Söyleşi – Nedim Gürsel: “Özgürlüğün olmadığı yerde yaratıcılık da sanat ve edebiyat da olmaz”

ajandakolik


Nedim Gürsel, son kitabı Mehdi’yi Beklerken’de izlenimleriyle okuru İran’ın kadim kentlerinde dolaştırırken aynı zamanda önemsediği yazarların yapıtlarının içine sokuyor. Ajandakolik’e konuk olan Gürsel ile Sâdık Hidayet, Furuğ Ferruhzad ve Hayyam’ın izinde önce İran’ı dolaşıyor, ardından İstanbul’a dönerek Sait Faik’ten ve Paris’teki yaşamından konuşuyoruz. 

Söyleşi: Batuhan Sarıcan
Fotoğraflar: Nilüfer Türkoğlu

Nedim Gürsel’in gezi yazılarının edebiyatımızdaki yeri çok özeldir. “Edebiyat” diyorum, çünkü “gezi yazısı” türünün yabana atıldığını, bu türün “ne olmadığını” nitelikli eserleriyle ortaya koyuyor. On beşin üzerinde gezi kitabı bulunan Nedim Gürsel, bu sefer İran ‘notları’yla bizimle buluştu. İzlenim ve düşünceleriyle okuru İran’ın kadim kentlerinde dolaştırırken aynı zamanda önemsediği yazarların yapıtlarının içine sokuyor. Yeri geliyor Hayyam’la mezarı başında söyleşi yapıyor, yeri geliyor Sâdık Hidayet ile Furuğ Ferruhzad’ın birlikte yemek yediği masada onlara selam ediyor. Yasaklarla da hesaplaşıyor. Çünkü, özgürlüğün olmadığı yerde ne yaratıcılığa ne de sanat ve edebiyata yer olmadığını savunuyor. Nedim Gürsel ile hem son kitabı “Mehdi’yi Beklerken”i hem de bir önceki kitabı “Yalnızlığın Yarattığı Yazar Sait Faik”i konuştuk. Sizi, İran’ın dört bir yanından başlayarak Burgaz’a ve oradan Paris’e uzanan edebi bir yolculuğa davet ediyoruz.

Sevgili Nedim Gürsel, İran’a duyduğunuz ilginin çocukluğunuzdan geldiğini söylüyorsunuz. Hikâyesini anlatabilir misiniz?

Kitapta da değindiğim gibi Karagöz’deki Hacı Kandil tipi, Türkçeyi Acem şivesiyle konuşur, bol para dağıtırdı çevresindekilere. Çok ilginç bir kişiliği vardı. Sonra, kızlarla oynadığımız “Aç kapıyı bezirgân başı” gibi oyunlar… Ve tarih dersinden aşina olduğumuz Şah İsmail… İran çok yakınımızda, yanı başımızdaydı sanki. Ama doğu komşumuzun hayalimde yakın, gerçekte uzak coğrafyasına adım atabilmem için aradan uzun yıllar geçmesi gerekti.

İran’a ilk gidişinizi hatırlıyor musunuz? O günden bugüne ne gibi değişikler gözlemlediniz?

İran’a ilk kez 2018 yılının ağustosunda gittim, sonra 2019’un ekim ayında yeniden gittim. Bir yıl içerisinde fazla bir değişiklik gözlemlemedim doğal olarak. Ama ambargonun etkisi ikinci gidişimde daha görünürdü. Toplum da sanki, biraz daha gergindi. Sonra, biliyorsunuz, benzine gelen aşırı zam nedeniyle düpedüz bir ayaklanma oldu ve kanlı biçimde bastırıldı.

Kan demişken İslâm Devrimi’nin üzerinden tam 40 yıl geçti. Siz devrim sırasında Paris’te doktora öğrencisiydiniz. Belleğinizi biraz zorlayalım; o günlere dair neler hatırlıyorsunuz?

İslâm Devrimi’nin, İranlıların deyimiyle İnkılâp’ın gerçekleştiği 1979 yılında Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde, Karşılaştırmalı Edebiyat doktoramı savundum. Yeni rejimin ilk Cumhurbaşkanı Beni Sadr da doktora öğrencisiydi, onunla uzaktan bir tanışıklığım olmuştu. Humeyni’nin “yere bakan yürek yakan” bakışlarını da anımsıyorum, Paris banliyösünde sürgünde yaşıyor, ziyaretçisi hiç eksik olmuyordu. Gidip tanışma imkânım olmadı ne yazık ki.

“DEVLET VATANDAŞINA HİZMET GÖTÜRMELİ, NE YİYİP NASIL GİYİNDİĞİYLE UĞRAŞMAMALI”

İran’da toplum, yıllar süren baskıcı rejimin dayatmaları ile karşı karşıya. Bu da yıllar süren bir içe kapanmayı beraberinde getiriyor olsa gerek. Ancak siz, “Mehdi’yi Beklerken”de İran’ın yaşam tarzı ve kültür açısından çağın gerisinde olmadığını savunuyorsunuz. Burayı biraz açabilir misiniz? Bir yanda baskıcı bir rejim, diğer yanda çağı yakalayan bir toplum. Bu gelişim nasıl mümkün olabiliyor?

Beğenelim ya da beğenmeyelim, bu gelişimi İran, bir ölçüde Şah’a ve onun döneminde gerçekleşen ama yetersiz kalan Batılılaşma sürecine borçlu. Bir baskı rejimi söz konusuydu, özgürlükler kısıtlıydı ama İran bugünkü gibi teokratik bir devlet değildi. Dolayısıyla kamusal alanda bugün yaşanılan sorunlar ve kısıtlanan bireysel özgürlükler başka alanlarda, genellikle de siyasi alanda söz konusuydu. Ayrıca İran’da eğitimli, Batı kültürü almış, modernist bir kesim de var. Ama mollaların dayattığı İslâmi kurallar da var.

Son dönemde İran’da kadınlar, her şeyi göze alarak baş örtülerini çıkarıp eylem yapma cesareti gösteriyor. İran’da bir kadın ne gibi zorluklar yaşıyor? Ülkenin kadınlar açısından durumunu değerlendirebilir misiniz?

Bu değerlendirmeyi yapmak bizzat kadınlara düşer. Ancak kendi payıma şunu söyleyebilirim: Örtünme konusunda büyük sıkıntı yaşanmıyor. Kitabımda ayrıntılarıyla yazdığım gibi kadınlar bir biçimde şık giysiler, dar blucinler de giyebiliyorlar ama saçlarını kapatmak koşuluyla. Devlet vatandaşına hizmet götürmeli, ne yiyip nasıl giyindiğiyle uğraşmamalı.

FURUĞ FERRUHZAD’IN İKON OLARAK GÖRÜLMESİNDE GÜZELLİĞİNİN DE PAYI VAR 

Dini merkezine alan baskıcı bir rejimde cinselliğin de bastırıldığını söyleyebiliriz sanıyorum. Aklıma Furuğ Ferruhzad’ın şu dizeleri geliyor: “Günah işledim lezzet dolu bir günah.” Furuğ bugün İranlı kadınlar tarafından bir özgürlük sembolü olarak görülüyor mu?

Bir kesim tarafından elbette görülüyor. Şirin Ebadi de kadın haklarını savunan bir başka sembol. Ama Furuğ acı çekmiş, genç yaşta ölen ve ikona dönüşmüş bir kişilik aynı zamanda. Bunda şair, iyi bir şair oluşunun da payı var elbet. Ve güzelliğinin.

Bir süre önce, “Yalnızlığın Yarattığı Yazar Sait Faik” için buluştuğumuzda Yassaman Montazami’nin “En Güzel Günü”nü okuyordunuz. Bu kitap İran’a hazırlıktı sanıyorum. Bu kitabı ve yolculuk öncesindeki yaptığınız diğer hazırlıkları merak ediyorum. Hangi yazar ve filozoflar size bu yolculukta eşlik etti?

Birçok yazar, İran yolculuğum boyunca bana eşlik etti. Sâdık Hidâyet başta olmak üzere, Furuğ’un şiirlerini de üzerimde ikinci bir pasaport gibi taşıdım. Şahnâme’yi, Tus’da, yaratıcısı Firdevi’nin mezarı başında, Hayyam’ın rubailerini Nişabur’da, ters çevrilmiş şarap kâsesi biçimindeki türbesini gölgeleyen ağaçların altında okumanın keyfi de başkaydı. Tahran’da tanıştığım çağdaş yazarlarla sohbetin de.

İran edebiyatını, tarih boyunca büyük şairler yetiştirmiş bir kültür olarak tanımlıyorsunuz. Sizi en çok etkileyen yazarları hangileri?

İran, kitabımda da belirttiğim gibi, klasik şairlerini onurlandıran, onlar için anıt diken bir ülke ama çağdaş şairlerini de hapse atmaktan çekinmiyor. Şah döneminde de bu böyleydi, bugün de. Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında pek fazla yol aldığı söylenemez. Ama bizim bu konuda İran’a ders vermemiz “abesle iştigal” olur. Önce kendi kapımızın önünü temizleyelim, derim.

Firdevsi, Attar, Hayyam ve Hafız örneği klasik şairlerin dışında, kitabımda ayrıntılarıyla çözümlemeye çabaladığım Şahriyar Mandanipur’un Fransızca çevirisinden okuduğum “Bir İran Aşk Romanını Sansür Ederken” adlı yapıtıyla, doğrudan Fransızca yazan, gazeteci Delphine Minoui’nin günümüz İran’ının siyasi durumunu anlatan “Size Tahran’dan Yazıyorum”dan etkilendiğimi söyleyebilirim. Başka yazarlar da var elbette. Meraklısı, onlar hakkında yaptığım değerlendirmeleri kitabımda bulabilir. Sâdık Hidâyet’e gelince, bu büyük yazarın yalnızca “Kör Baykuş”u ve öyküleri değil, hayatı da çok etkiledi beni.

“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.” (YKY, s. 15) Bu cümle size tanıdık gelmiştir. “Kör Baykuş”un ilk cümlesi. Sizce Sadık Hidayet’in bir türlü iyileşmeyen ve onu intihara sürükleyen yarası neydi?

Sâdık Hidâyet’in yarası, Batı ile Doğu arasında sıkışıp kalan çok kırılgan ve duyarlı bir kişiliği olmasından kaynaklanıyordu sanırım. Yalnızca kırılgan değil, marjinaldi aynı zamanda. Genç yaşından beri intihar saplantısı içinde ve uyuşturucu etkisinde yaşıyordu. Sonunda Paris’te, benim doğduğum 1951 yılında hayatına son verdi. Mezarı Père-Lachaise Mezarlığı’nda, gidip ziyaret ettim geçenlerde. Çiçek koyanlar vardı.

İran’da, Sâdık Hidayet ile Furuğ Ferruhzad’ın birlikte yemek yediği masayı da gördünüz.

O masa Gole Rezaiye Lokantası’nda. Duvarlarında Che Guevara’dan Alain Delon’a birçok ünlünün fotoğrafları da var. Yemekleri çok güzel ama ne yazık ki içki yok. Zaten biliyorsunuz İran’da alkollü içki yasak. Hidâyet ve Furuğ için kadeh kaldıramadım ne yazık ki.

“HAYYAM İLE MEZARI BAŞINDA BİR SÖYLEŞİ HAYAL ETTİM” 

Behçet Necatigil, 26 Haziran 1978’de, İslam Devrimi’nin de eli kulağındayken Milliyet Sanat Dergisi’nde, Farsça veya başka yabancı bir dil bilmiyorsak Çağdaş İran Edebiyatı üzerine hemen hiçbir şey bilmediğimizi söylüyordu. Üzerinden kırk yıldan fazla zaman geçti. Sizce bu savı geçerliliğini koruyor mu?

Necatigil’in söyledikleri bir ölçüde bugün de geçerliliğini koruyor ama İran Edebiyatı’nı tanıma konusunda epey yol alındığı da bir gerçek. Dilimize bazı çağdaş yazarlar çevriliyor. Çevirmen Müjgân Dolatabadi’yle Tahran’da tanıştım, bana Türkçeye çevirdiği son kitabın Mahsa Mohebali’nin “Aşkı Dipnotlarda Yaşamak” isimli romanı olduğunu söyledi. Ben de ilk fırsatta okuyacağıma dair söz verdim ama araya başka işler, başka yolculuklar ve kitaplar girdi, okuyamadım. İlk fırsatta okuyacağım.

Kitapta yer verdiğiniz üzere memleketi Nişabur’da Hayyam’ın da izini sürdünüz. Hatta onunla “karşılaştınız” da. Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun ama Hayyam’ı bir de sizden dinleyelim.

Hayyam’la mezarı başında bir söyleşi hayal ettim. Meraklısı, bu söyleşiyi kitapta okuyabilir. Hayyam hem büyük bir bilge hem de “muzır” bir şair. İnancı sorguluyor çünkü. İnancı ve evreni. Hedonist bir yaşama tarzından yana. İyi ki de öyle, çünkü bu yaşama tarzı İran’da benimsenmeyen bir konumda. En azından görünüşte öyle. Ama içeride, evlerde neler oluyor bilemem. Bu konuda söylentiler çok çeşitli.

“GEZİ EDEBİYATINI EDEBİYAT DIŞI BİR TÜR OLARAK GÖRME EĞİLİMDE DEĞİLİM”

“Mehdi’yi Beklerken”, salt mekân veya gastronomi tanıtımı yapan, rehber niteliğinde bir gezi kitabı değil. Ama aynı zamanda rehbere uygun olarak çeşitli tavsiyeler de var. Sözgelimi, halıcılar hariç neredeyse hiçbir yerde kredi kartı geçmediği, yanınızda nakit bulundurmanız gerektiği gibi… Bunun dışında da sizden öneriler almak isterim: İran’a gidip de görmeden dönmeyin dediğiniz yerleri merak ediyorum.

İran’da beni en çok etkileyen İsfahan oldu. Meşed’deki İmam Rıza’nın külliyesini de mutlaka görmeli. Ve bir uçtan ötekine kat ettiğim kuzey-güney eksenindeki kentlerden Kaşan ile Hafız’ın kenti Şiraz’ı. Kitabımda yer almayan, ikinci İran yolculuğumda keşfettiğim Yezd kentini de okurlarıma öneririm. Bu kente neden ‘Çöl Gelini’ denildiğini, kerpiç mimarinin doğayla uyumunu ve Zerdüşt tapınaklarında halen hiç sönmeden yanan ateşin anlamını, Yezd’e gidince keşfedeceklerdir.

Gezi yazısı türünü edebi açıdan nasıl yorumluyorsunuz? Demek istediğim: Gezi yazısı, gezi rehberinin teamüllerini aşarak nasıl edebi olabilir?

Gezi edebiyatını edebiyat dışı bir tür olarak görme eğiliminde değilim. Edebiyatın ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünüyorum. On beşten fazla gezi kitabım var. Roman ya da öykü kitaplarımın tadında ve kıvamında olduklarını iddia edebilirim. Ben rehber niteliğinde kitaplar yazmıyorum. Bir yazarın izlenimlerini, düşüncelerini, giderek serüvenlerini dile getirmeye çabalıyorum. Bu, özellikle ‘Mehdi’yi Beklerken’de öne çıkan bir olgu. Okuru İran kentlerinde ya da coğrafyasında dolaştırırken, bu ülkenin önemsediğim yazarlarının yapıtlarında da dolaştırmak istedim. Bu arada yasaklarla da hesaplaştım elbette. Özgürlüğün olmadığı yerde yaratıcılık da sanat ve edebiyat da olmaz çünkü.

“SAİT FAİK, YARATTIĞI KARAKTERLERE SEVGİYLE HATTA ARZUYLA BAKAN BİR YAZARDI”

Bir önceki eseriniz “Yalnızlığın Yarattığı Yazar Sait Faik” ile devam etmek istiyorum: “Bir insanı sevmekle,” mi başlar her şey, yoksa her şeyi bitiren şey midir bir insanı sevmek?

“Bir insanı sevmekle başlar her şey” cümlesi çok tekrar edilir ama o cümlenin devamı olan “Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor” pek bilinmez. Burada o karşılıksız aşkın acısıyla yazılmış o ikinci cümle pek alıntılanmıyor. Tabii ki bir insanı sevmek çok önemli. İlk cümleyi çok önemsiyorum. Özellikle bir yazar, kahramanlarına sevgiyle bakabilmeli, onların dünyasına girme, onları anlama çabası, bu hümanist çaba Sait Faik’in hayatında ve yarattığı karakterlerde var. O bakımdan önemli ama şart mı? Genellersek şart değil. Ama Sait Faik, yarattığı karakterlere sevgiyle ve hatta arzuyla bakan bir yazardı. Bunu da atlamayalım. Yani olsun, Panco olsun ya da dondurmacının çırağında olduğu gibi biraz fazla şefkatle baktığı kahramanlar da vardı.

İçe kapalı, uykusuz gecelerinizde Sait Faik’in size eşlik ettiğini söylüyorsunuz. Sevdiğiniz bir yazarın izini sürme edimi bu yarenlikten mi geliyor? Niçin Sait Faik’in peşine düştünüz?

Geceleri uykumu kaçıran bu yönü değil. Genç yaşta siroz olması, onda bir ölüm saplantısı yaratıyor. Ve bu ölüm saplantısının, sanıldığı gibi sadece “Dülgerbalığı” öyküsünde değil, başından beri olduğunu saptadım. Grenoble’den döndükten sonra yazdığı bazı öykülerde, Hatta Paris’ten bahsettiği bir öyküsünde şöyle der: “Ölüm belki de ışıkları söndürülmüş Paris gibi bir şehirdir.” Bir o bir de çok hümanist bir yazar Sait Faik. Öyle ki “Ben bayrakları değil insanları seviyorum,” diyor. İçinde yaşadığımız muhafazakâr ve aşırı milliyetçi ortamda böyle bir sözün büyük değeri var. Uykumu kaçıran bu yönü de değil aslında. Benim uykularımı kaçıran, ahlaki baskıların en az bugünkü kadar yoğun olduğu bir ortamda itiraf edemediği cinsel yönelimi. Çünkü biseksüel eğilimli bir yazar. Bu eğilimini de öykülerinde bazen açık bazen de dolaylı bir şekilde dile getiren bir yazar. Yani Çağdaş Türk Edebiyatı’nda bu etik meselesini belki de ilk onun eserlerinde görüyoruz. Kendi cinsel tercihini savunmak istiyor ama bunu itiraf da edemiyor. Var oluşunun bir parçası olduğu için onsuz da olamıyor. Sait Faik’in asıl üzerinde durduğum yönü kitapta bu oldu. Bir de gençlere ve reşit olmayanlara duyduğu eğilim var. Bu kapalı bir biçimde kendini gösteriyor eserlerinde. Örneğin “Dondurmacının Çırağı” öyküsünde. Tabii bu bir sorun; demokratik ülkelerde bu yasal olarak doğru değil. Bütün bunlar, onun aslında var oluşunun ve yapıtının da bir parçası. Ama herkes üstünü kapatmış, Fethi Naci gibi bir iki eleştirenler de olmuş. Benim bu kitabımın temel belirleyicisi işte Sait Faik’teki ahlak meselesidir. Özgürlük, ahlak, toplumsal baskı, ifade özgürlüğü ve sanata yansıması. Sait Faik bu sebeple de ilgimi çekti.

“EŞCİNSELLİĞE BAKIŞ, TOPLUM TARAFINDAN BİRAZ DAHA ANLAYIŞLI BİR NOKTAYA GELDİ DİYEBİLİRİM” 

Sait Faik’in bu ahlaki duruşunun onu yalnızlaştırdığını söyleyebiliriz sanıyorum. Ancak yaşadığı dönemdeki yalnızlığı kadar bugün bir hayli “kalabalık” Sait Faik; siz, ben ve bu söyleşiyi okuyanlar, bir hayli dostu var bugün. Ama Sait Faik niçin yalnızdı? Bu yalnızlığın sebebi, hâkim olan ahlak anlayışına başkaldırısı olabilir mi?

Tabii ki bu yönü de var. Ancak evlenip yuva kurmayı da denemiş hayatının bir döneminde ama olmamış. Bir kere uyumsuz ve zor bir karakteri var. Bir çekingenlik söz konusu. Tabii bu çekingenlik bazen agresif ve küfürbaz bir duruma da dönüşebiliyor. Sanat ve edebiyat çevrelerinde çok tanınmasına rağmen oralarda olmaktan sıkılan, kendini meyhanelere atan, sıradan insanlarla ahbaplık kuran ve “Menekşeli Vadi” öyküsünde olduğu gibi onların öykülerini yazan, böyle ilginç ve uyumsuz bir karakteri var. İçkiye de düşkün ama hastalığından ötürü perhiz yapmak durumunda kalıyor. Onun da getirdiği bir sinir ve gerilim hali var. İşte bütün bu unsurlar bir araya gelince bu uyumsuzluk nedeniyle adaya sığınıyor. Bazen bir Robenson hali var. Bazen İstanbul’da yalnız başına gezintilere çıkıyor geceleyin. Birtakım insanlara rastlıyor, bazı semtlere gidip geliyor. Sinemalara giriyor, filmin ortasında çıkıp gidiyor. Ama hep yalnız. Özetle, kendi dünyası olan, hayatta kendi dünyasını yaşamış ama bu dünyası büyük ölçüde yapıtlarıyla da bütünleşmiş bir yazar. Öyle masa başında oturup ahkam kesmiş de değil. Hayatla haşır neşir olmuş bir adam. Ve hayatını da yazmaya adamış. Yapıtında bunu da görüyoruz: “Yazmasam deli olacaktım,” cümlesini her zaman zikrederler ama başka yönleri de var tabii. İşte ben de bu yalnız adamın portresini çizmeye çalıştım. Ancak bu bir biyografi değil, biyografik ögelerden olduğu kadar yapıtını çözümleyici bir yaklaşım da benimsedim.

Ahlak ve toplumsal baskılardan söz ettik, o halde soralım: O günlerden bugüne cinsel yönelim ve cinsel kimliklerin daha rahat bir şekilde ifade edilebildiğini söyleyebilir misiniz?

Evet. Yani toplum tarafından yine çok hoş karşılanmasa da -İran’daki gibi yasal düzenlemeler olmasa da- eşcinselliğe bakış, toplum tarafından biraz daha anlayışlı bir noktaya geldi diyebilirim. Kimi zaman yasaklansa da dernekleri var, yürüyüş yapabiliyorlar. Kendilerini artık gizlemeyen eşcinseller var. Bu demek değil ki toplum, batıdaki kadar hoşgörülü. Örneğin Batı’da, benim yaşadığım Paris’teki eski belediye başkanı eşcinseldi. Ve bu onu açık bir şekilde söylerdi. Mesela Sarkozy döneminin Kültür Bakanı Frederick Miterrand bir eşcinseldi. O zamanlar frankofoni bağlamında benimle bir söyleşi yapmak istedi, İstanbul’a geldik. Galatasaray Lisesi’nin kütüphanesinde oturduk. Edebiyattan başladık, İstanbul’dan söz ettik, sonra bu eğilimini de açıkça ifade etti. Diyeceğim o ki Türkiye’de bir yol alındı ama yeterli değil. Benim bu konudaki görüşüm, yasakların kalkması yönünde. Mesela kitapta da yasakla ilgili bir yakınması var: “Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır. Canım çekiyor diye öpemem seni güzel çocuk.” (s.24) Yani, bunu bir talep olarak da dile getirmiş aslında Sait Faik. Yasaklar her dönemde olmakla birlikte ona karşı çıkanlar da her zaman oluyor. Sait Faik de bu tavırda bir yazar. Ona dayatılan yasakları, kendi karakterine uygun görmediği zaman bunu bir şekilde dile getirmiş bir yazar. İşte Sait Faik’in bu yönü üzerinde durulmadı. Ece Ayhan’ın deyimiyle, “tüzüklerle çarpışa çarpışa büyüdüğü” söz konusu edilmedi, bu kitap biraz da o kapıyı aralıyor.

Sait Faik’in hikâyelerindeki İstanbul “resimlerinden” anlayacağımız üzere kentsel dönüşüm, AVM ve ucube yapılar bir kanser misali İstanbul’a sirayet etmemiş o günlerde. Eski İstanbul, onun eserlerinde canlılığını korumaya devam ediyor. Sizce o günlerden bugüne nasıl değişti İstanbul?

Çok değişti tabii, özellikle de bu kentsel dönüşüm adı verilen süreçte. Ama ondan önce de 1950’li yıllarda Anadolu’dan çok göç alan bir kentti İstanbul. Sait Faik 1954’te öldü. Dolayısıyla bu büyük göçün de tanığı olmadı. Onun İstanbul’u 1940’ların sonu diyelim. Ve yapıtlarında yer alan semtler var. Müthiş bir gözlem gücüyle o semtleri, o mekanlardaki atmosferi ve sıradan insanları anlatan bir yazar Sait Faik. Kitapta onun topografyası yer alıyor diyebilirim.


Sait Faik’i edebiyatımızda “çevre bilinci” geliştiren ilk yazar olarak nitelendiriyorsunuz. Son Kuşlar öyküsünü hatırlıyoruz: “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.” diyor. Bu öyküdeki son sözleri bu tanımlamanızın altını dolduruyor. Bugün edebiyatımızda çevre bilinci olduğunu düşünüyor musunuz?

Çevre konusunu başlı başına bir sorunsal olarak ele alan yazarlarımız var mı bilmiyorum ancak Sait Faik’in “Son Kuşlar” öyküsünü bu açıdan okuduğumda açıkçası hayrete düştüm. Daha çevre sorunlarının hiç gündemde olmadığı 1950’li yıllarda öyle bir öykü yazmış. Yaşar Kemal’in yapıtında doğa bir izlek olarak var. Hem yapıtlarını yakından inceleme fırsatı bulmuş olmam hem de kendisiyle abi kardeş ilişkimiz olması sebebiyle tanık olduğum konuşmalarından, çevre bilincinin Yaşar Kemal’de bir ölçüde olduğunu söyleyebilirim. Çukurova’nın nasıl bir dönüşüm geçirdiğini ve bu ekonomik dönüşümün doğaya verdiği zararı hep anlatırdı. Yapıtında da görürüz bu bilinci; “Deniz Küstü, Demirciler Çarşısı Cinayeti” ve “Yusufçuk Yusuf” gibi. Mesela “Deniz Küstü”de denizlerin kirliliği, balıkçılığın giderek endüstrileşmesiyle birlikte bir balık avı meselesi vardır. Sait Faik’in bu konuda da bir öncü olduğunu söylemek mümkün. Çok fazla üstüne gitmemiş konunun ama doğa tasvirleri çok canlı, izlenimci öyküleri de var. Doğayla iç içe yaşamış; Sivriada geceleri, topal martının hikâyesi, Rum balıkçılarla balığa çıkması… Bütün bunlar doğayla iç içe yaşayan birinin yazabileceği metinler. Sait Faik’in anlatı teknikleri ve ahlak konusunda bugüne söyleyecek sözü olduğu gibi doğa açısından da söyleyecek çok şeyi var.

Sait Faik’in son öyküsünü (Kalinikhta!) Le Monde’un pazar ekinde yayımlattınız. Nasıl karşılanmıştı? Sait Faik bugün Fransa’daki edebiyat çevrelerinde ne kadar tanınıyor? Onun için “evrensele ulaşmış bir yazar” tanımlaması yapabilir miyiz?

Şimdi, bu bir sorun. Paris’e gittiğimde, doktora öğrencilik dönemimde Sait Faik’i Fransız okurlarına sevdirmek için kendi çapımda büyük çaba harcadım. Çevirmen olmadığım halde onun “Yılan Uykusu” adlı öyküsünü çevirme gayretine giriştik ve onu Le Monde’un Pazar ekinde yayımlattık. Daha sonra “Kalinikhta!”yı da çevirdik. Fransızcaya çevrilen öykülerinden oluşan bir antoloji vardı: Un point sur la carte (Haritada Bir Nokta) diye. Siyavuşgil gayet güzel çevirmişti. Bu kitap çok tuhaf bir biçimde Fransızca olarak Hollanda’da yayımlanmış, kimsenin bilmediği, görmediği bir kitap. Onu bir yayıncıya önerdim, yeni basımı yapıldı ve ona bir önsöz de yazdım. Ama hikâye yazarı olduğu için tutmadı Fransa’da. Aradan yıllar geçti, şimdi bir yayıncı arkadaşım onun öykülerini yeniden yayımlamaya başladı. Orada bugüne kadar üç kitabı çıktı Sait Faik’in: “Semaver, Mahalle Kahvesi” ve “Alemdağ’da Var Bir Yılan.”Görece bir okur kitlesine ulaşabildi ama hak ettiği ölçüde tanınmıyor. En azından Fransa için bunu söyleyebilirim. Kanımca bu Sait Faik’in değil, Fransızların kusuru. Fransız okurunun kaybı diyebilirim. Romandan ziyade hikâye yazmış olmasının bunda bir payı olduğunu sanıyorum.

Yıllardır Paris’te yaşıyorsunuz. 

40 yılı aşkın süredir, evet. Orası benim için daha çok bir çalışma alanı. Bir kere evim Monsouri Parkı’na yakın. On dördüncü mahallede. Orası güzel bir park. Bunaldığım ve çalışma ritmini düşürmek istediğim zaman oraya gidiyorum. Uğradığım kafe, kestane ağaçlarıyla birlikte bana göre Paris’teki en güzel bulvar olan Arago Bulvarı’ndaki bir kafedir; puro ve kahvem eşliğinde rahatça çalışabildiğim bir yer orası. Arada bir de Enis Batur damlıyor. Onunla da bazen görüşmüş oluyorum.

 Paris’te en çok uğradığınız kitabevlerini sorsam.

Öğrencilik yıllarımda gittiğim birçok iyi kitabevi artık fast food veya moda-giyim dükkanına dönüştü ne yazık ki. Ama halen gittiğim iyi kitapçılar var. Bir tanesi Bulvar Saint-Germain’deki L’Écume des jours’dur. İsmini Boris Vian’ın ünlü bir romanından alır:” Günlerin Köpüğü.” İyi de bir kitapçıdır. Benim kitaplarıma da ilgi gösteren bir kitapçı. Eksik olmasın, yeni kitabım çıktıkça vitrine koyar, orada imza günü düzenler. Onun dışında Gibert Joseph’e giderim; bütün bina ona aittir, her katında farklı tür kitaplar yer alır; edebiyat, gezi, düşünce ve insan bilimleri vb. Tabii bir de kütüphaneler var. Araştırmaya dayanan kitaplar yazmak durumunda olduğum için kütüphanelere aralıklarla gidiyorum. Mesela “Allah’ın Kızları”nı yazarken İslam’ın Doğuşu ve İslam öncesi Arap toplumu üzerine çalışmak durumundaydım. Paris’teki Arap Enstitüsü’nün zengin kütüphanesinden çok faydalanmıştım. Arada bu kütüphaneye de gidiyorum. Mesela Mısır üzerine yazdığım “Piramitlerin Gölgesinde” kitabımı yazarken de Kahire’de Necip Mahfuz’un dünyasını anlatmaya çalıştım. Eski Mısır mitolojisini anlatmaya çalıştım ve bunları yazarken o kütüphaneye yolum düştü sıklıkla. İstanbul’da bu kitabı yazamazdım mesela. Paris’in böyle bir avantajı var bir yazar için.

Biraz da eski günlere gidelim.

Öğrencilik yıllarımda Ulusal Kütüphane’ye çok gittim. Aragon üzerine yazdığım kitap ve doktora tezim için. Ee tabii Paris’in gece hayatına da katılırdım. Sabahlara kadar kafelerde tartışır ve devrimin eli kulağında olduğunu zannederdik. Ucuz ve klasik filmleri görmek için Cinémathèque’e giderdik. Şimdi artık o günler geride kaldı.


“TÜRKİYE, BİZİM GİBİ DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNE İNANAN İNSANLARIN YAŞAMAKTA ZORLUK ÇEKTİĞİ BİR ÜLKEYE DÖNÜŞTÜ” 

Son zamanlarda gitmeli mi kalmalı mı sorusu çok sorulur oldu. Sizin için “hem giden hem de kalan” desek doğru olur mu? 

Benim gidişim bir zorunluluktu. Bir seçim değil. 1971’de 12 Mart Muhtırası geldiğinde 20 yaşındaydım. Ve Galatasaray Lisesi’ni bitirdiğimde iyi bir öğrenci olduğum için bana verilen bir Fransız bursu vardı. Ama ben onu reddetmiştim. Türkiye’de kalıp “devrimci hareketin ayrılmaz bir parçası” olacaktım. Ataol Behramoğlu ile İsmet Özel, “Halkın Dostları” diye bir dergi çıkarıyordu. O dönemde yayımlanan Lenin ve Gorki yazımın üzerine 12 Mart Muhtırası’ndan dolayı hakkımda bir dava açıldı. Savcı, askeri mahkemede 7,5 yıl hapsimi istedi. Onun üzerine o reddettiğim bursu bir yıl gecikmeyle -talep ederek- kabul etmek zorunda kaldım. Ecevit, 1973’te iktidara gelene kadar 2,5-3 yıl dönemedim Türkiye’ye. O süreçte zaten Fransız Edebiyatı öğrenimi gördüm. Ardından 79 yılında doktoramı savundum ve Türkiye’ye döndüm. Tam üniversitede görev almak üzereyken bu sefer 12 Eylül Askeri Darbesi oldu. Kenan Evren iktidara geldi. Ve ardından ilk kitabım “Uzun Sürmüş Bir Yaz” hakkında “Devletin güvenlik kuvvetlerini tahkir ve tezyifi” suçundan 159.maddeden bir dava açıldı: Halbuki bu kitabım 1976 yılında TDK ödülünü almıştı. O ödülü de zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün elinden almıştım. İşte böyle bir ülke Türkiye. Sonra yine ver elini Paris. Üç yıl dönemedim Türkiye’ye. Orada bir üniversitede göreve başlayıp kente yerleştim. Diyeceğim o ki benim için ülkeden gitmek bir zorunluluktu ancak bugünlerde bir seçime dönüştü. Ama bugün gidenleri anlıyorum ve onlara hak veriyorum. Türkiye, bizim gibi düşünce özgürlüğüne inanan ve demokratik değerlere sahip çıkan insanların yaşamakta zorluk çektiği bir ülkeye dönüştü. Bunu her gelişimde gözlemliyorum. Türkiye, beyinlerini kaybetmeye başladı. Yazarlarını, sanatçılarını. Bazıları hapse atılıyor. Söyleşilerimde ve çevremdeki insanlarla olan diyaloglarımda da bu sıkça gündeme geliyor: Gitmeli mi kalmalı mı? Ben bunu cevaplayamam, çünkü ben gitmişlerin arasındayım ama gidip de dönenlerdenim. Türkiye ile bağımı da hiçbir zaman koparmadım. Belki TDK ödülünün verdiği sorumlulukla -bazı akademik kitaplarım ve gazetelerde yer alan Fransızca siyaset yazılarım hariç- neredeyse tüm yapıtlarımı Türkçe yazdım.

Son olarak, Türkiye yazarlarını seven bir ülke mi sizce?

Yıl 2009, Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu dönemde Çetin Altan’a Kültür Bakanlığı Ödülü verildi. Yaptığı konuşmayı televizyondan izledim: “Türkiye artık yazarlarını hapseden bir ülke değil,” diye başladı konuşmasına, o gün benim romanım “Allah’ın Kızları” hakkında soruşturma açıldı ve yargılandım. Yorumu size bırakıyorum.

Paylaş ki çoğalsın:
Next Post

Bir boşanma hikâyesi: Marriage Story

Evet bu bir boşanma filmi. ‘Kramer Kramere Karşı’ filminden bu yana izlediğim en iyi boşanma filmi üstelik. Yönetmen Noah Baumbach’ın filmlerine gönül vermiş biri olarak ‘Marriage Story’yi izlemenizi tavsiye ederim. Ama şunu […]