banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

SEPİN İNCEER: “TANRI’YA NE YAPILIRSA ÖLÜME VE YAS TUTMAYA BUNU YAPTIM BEN”


Çocuklara ölüm diye bir gerçeğin varlığını anlatan kitapların pek yazılmadığı bu coğrafyada eğitmen yazar Sepin İnceer, “Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şey” isimli bir kitap kaleme aldı. Resimlerini Serhat Gürpınar’ın yaptığı hikâye, yaşam döngüsünü konu alırken okuru doğanın içinden geçen bir göç yolculuğuna sürüklüyor.
Bugün Ajandakolik’te Sepin İnceer ile söyleştim. 

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu
nilufer@ajandakolik.com

Kitabın son sayfasına geldiğimde gözlerimin dolacağını nereden bilecektim ki! Çocuk kitaplarının da böyle bir etkisi oluyor muhakkak ama bu kitapta başka türlü bir şey var. O hissin tanımını yapabilmek belki biraz zor, tıpkı bir yakınını kaybettiğinde sana nasıl olduğunu soranlara ne cevap vereceğini bilememek gibi biraz. Sepin İnceer’in ölüm ve yas kavramlarını ele aldığı, hayatın ve doğanın içinden usulcacık geçen kitabı “Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şey”i okumanızı tavsiye derim. Hem sizin hem de çocuklarınızın… Bu söyleşi buna vesile olsun. 

“Kelebeklerin bile çocuklardan daha uzun yaşadığı bir coğrafyada size hangi şiiri yazayım.”

Benim de çok sevdiğim şairlerden sevgili Ahmed Arif’in bu dizesine atıfta bulunuyırsunuz, bir bakıma ithaf ediyorsunuz . Bu cümle midir  “Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şey” kitabınızın çıkış noktası, öncelikle bunu sormak isterim.

Hikâyeyi o dizeden yola çıkarak bu ülkenin “Güzel Gözlü Güzel Çocukları’na ithaf ettim ve bu ithafı büyük şair Ahmed Arif’in o meşhur dizesine atıfla yaptım. İthafım bu güzel ülkede kelebekler kadar ömrü olamamış bütün çocuklara. Onları “hatırlamak” dışında, -ki unutmak diye bir şey yok- yapabileceğim hiçbir şey yok maalesef. Ama aslına bakarsanız hikâye içime nasıl girdi inanın hatırlamıyorum, ne desem sonradan kılıfına uydurmuş olacağım. Hayatta sanırım bir doğrusallık yok. Bir şeyler karalamıştım, çiziyorum ben yazarken, eskiz yapmıştım az az, sonra metin bir İstanbul – İzmir uçağında geliverdi. Hızlı hızlı yazdım o kısacık yolda. Sonrasında defalarca düzeltmeler oldu tabii. Monarkları ilk Kanada’da gördüm, Temmuz 2019’da, Stephen Jenkinson’ın çiftliğine çalışmaya gittiğimde.

Daha önce hiç duymadığım Monark Kelebekleri neredeler, sanki bir masal kahramanı gibi isimleri. Ama sanırım gerçekler, öyle değil mi?  

Monark kelebekleri Kuzey Amerika’da yaşıyor. Her yıl havalar soğumaya başladığında bir araya gelip hep birlikte daha sıcak bir yere, Meksika’ya göç ediyorlar. Kanada’da havalar tekrar ısınmaya başladığında ise aynı yolculuğun tam tersini yapıyorlar. Bu sefer, Meksika’dan yola ilk çıkanlarla evlerine varanlar aynı kelebekler olmuyor. Yola çıkanlar yolda bir yerlerde ölüyor, onların çocukları yola devam ediyor. Sonra onlar da bir yerlerde ölüyor ve onların çocukları yola devam ediyor. Evlerine varmaları dört beş nesil sürebiliyor.

“EŞİM OKAN ÖLDÜKTEN SONRA ÖLÜM HAKKINDA NE BULDUYSAM OKUMUŞTUM”

Kitabınızın içine sızan yas, ölüm kavramları üzerine profesyonel anlamda araştırmalar yapan pek çok akademisyen var. Önsözünüzü yazan yazar ve aktivist Stephen Jenkinson de bu isimlerden biri. Neden o yazdı? Yolunuz nasıl kesişti?

Eşim Okan öldükten sonra ölüm hakkında ne bulduysam okumuştum ama hiçbir şey bana yetmiyordu. Okuduğum birçok şeyi saçma, dünyadan ve benden çok uzak, fazla spiritüel ve yüzeysel buluyordum. Stephen’ın dedikleri ise bana çok iyi geliyordu. Bir gün yine ruhumun karanlıklarında dolaşıp çok cevapsız kaldığım bir anda ani bir şekilde Stephen’ın okuluna e-posta yazdım. Günümüzün genelgeçer ölüm yaklaşımına büyük isyanım olduğunu anlattım, deliriyorum dedim, aynı e-postada bir de Stephen İstanbul’a gelir mi diye sordum. Kısa sürede gelir evet diye cevap geldi. Böylece, Okan’ın birinci ölüm yıl dönümü için Stephen’ı İstanbul’da ağırlamış oldum. Benim evde yemek yedik, Kapalıçarşı, Ayasofya, güzel İstanbul’u gezdik, henüz Ayasofya Ayasofya’ydı. Onunla derinden, kimsenin konuşmak istemediği, giremediği yerlerden konuşmak bana çok iyi geldi. Stephen İstanbul’a geldikten 40 gün sonra bu sefer ben onun çiftliğine gittim. Sonra İstanbul’da başka şeyler planlamaya başladık. Bir müzik grubu var Stephen’ın, pandemi olmasaydı burada bir performans planlıyorduk, hâlâ da planlıyoruz. İlk fırsatta yine Kanada’ya gideceğim inşallah.

“BÜYÜDÜKÇE MERAK ETMEYİ UNUTUYORUZ”

“Noa, büyüklerin merak etmediğini, soru sormadığını görebiliyormuş. Bu onun kalbini kırıyormuş. Çoğu zaman.” Kitapta bu cümleyi okuduğumda aklıma ilk gelen bir Ortaçgil şarkısı oldu. Bu iş zor Yonca / Çünkü insanlar günler boyunca / Hiç soru sormadan durur.

İnsanlar büyüdükçe soru sormayı unutuyorlar mı acaba, belki de tüm cevapları bildiklerini düşünüyorlar, ne dersiniz?

Büyüdükçe merak etmeyi unutuyoruz Nilüfer Hanım. İyi değiliz biz. Hiç iyi değiliz. Ben eğitimlerde çok sayıda yetişkinle çok yakın ilişkiye giriyorum, hiçbirimiz iyi değiliz. Bence bunu bir görelim de rahatlayalım önce. Yok, iyi değiliz. Yalnızız bir kere. Doğadan bu kadar uzak olmak, bu yalnızlık hepimizi hasta ediyor. Başka şeyler de var, yastan bu kadar kaçmak mesela. Yastan kaçmak bizi hasta ediyor. İşte o kadar hastayız ki, o kadar iyi değiliz ki, merak etmeye takatimiz kalmıyor. Yazık hepimize.

Noa ise bir çocuk. Soru sormayan büyüklerin karşısında kalbi kırılan bir çocuk. Yine kitabınızda belki de hikayeyi en iyi özetleyen ifadeye değinmeden geçmek istemem: “Kırık kalplerin diğerlerinin sormadıklarını sorma, görmediklerini görme sihri varmış.”
Bu sihir nereden geliyor sizce? Sizin kalbinizin böyle bir sihri var mı?

O sihir kalbin kırığında. Bana özel bir şey değil, her kırık kalpte var. İş ki o kırığa başını yaslayabilesin. O zaman sihrini sana gösteriyor. Evet bende o sihir var çünkü kalbimin kırığına baş yaslıyorum, bunu çok uzun bir süredir yapıyorum.

Noa’nın yolculuğunda en sevdiğim ayrıntılardan biri de hayret ettiği her şeyin isminin baş harfinin özel bir isim gibi büyük harfle yazılmış olması. Dağ’ın, Nehir’in, İpek Otu’nun, Yumurta’nın, Tırtıl’ın ve hatta Ölüm’ün isimlerinin. Küçük bir detay ama ben sevdim! Hikayede her birinin önemi böylece daha hissediliyor. Noa’nın hayreti, merakı tüm bu varlıkları özel kılıyor. Böyle bir saptama yapabilir miyiz sizce de?

Ne güzel yakalamışsınız, kitaptaki en büyük detaylardan biri aslında. Sizin dediğiniz gibi düşünmemiştim, dediğiniz de çok güzel. Benim öyle yazmamın sebebi onların da, baş harfini büyük yazdığım diğer her şey gibi canlı olmaları. Dağ da canlı, Nehir de canlı, Ölüm de canlı.

“BU KİTABI YAZMAK BENİM İÇİN KOLAYDI. BİLDİĞİM YERDEN YAZDIM” 

Bu hikâye bir döngü üzerine kurulu. Noa, doğadaki yolculuğunda yaşam ve ölüm arasındaki o yolu, Monark kelebeklerinin göç yolculuğunda keşfediyor. Çok dramatik bir keşif bu. Hikâyeyi kurgularken ölümü çocuklara anlatabilme cesaretini nasıl gösterdiniz? Zor ve bir yandan karışık bir yandan “basit” bir konu, bu.

Bilmem cesaret mi sizce? Ölüm bizim hanede bizimle yaşayan bir konu olduğu için bana hiç cesaretmiş gibi gelmiyor. Hatta çok kolaydı benim için bu kitabı yazmak. Bildiğim yerden yazdım.

Stephen Jenkinson’ın da önsözde dediği gibi çocuklar “sona erme” kavramını anlamazlar. Ama siz hayal gücünüzü kullanarak ve çocukların da kendi hayalgüçlerini kullanmasını sağlayarak bir sona erme hikayesi anlattınız. Ebeveynlerden gelen tepkiler nasıl? Aslında sadece çocukların değil yetişkinlerin de dikkatini çekecek bir kitap yazdınız.

Evet benim çocuk kitaplarımı çocuklar kadar yetişkinler de okuyor. Şimdilik çok güzel tepkiler aldık, hem metin için hem de çizimler için. Burada yine canım çalışma arkadaşlarım çizer Serhat Gürpınar ve editörüm Keriman Güldiken’i anmadan geçmek istemem.

Tabii illa sevmeyeni de olacaktır. Hikâye artık okurun. Ben yazdım gerisine karışmıyorum. Sevmeleri de sevmemeleri de okuru bağlar. (Gülüyor.)

“KENDİMİZİ ÇOK CİDDİYE ALIP ÇOCUKLARI HİÇ CİDDİYE ALMIYORUZ” 

Bundan birkaç yıl Alman yazar ve çizer Wolf Erlbruch’un yazıp resimlediği yine ölüm üzerine çocuklar için yazılmış bir kitap okumuştum: Ördek, Ölüm ve Lale. O zaman yakın dönemde hiç bir Türk yazarın çocuklar için ölümü kaleme almak gibi girişimde bulunmadığını fark ettim. Sizce çocuk edebiyatımızda bundan kaçınma, hep mutluluğu, güzel olanı anlatma gibi bir duruş mu var?

Hiçbir fikrim yok. Toplum olarak, kendimizi almamız gerekenden çok ciddiye alıp çocukları ise hiç ciddiye almadığımızı düşünüyorum. Ciddiye almamak derken, çocuklara gerçeği söylememek benim için onları ciddiye almamak demek, onu kastediyorum. Çocukların okuyacağı kitaba, yatacağı saate, gideceği okula, yiyeceği yemeğe harcadığımız bir efor var. Bunlar çocukla alakalı ama aslında çocukla alakalı değil, moda tabiriyle ebeveynlik üzerinden “kendini gerçekleştirme” ile ilgili. Bu bana deli saçması geliyor. Kendi gerçeğimizi yaşamadan, kendin dışında bir fanustan ebeveynlik yapmak. Oluyor mu, olmuyor. Sorunuza gelecek olursam, var mı böyle bir şey bilmiyorum, ama belki benzer bir yaklaşım çocuklarımıza anlattığımız hikâyelerde de vardır. Bahsettiğiniz duruş varsa işte o duruş çocuğu, yani okuru ciddiye almamak demek benim gözümde. Bu kadar gerçekten uzak durmak da bizi hasta eden şeylerden biri, hani demin bahsetmiştim.

Aslında çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi insani olan her şeyi duymalı, öyle değil mi? Aslında her şey Monark Kelebekleri’nin Noa’ya fısıldadığı kadar basit: “Olan biten bu Noa”. Belki de bunu demeliyiz onlara.

Bunu önce kendimize dememiz lazım. Tam olarak bundan bahsediyorum. Kendine diyemediğini, bir yerde, bu kitapta okudun diye mesela çocuğuna demek, bu delilik. Kendimize diyemediğimiz bir şeyi çocuğa demeyi büyük bir hadsizlik olarak görüyorum ben.

Bu, ikinci kitapla bir seri olduğunu düşünecek olursak…  Ufukta Noa’nın yeni bir macerası olacak mı?

İnşallah. Olsun di mi? Olsun yani.

2018 yılında eşiniz öldüğünde çocuklarınıza ölümü nasıl anlattığınızı sormak istiyorum. Üzerine uzun uzun düşündünüz mü?

Ben onlara bir şey anlatmadım, onlar benim ölümle kurduğum ilişkiden göreceklerini gördüler. Beni gördüler. Bir kadının âşık olduğu adam öldüğünde o kadına ne olur, en çiğ hâliyle bunu gördüler. Yaptıklarımı onlar için yapmadım ama sanırım bu onlar için yaptığım en iyi şey olacak, bütün hayatları boyunca. Aynısını ben babam ölürken annemden görmüştüm. O zaman ne gördüğümü anlamamıştım ama ben hayata annemin babamın ölümünde yaptıklarıyla girmişim. Ölüme ve aşka inisiyasyonum bu olmuş.

“KAÇKAR DAĞLARI’NIN BENDE TARİF EDEMEDİĞİM BİR YERİ VAR” 

Eşiniz Kaçkar Dağlar’ında düşerek hayatını kaybetti. Kitabınızda da Dağ karşımıza çıkıyor. Naçizane sormak isterim; hikayeyi kaleme alırken bunları düşünerek mi yazdınız? Doğanın burada öyle bir etkisi var mı?

Vallahi dolandırmadan doğrudan soruveriyorsunuz, ne güzelsiniz. Dağların, özellikle de Kaçkarlar’ın bende tarif edemediğim bir yeri var, müzik gibi belki. Evet Noa’nın ilk olarak Dağ’a gitmesi tesadüf değil.


Peki, ölüm ve yas kavramlarıyla çatışmanız ve barışmanız nasıl oldu? Ölüm sonrası yas tutmak her insana göre farklı şekilleniyor sanırım. Siz o süreci nasıl yaşadınız, neler yaptınız? Doğa, bu konuda yardımcı oldu mu?

Bunu 400 sayfa boyunca anlattım, yeni çıkacak olan kitabım “Ağıtların Tanrısı”nda. O ikisinin tanrı olduğunu düşünüyorum. Tanrıya n’apılırsa, ölüme ve yas tutmaya onu yaptım ben. Doğa da benim için tanrı keza.

Bu ay biraz önce bahsettiğiniz “Ağıtların Tanrısı” isimli yeni kitabınız çıkıyor. Biraz ondan bahsedelim. Sepin İnceer’in kalemi bu defa bizi nereye götürüyor?

Evet inşallah. Sizi, okuru nereye götürüyor bilemem de, ben çırılçıplak soyundum bu kitap için. Arada yazdıklarımı düşününce Sepin bebeğim -dalga geçerken kendime bebeğim diyorum- emin misin diyorum. Bakalım neler olacak.

 

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajandanız ya da not defteriniz var mı?

Olmaz mı? Hep güzel güzel başlarım ben, sonra devam ettirmem not defterlerimi. Çok defterim var öyle. Bu sene “Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şey” basılınca kendime hediye yeni bir defter aldım, bu ay başlıyorum. İçine benim için günlerin bittiğine dair işaretleri, bu da Stephen’dan bir ödev, yazacağım, gördüklerimi… Yazdığım başka bir defter vardı da, şimdi bu deftere geçecek. Ama tabii ki böyle başlayıp birçok başka şeyi not alacağım. Hep böyle oluyor.

2020’yi değerlendirecek olsanız… İçinizden neler demek geçiyor?

Büyük Hafıza’yla çok yakın bir ilişki kurmama vesile oldu 2020. Yıll bitti ama ben bir süre daha 2020’de yaşamaya devam edeceğim sanki, ya da onun miladında. Öyle değişik yerlere fırlattı beni. Olmayacak işler oldu. Bakalım daha neler olacak.

2021 için bir dilek alalım sizden…
Güzelliğe hayret ettiğimiz anlarımız bol olsun inşallah. Olan bitene bakıp, şu güzelliğe bak dediğimiz, dünyanın güzelliğine hayret ettiğimiz anlarımı olsun.

Noa, Monark Kelebekleri ve Her Şey’i okurken hiç durmadan dinlediğim tek bir müzik oldu: Jean Sibelius, Jian Wang ve Göran Söllscher’den “Etude Op. 76 nr 2.” Bir göç yolculuğunu, hayatı ve ölümü aynı anda düşünmeyi benim için daha anlamlı kıldılar. Sizin de dinlemenizi isterim bu söyleşi vesilesiyle. Ve yeni yılda çok daha mutlu, huzurlu olmanızı dilerim.

Çok teşekkürler, hepimiz adına alayım bu dileğinizi, âmin. Ben de size ve bu söyleşiyi okuyan herkese Radiohead Street Spirit göndereyim. Yüksek sesle dinleyin, e mi?

YORUM YAP

You don't have permission to register