gözden geçirip bazı değişiklikler, eklemeler yaparak bir öykü kitabı dosyası hazırlamayı düşünüyorum önümüzdeki aylarda.

Yazmak için ilk çıkış noktanız neydi? Yazar olacağım gibi bir düşünceniz var mıydı mesela?
Hiç olmadı. Kendiliğinden gelişen, son derece karambol bir süreç oldu bu. Beni yazmaya iten tek bir şey, bir olay, bir insan vs. yok sanırım, birçok disiplinin etkisi var üzerimde. Başta müzik, edebiyat ve sinema olmak üzere.

Sizi yazmaya teşvik eden hüzün mü olur yoksa mutluluk mu?
Sanırım hüzün.

Hüznün itici gücü sanatın her dalında daha fazla galiba. Bunun nedeni ne olabilir?
Bu daha çok psikolojinin alanına giriyor ama sanırım rahatsızlık veren durumları daha paylaşılır buluyoruz. Diğerlerini kendimize saklıyoruz.

Öykü yazmanın hep daha kolay olduğu gibi bir klişe var. Ama sizin ilk kitabınız bir romandı: ‘Romantik Korku’.  İkisinin etkisi de üzerinizde aynı mı yoksa farklı mı?
Aslında öykü yazarak başladım yazmaya. Ancak yayımlanan ilk kitaplarım roman oldu. Büyük ihtimalle ilk yazdığım öykülerin yayımlanmaya hazır olduklarını düşünmüyordum o dönem. Bunun için bu tür üzerinde daha uzun çalışmam gerekti.

Peki ya okuyucunun üzerindeki etkisi? Yayınevlerinin öykü kitabı basmak yerine roman tercih ettiği gibi bir durum mevzu bahis olabilir mi?
Benim açımdan böyle bir durum olmadı. Ancak böyle bir eğilim var galiba. Tahmin ediyorum günümüzde bu ayrım ortadan kalkmak üzere. Zaten kalkmalı. Edebiyat okurunun ‘roman okuru’ ve ‘öykü okuru’ olarak ayrılıyor olmasını yadırgıyorum açıkçası.

Yazmaya başlarken nasıl bir yaratım/hazırlık sürecinden geçiyorsunuz? Yani fiziksel ve ruhsal olarak… Elinizde ille de bir kahve mi olmalı ya da fonda müzik mi çalmalı? Yazıya, yazdıklarınıza konsantre olmanızı ne sağlar?
Bir süre sonra belli rutinler oluşuyor tabii ama önemli olan bunlar değil. Çünkü bunlar zamanla değişebilir. Mühim olan kafadaki hazırlanma süreci, öykünün zihinde tasarlanması. Ben hep bu sürece odaklanıyorum.

Öyküler için de öncesinde bir taslak hazırlıyor musunuz?
Roman taslağı kadar ayrıntılı taslaklar hazırlamadım hiçbir öykü için. Ancak yine de akışla ilgili notlar aldığım oluyor.

Çalışma masanızı bize anlatır mısınız? Üzerinde neler var?
Küçük bir dizüstü bilgisayar, ona bağlı hoparlörler, kalemliklerde kalemler ve dönemden döneme değişen kitap ve defterler. Yani standart şeyler.

Hep merak ediyorum; kaçıncı kitabınız olursa olsun, ilk defa basıldıktan sonra onu elinize aldığınızdaki his nasıl bir şeye benziyor?
Heyecan aynı kalıyor demek isterdim ama zamanla daha kontrollü bir heyecan yaşanıyor sanki. Asıl önemli olan basılması değil beğenilmesi tabii.

İlham aldığınız çok şey vardır muhtemelen. Yazarlığınıza katkısı olduğunu düşündüğünüz hangi yazarlara teşekkür etmek istersiniz?
O kadar çok var ki. Üstelik sadece yazar da değil, yönetmen ve müzisyen de çok var. Ama tek bir yazar söylemem gerekirse: Franz Kafka derim.

Hiç şiir yazdınız mı? Şiirle aranız nasıl?
Hayır. Yani ciddi anlamda hayır. Ama tabii ki şiir okurum ve severim. En sevdiğim şair de Edip Cansever.

Siz de ‘genç yazarlar’ kategorisinde gösteriliyorsunuz. Bu tanımlamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yazarlıkta epey ileri yaşa kadar genç yazar olarak anılıyorsunuz. Böyle bir durum var gerçekten. Sanırım meslekteki yaş ortalamasıyla ilgili bir durum bu. Kendince bir mantığı var aslında.

Son dönemin en iyi öykücülerinden birisiniz. Öykülerin kaynağı nereden geliyor? Yani hep kurmaca mı yoksa yaşanmışlıklar daha mı çok ağır basıyor?
Teşekkür ederim. Genelde kurmaca, yani kafada tasarlanan olaylar zinciri. Ancak tabii ki araya yaşanan bir şeyler de karışıyor. Bu yaşananlar hemen hiçbir zaman olduğu gibi değil de hep bazı filtrelerden geçerek ekleniyor kurguya.

Hayal gücünü beslemek için ne yapmak gerek?
Farklı türlerde okumak ve bol film izlemek.

Hep Kitap’ın öncülüğünde geçtiğimiz aylarda Pera’da düzenlenen ‘Uydurmanın İncelikleri’ serisi edebiyatseverler için çok kaliteli bir söyleşi dizisiydi. Orada olup da pek çok yazarın sohbetini dinlemek benim için de müthiş bir deneyim oldu. Siz de o söyleşiler boyunca moderatörlük yaptınız bir yandan. Bunun gibi yeni etkinlikler olacak mı? Ya da sizin ‘bireysel’ edebi etkinliklerinizi olabilir mi?
Şimdilik gündemde yok böyle bir etkinlik serisi. İleride olur belki. O kitabın fikri ve devamındaki etkinlikler Hep Kitap’tan çıktı. Ben sadece içeriğini oluşturup eşlik ettim.

Yazar olabilmek ya da iyi bir şeyler yazabilmek için yazarlık atölyelerine gitmek ne derece önemli? Biliyorsunuz çok önemli isimlerin atölyeleri de epey pahalı; herkes kolay kolay gidemiyor.
Yazmak bir sanat dalı ve diğer sanat dalları gibi öğrenilebilir, geliştirilebilir. Yoksa üniversitelerin güzel sanatlar bölümleri de olmazdı. Yani konu fıtrat değil çalışmak. Ancak burada iki aşama var. İlki tekniğe dayalı olan, öğrenilebilir ve geliştirilebilir olan kısım. Ben bu ilk aşamadan bahsediyorum. İkincisi ise sanatçılığın o muğlak, tuhaf ve biricik durumu. İşte o öğretilemez.

Ülkemizde ‘yazının değeri’ ne yazık ki Avrupa ülkelerinde olduğu gibi değil. Bazı dergiler veya web siteleri, gönderilen yazılanlara telif ödemeleri yapmıyor; ‘gönüllü yazarlık’ adı altında tüm bunları değerlendiriyor. Yazarlıkla geçinmek mümkün değil gibi…
Değil maalesef.

Peki yazar, hem işe gidip hem geceleri yazarak mı bunu yapmayı sürdürmeli? Bu dengeyi tutturmak nasıl mümkün olabilir? Yazarlık için zengin işi diyebilir miyiz?
Hayır şunu demek istiyorum: Yazarlık ekstra mücadele ile sürdürülmeli. Bir yandan başka işler de yapmak zorunda kalarak yani. Keşke böyle olmasaydı.

Buradan yola çıkarak özellikle son iki yılda popüler edebiyat dergilerinde büyük bir sıçrama ve çoğalma olmasından bahsedelim o zaman. Aralarında en nitelikli olanlara baktığınızda da (Ot, Kafa gibi…) yine aynı ‘ünlü’ diyebileceğimiz isimleri görüyoruz. Yeni yazarlara pek yer verilmiyor gibi. Heves kırıcı bu sanki biraz…
Katılıyorum, en azından bir denge kurulmalı. Sanırım dergiler satış telaşıyla bildik isimlere yer veriyor refleks olarak. Tabii onlar da kendilerince haklı. Dergicilik zor iş, bugünlerde iyice zor zamanlardan geçiyor bu sektör.

Son dönemin ve tüm zamanların en iyi öykücülerinin size göre kim(ler) olduğunu sorsam…
Son döneme çok hakim değilim. Eminim bir sürü önemli öykücüyü keşfedememişimdir henüz. Tüm zamanlara gelirsek: Buzzati, Calvino, Gogol, Çehov, Poe, Maupassant, Abasıyanık.

Edebiyatın biraz dışına çıkalım… “Bir yazara sadece edebiyat sorusu sorulmalı” gibi bir algı oluşuyor çoğu zaman.  Oysa Hakan Bıçakcı’nın bir gününü de merak ediyor insan. Ya da arkadaş ortamını… O ortamda hep edebiyat mı konuşuluyor?
Günler, günden güne değişiyor. Ama şunu söyleyebilirim ki asla sadece sanattan ve edebiyattan konuşmuyoruz. O kadar düzeyli değiliz yani. Dedikodu yaptığımız ve saçmaladığımız da çok oluyor.

Yazma sürecinde sosyal hayatı tamamen kapatmak mı gerekiyor? Daha asosyal bir hayat mı tercih edilmeli?
Bu yazardan yazara değişen bir durum. Ben hayat tüm sıradanlığıyla devam ederken bir yandan yazmaya çalışıyorum. Yazmaya ayrı yaşamaya ayrı zaman gibi kategorik bir ayrım yok kafamda. İkisi iç içe benim için.

Sosyal medyayla aranız nasıl? Sizce bir gün bu çılgınlık sona erecek mi?
Sadece kitaplarla, yazılarla ve etkinliklerle ilgili bilgileri paylaşıyorum sosyal medyada. Instagram’da ise gizli hobim olan sokak fotoğrafçılığından örnekler. Güvenilir bir medyamız olmadığından sosyal medya bazen en etkili kaynak olabiliyor. Bu açıdan önemli buluyorum aslında ama günde on kere kendini çekip paylaşma durumu tedirginlik verici tabii.

Sosyal medya üzeriden pazarlanan bir kitap çılgınlığı da var bu. Edebiyat diyemeyeceğimiz yeni bir tür doğmuş gibi. Herkes yazıyor, herkes yazar. İyi bir okurun bunları kolaylıkla ayırt edebileceğini biliyoruz ama bir de başka bir okur kitlesi var. Her kitap okunmayı hak ediyor mu sizce?
İyi edebiyat nedir? Bunu anlatmak çok zor ama anlamak çok kolay. Burada iyi okurun sezilerine güvenmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Ben şahsen güveniyorum.