Advertisement Advertisement
ayak analizi

SANATIN GÜCÜYLE HAPİSHANE DUVARLARINI AŞMAK


Yazar, yönetmen ve prodüktör Greg Kwedar’ın yeni filmi “Sing Sing”, gerçek bir hikayeyi esas alarak oyuncu kadrosundaki çoğu kişinin kendisini canlandırdığı yapısıyla dikkat çekiyor. Sanatın birleştiriciliğine ve iyileştiriciliğine odaklanarak bozuk bir sistemde var olmaya çalışan mahkumları ele alan Sing Sing’de sanatın arınmayla ilişkisi kolektif bir kimlik niteliğinde.


YAZI: AHMET DUVAN

ahmetduvan15@gmail.com

Greg Kwedar, ilk uzun metrajı “Transpecos”un (2016) ardından “Sing Sing” ile geri dönüyor. Senaryosunu önceki filminde çalıştığı Clint Bentley ile kaleme alıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Colman Domingo, Sean San Jose, Paul Raci gibi önemli isimler yer alırken, Clarence Maclin, David Giraudy, Patrick Griffin, Mossi Eagle kendilerini canlandırıyorlar.

Leo Tolstoy, “Sanat, bir kişinin bir duyguyu deneyimledikten sonra, onu kasıtlı olarak başkalarına ilettiği etkinliktir” derken, Pablo Picasso, “Sanatın amacı, günlük yaşamın bulaşan tozlarını ruhumuzdan temizlemektir” diyerek başka bir noktaya değinir. Greg Kwedar, Tolstoy ve Picasso’nun sanata olan bu yaklaşımlarını, “Sing Sing” ile beyazperdeye yansıtma isteğinde. Mahkumlar, sanatın iyileştirici gücü ile duygularını açığa çıkarıyor. Öfkelerini, acılarını ve travmalarını daha güvenli bir alana yönlendiriyorlar. “Sing Sing” hapishanesinin ruhsuz duvarları neşeli haykırışlarla yankılanıyor.

Karakterler anlatı ilerledikçe birbirlerine sarılıp, geçmişin ve pişmanlıkların acısını tiyatronun gücüyle aşmayı denerler. Yönetmen, bu arınma ve dayanışma sürecini “Sürece güven” mottosuyla tanımlıyor. Sanatın kattığı artıları zaman zaman bozuk sistemin getirdiği karamsarlık sarar ve umutlar tükenir. Ancak, karakterler çıkış yolunu “sürece güvenerek” ve birlikte dönüşerek sağlıyorlar. Ünlü filozof Michel Foucault’ın ceza ve iktidar yaklaşımında olduğu gibi: “Ceza sistemi, sadece bir kontrol mekanizması değil, aynı zamanda bireyin dönüşümü için bir alan olabilir.”                                                            Amerika’daki Sing Sing hapishanesinin karanlık ve sessiz atmosferi, insan onurunu merkeze alan “Sanat Yoluyla Rehabilitasyon” (Rehabilitation Through the Arts) programı sayesinde dönüşümün merkezi oluyor.

Birlikte Sahne, Birlikte Özgürlük

Sing Sing, karanlık ve şiddet dolu hapishane dramalarından farklı bir yapıya sahip. Filmin hikayesi ve karakterleri gerçek bir hikayeden esinleniliyor. Oyuncuların çoğu kendisini canlandırıyor. John ‘Divine G’ Whitfield, New York’un kötü şöhretli Sing Sing hapishanesinde “Sanat Yoluyla Rehabilitasyon” programı ile tiyatro üzerine çalışmalarda bulunan bir mahkumdur. Kendisi gibi hapishanede bulunan ekibiyle tiyatro gösterileri düzenler. Shakespeare hayranı olan Divine Eye ekibe katılmak ister. Divine G, Divine Eye’ın tavırlarının grubun dinamiklerini sarsmasından korkar. Aralarındaki çatışma dostluğa evrilerek filmin asıl gücünü oluşturacaktır.

Film, Divine G’nin tiyatro sahnesindeki monoloğu ile açılıyor. Tiyatro bitiyor, ekip izleyiciyi selamlıyor, alkış sesleri yerini gardiyanların bağırışına bırakıyor. İzleyicileri kısa bir süre önce selamlayan ekip, hücresine geri dönmek için tek sıra halinde sıraya diziliyor. Kwedar, filmin açılışında yaptığı gibi anlatı boyunca bir kontrast gösterme derdinde. Karakterlerin birleştirici gücü ve sanata dair üretimleri kendilerini birer suçlu olmaktan çıkarma isteğinde gibi. “Sing Sing”, karakterlerin suçluluk hissini yönetmenin katarsis odaklı yaklaşımıyla arka plana iterek dönüşüm ve arınmaya odaklanmakta. Yaratılan atmosfer, bize karakterlerin birer hükümlü oldukları unutturuyor. Hikayenin başlangıcında ekibe dahil olan Clarence Maclin, filmin gelişimi ile eşdeğer şekilde gelişime uğruyor. Film, ele almak istediği birliktelik ve kolektif dayanışma kavramlarını bu ikili başta olmak üzere ekiple büyütme isteğinde. Clarence Maclin “Divine Eye”ın bireysel dönüşümü toplumsal olarak da bir dönüşüme neden oluyor.

İçsel Çatışmalar ve Gerçeklik

Divine Eye’ın ekiple yaşadığı uyum sorunları filmin neredeyse ilk yarısını oluşturuyor. Karakterin içsel çatışmaları yüzünden düşünceleri ve istekleri belirginleşmiyor. Eye, provalarda metnini okuyacakken bocalıyor cesaret edemiyor. Başka bir sahnede ise Divine G ile tartışıyor. Anlatının bu kurulum üzerinden ilerlemesi ve ekibin provalar eşliğinde birbirini keşfettiği sahneler, Divine Eye’ın ekiple olan kaynaşması gerçekleştiğinde etkisini daha da artırıyor. Prova odasındaki sahnelerin birinde Buell, grup üyelerinden mükemmel bir anı tarif etmelerini istiyor. Bir adam, annesinin kendisine baktığını bildiği bir noktaya, Sing Sing’den Hudson Nehri’nin karşısına baktığını, bir diğeri, karısıyla on yıllar önce yaptığı bir piknikte ilk kez onu sevdiğini söylediğini, bir başkası ise sıcak bir günde annesinin verdiği parayla buz kamyonunun peşinden koştuğu bir günü hatırlıyor. Bu sahne ile filmin içerisinde empati, açıklık ve özlem duygusu ön plana çıkıyor.

Filmde, samimi bir atmosfer yaratmasının amacı bazı eksikliklerini daha görünür kılıyor. Anlatım, karakterlerin hükümlü olduklarını unutturacak bir tempoda. Bu başlangıçta özgün bir tercih gibi görünse de, tutumun devamlılığı filmin kapsayıcılığını daraltıyor. Karakterlerin hangi suçlardan dolayı cezaevinde bulunduklarına dair bilgi verilmemesi anlatıyı eksik bırakıyor. Yönetmenin, sanatı öne çıkarıp karakterlerin karanlık yönlerini arka planda bırakma isteği anlaşılır bir tercih. Fakat, pozitif ve dayanışma dolu anlar bir süre sonra hikayeyi gerçeklikten kopararak gerçeküstü bir boyuta taşıyor.

Klişelerin Odağında Parlayan Oyunculuklar

Film, finaline doğru bazı senaryo klişelerine başvurarak hikayesini ilerletiyor. Başlangıçta ekibe rehberlik eden Divine G, kendi içsel çatışmalarıyla yüzleşip ekibi terk ederek mükemmel bir figür olmadığını gösteriyor. Bu noktada devreye giren mentor-öğrenci klişesi, Divine Eye’ın mentoru yeniden ekibe kazandırmasıyla tamamlanıyor. Bu dinamik, filmin dayanışma temasına uyum sağlasa da, anlatıyı melodrama kaydırarak hikayenin özgünlüğünü zayıflatıyor ve türün klasikleşmiş filmlerinden “Dead Poets Society” (Ölü Ozanlar Derneği) (1989) veya “Coach Carter” (2005) hikaye dinamiğini anımsatıyor.

Colman Domingo ve Clarence Maclin, filmin gücünü oluşturan önemli unsurlardan. İki karakterin katmanlı temellenen ilişkisi, iyi bir şekilde gelişiyor. Oyuncular, duygularını ifade etme sürecinde yüz ifadelerini ustalıkla kullanarak hikayenin dayanışma tonunu güçlendiriyorlar. Mimikleri ve göz temasları ile karakterlerinin iç dünyalarını yansıtarak izleyiciye duygusal bir derinlik sunuyorlar. Maclin’in performansı, öncesinde hiç oyunculuk deneyimi olmaması sebebiyle hayranlık uyandıracak nitelikte. Kendisini canlandırması, oyunculuğuna büyük katkı sağlıyor. İkilinin, Oscar sezonunda En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında adaylık için güçlü bir şansının olduğu söylenebilir.

“Sing Sing”, sinema ve hapishane üzerinden dayanışma odaklı bir köprü görevinde. Umut, birliktelik ve arınma temalarıyla, hem düşündüren hem de yüreklere dokunan bir sinema yolculuğu aynı zamanda. Sanatın birleştiriciliğini ve iyileştiriciliğini vurgulayan film, süresi boyunca sadece mahkumların değil izleyicinin de ruhuna dokunmayı hedeflemekte. Sinema ve gerçek hayatın sınırları zaman zaman bulanık olsa da, Greg Kwedar, kendilerini canlandıran sanatla arınmış insanlarla çıktığı bu yolculukta, geçmişin acılarına ve insanlığa yönelik pozitif bir bakış sunmaya çalışıyor.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media