“Delilikte direndiğim için bilge oldum. Zalimlerin yönettiği bir dünyadansa deliliğin dünyasını tercih ettim ben. Gerçek bilgelik delilikmiş sonradan gördüm. Korkunun esaretinden bile kurtarıyor insanı.” 


Yazı, birinci fotoğraf ve videolar: Nilüfer Türkoğlu

Üniversite yıllarında İspanyol Dili ve Edebiyatı’nda okuyan her öğrenci için Cervantes’in Don Kişot’u, inananlar için ‘kutsal kitap’ neyse onun gibi bir şeydi. Metni ana diliyle okumanın dışında, kitapta geçen diyaloglar parça parça, didik didik edilse pekâlâ bundan yeni bir ders yaratılabilirdi. Miguel de Cervantes Saavedra’yı tam adıyla bilmemek ayıptı, Don Kişot’u İspanyolca veya Türkçe okumamış olmak cehaletin dibiydi.

Geçen cumartesi günü UNIQ İstanbul’da ‘Don Kişot’um Ben’i izlerken Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne, tiyatro bölümüyle aynı katta yer alan İspanyol Dili Edebiyatı Bölümü’ne, bölümüme ışınlandım. Cervantes’in ölümsüz eseri, Bulgakov’un dönemini yakalayan uyarlaması üzerinden yükselen yepyeni bir metinle yeniden düşerken yollara, ben de hazırlık dahil okuduğum o beş yıla uzandım… Güzel miydi? İspanyolca güzeldi ve evet öğrenmesi çok zor bir dildi. Öyle çok ‘zaman’la doluydu ki fiil çekimlerini doğru düzgün ezberleyebilmek için bazılarının hazırlık bölümünü bir yıl fazladan okuduğunu, bazılarınınsa hazırlığı bir şekilde atlayıp yıllarını fiileri çekmekle geçirdiğini iyi hatırlıyorum. Ben bunlardan ikincisiydim.

Nostalji bu ya, ‘Don Kişot’um Ben’, karşımda Türkçe oynansa bile, o günleri getirmişti bana… Şarkılar, maskeler, kılık değiştirmeler, düellolar ve yel değirmenleri, rüzgar gibi geçerken 19 yaşım da karşımda benimleydi. “Yad et hadi o günleri!”

Hikayeyi soracaksınız bana, söyleyeyim! Yok canım, size üniversite yıllarını anlatacak değilim. O bende kalsın. Don Kişot’sa bildiğiniz aynı hikaye! Bizim okulda okuduğumuz vallahi! Senor Quijano aynı Senor Quijano, deli meli ama seviyorsunuz eserekliyi! Silahtarı Sancho Panza’yla maceradan maceraya koşa dursun, oyunculukları merak ederseniz üç beş kelam da naçizane benden size gelsin…


OZAN GÜVEN VE GÜNAY KARACAOĞLU’DAN ÖLÜMSÜZ İKİLİ:
DON KİŞOT VE SANCHO PANZA 

Irmak Bahçeci‘nin çevirdiği, Emrah Eren‘in yönettiği oyun, başladığı günden beri izleyici akınına uğruyor. Ki ben Baba Sahne’nin o sıcacık localarını çok sevdiğimden ve oyunu bir tiyatro salonunda izlemek istediğimden Baba Sahne’de izlerim umudu taşıyordum hep, lakin olmadı; UNIQ İstanbul’a kısmet oldu, gözlerimle Don Kişot’u canlı kanlı karşımda görmek…

Ozan Güven‘den Don Kişot yaratmak kimin aklına geldiyse, aklını fikrini seveyim!  Fiziksel özellikleriyle cuk oturmuş Güven’in üzerine Senor Quijano. Sahnede, ekrandakinden çok daha iyi olduğunu söylemeliyim! 14 yıl sonra ilk defa Don Kişot’la tiyatroya dönen aktörün hem dil cambazlığı hem esnekliği sahneye çok yaraşıyor. Her ne kadar o akşam mikrofonun gazabına uğrasa ve sesi normalden az seyirciye ulaşsa da, Don Kişot kılığına bürünme konusunda dersine iyi çalışmış, belli ki. Fak-at… Laubaliliğini biraz fazla buldum. Öyle ki ne zaman sahneden aşağı inse, ilk sırada oturan seyircilerden birine, biricik ‘platonik’ sevgilisi Dulcinea’ymış gibi yaklaşması, yaklaşırken çok fazla dil hareketi kullanması, bir iki tamam da “Eeee 10 tane yeter ama!”dedirtecek türden; abartılı ve sulu.

Bir diğer yandan oyunun asıl konuşulması gereken baş kişisi kesinlikle Sancho Panza‘yı oynayan Günay Karacaoğlu. O kadar iyi ki, bazen oyun sırası sadece ve hep onda olsun istiyorsunuz. Sancho Panza’nın değişimini öyle başarıyla aktarıyor ki, küçük bedeniyle girdiği mücadele, başta hiç sevmezken giderek Don Kişot’u sevip ona hayranlık duyması, “İşin sırrı tarifte, Fierarbas bir mucize” (oyun boyunca en sevdiğim şarkı da bu oldu!) şarkısındaki kıpır kıpır dansı… Zaten oyunculuğunu beğenirdim, tiyatro sahnesinde kendisine şapka çıkardım! O kadar tatlı ve bir o kadar dokunaklı Sancho Panza, Don Kişot’un aklı selim hali… Hep altta kalıyor, itilip kakılıyor, bol bol dayak yiyor ama yine de şövalyesinin biricik ortağı olmayı sürdürüyor. Ve bunu Günay Karacaoğlu tam da Sancho Panza haliyle layığıyla yapıyor. Kalbinize dokunuyor.

Oyunun yan karakterler; Nazlı Tosunoğlu, Ömür Arpacı (Laz uşak dışında bir rolde izleduk onu ilk defa da!) , Serhan Ernak, Nur Erkul, Dilşad Bozyiğit, Diren Polatoğlulları, Enis Aybar, İbrahim Aladağ, Tuğba Eskicioğlu (Ne güzel bir çıplak ayaklı Dulcinea olmuş, bembeyaz…) ve Kamran Velicanov‘un isimlerini anmadan geçmek olmaz. Tüm oyuncuların ellerine sağlık. Yalnız Diren Polatoğulları’nın aksanının ya da şivesinin mi demeli, oyunla uzaktan yakından bir ilgisi yok! Komiklik olsun diye mi? Ama ne gerek var! Katırcıyı oynayınca Kürt ağzıyla mı konuşmak gerekiyor? Bunu yönetmen Emrah Eren mi istemiş, sormak lazım. “Ne alaka?” diyor, insan. Hani bazılarını bu ‘ağız’ güldürüyor olabilir ama bana kalırsa bir İspanyol hikayesinin üzerinde eğreti duruyor.

Sahne tasarımını Barış Dinçel‘in, kostüm tasarımını Sadık Kızılağaç‘ın, koreografiyi Orçun Okurgan‘ın yaptığı ‘Don Kişot’um Ben’, süre bakımından da epey uzun bir oyun. Hatta ilk perde öyle garip bir yerde sona eriyor ki siz oyun bitti sanıyorsunuz. Oysa daha bir saat kadar daha ikinci perde var! İlk perdede tempo yüksekken ikinci perdede ne yazık ki düşük kalıyor. Ben aralarda kayboldum, bir baktım konudan sapmışım! Oysa ilk perdede sadece sahnedeydim! Oyunu sevdim mi sevdim ama kimilerinin çok eğlenmesinin aksine ben nedense yoruldum. Oysa kitabı İspanyolca okurken böyle yorulmamıştım. Uzun lafın kısası ‘Don Kişot’um Ben’, tiyatroyu seven sevmeyen herkesi, başta başrol oyuncularının tanınırlığı ve ışığından dolayı sonra da Don Kişot’la yeniden bir araya gelmek isteyen meraklılar için seyirciyi kucaklıyor.

Oyunun biletleri için tıklayın…