banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

Logo üzeri reklam

Ajandakolik

EFSANE HOCA KAYIHAN GÜVEN’İN ANISINA… “BİZ İŞİMİZE BAKALIM!”


Geçtiğimiz günlerde hayata veda eden Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin efsane hocası Kayıhan Güven’i, İngiltere’de yaşayan öğrencisi Fulya Çiğdem anlatıyor.

YAZI: FULYA ÇİĞDEM

Kayıhan Hoca gittiğinden beri yazılan, anlatılan her anı; yılların silip götürdüğünü sandığımız küçük detayları hatırlatsa da insan en çok şimdilerde hayıflanıyor günlük tutmadığına. Elbette ki MİHA’daki (Marmara İletişim Haber Ajansı) yıllarımız, Kayıhan Hoca’yla düzenlenen haber toplantıları, hazırlanan röportajlar, çektiğimiz fotoğraflar, Nişantaşı’ndan Taksim’e, Sirkeci Tren Garı’na yapılan yürüyüşler, hafta sonları çıkılan ada piknikleri, uzun boğaz yürüyüşleri hafızalarımızın en derinlerindeki yerlerini almış. Peki ya ayrıntılar?

Sevgili Kayıhan Hoca’mızı kaybettiğimiz günden beri onları, detayları arıyorum. Bazen eski MİHA’lı bir arkadaşla konuşurken, bazen kendisiyle yapılmış bir söyleşiyi dinlerken, bazen de ardından yazılanları okurken karşılaşıyorum. Hemen ardından zihnimin arşivleri birer birer kapılarını açıyor. Söylediği bir cümle, verdiği bir nasihat, geçmişten bir gün, bir etkinlik hatırlıyorum. Sevenleriyle paylaşmak, arkadaşlara; “Hatırlıyor musunuz hoca bunu demişti, böyle yapmıştı” demek istiyorum. Çünkü anımsayınca onların da benim gibi gülümseyeceğini biliyorum. Acının paylaşılmadan dinmeyeceğini de…

“Biz işimize bakalım!” derdi. Olan bitene isyanımızı bir güzel dinler, sonrasında yorum olarak bu bilge cümleyi söylerdi. Yaşamın kodlarını çözmüş, bin nasihate değer tek bir cümle! Yıllardır ne zaman hayal kırıklığına uğrasam, hayatın önüme attığı taşlara takılıp düşsem, gücüm azalsa bu sözü tekrarlarım kendime. Onun gibi çalışmak, hayata Kayıhan Hoca gibi direnebilmek için.

Röportaj peşinde koşarken karşılaştığımız olumsuzluklarda, özel hayatlarımızda yaşadığımız çalkantılarda, hatta fakülte içindeki sıcacık odamızdan bahçedeki barakaya atıldığımızda da öyle davranmıştık. İşimize bakmıştık. Yağmur altında üzerimize poşet geçirip boya badana yaparken, o soğuk, rutubetli kulübeye yerleşirken, eski mekânımız için ah ederken hocamızın kanatlarıydı bizi ayağa kaldıran. O varken sorun yoktu, sadece çözüm vardı.

Aklımızı, ruhumuzu, karnımızı doyururdu…

Şubat ayı sonlarına doğru; Nişantaşı’ndaki Roman çiçekçi kadınlardan aldığı, baharı müjdeleyen, açık sarı ve beyaz renkli, mis kokulu fulya çiçekleriyle ajansa gelirdi. Mevsimi boyunca, solan demetin vazodaki yerini mutlaka yenisi alırdı. Nergis türünün muhteşem kokulu bu güzel bitkisini her fırsatta koklar, içimize çekerdik. Mutlu olmak için öyle çok sebebimiz vardı ki!

Son çıkan önemli CD’leri mutlaka aldırırdı. Bir sabah Orhan Gencebay Klasikleri adlı, 1998 yapımı CD’yi müzik setine koydu. Sonra dedi ki: “Bu adam Türkiye’nin en büyük sanatçılarından biridir. Arabesk müziğin kralıdır. Dinlenmesi gerekir.” O günden sonra sık sık kulak verdik, “Batsın Bu Dünya, Bir Teselli Ver, Kaderimin Oyunu“ diye diye şarkılara eşlik ettik. Ajansın önünden o anlarda geçenler arabesk müzik dinlediğimizi duyunca ne düşünmüştür bilinmez ama biz Kayıhan Hoca sayesinde tanımadığımız, kalıplara sokulmuş, ötekileştirilmiş dünyalara böyle daldık. Onları merak ettik, keşfettik, sevdik, içlerinde yoğrulduk. Her gün hayata, insana, Türkiye’ye hatta dünyaya dair yeni bir şey öğrendik ondan.

Aklımızı, ruhumuzu doyurmakla yetinmez, karnımızı da doyururdu. Kendi elleriyle nefis menemen pişirir, mangal yapar, pilav günleri düzenlerdi o barakada. Yakınlardaki pastaneden sıcacık poğaçalar, misafirimiz gelecekse de kuru pasta sipariş ederdi. Masa tenisi seti ısmarlamıştı. Madem ki bu geniş mekâna taşınmıştık, o zaman tepe tepe kullanmalıydık! Masamızı kurmuş, Kayıhan Hoca’yla oynadığımız tenis maçlarında yenilgilere doyamaz olmuştuk.


İstanbul’a, hayata yolculuklar…

Gün bitimindeyse, ajansı kapatan MİHA’lılar; Kayıhan Hoca’yla fakülteden başlayıp Nişantaşı’ndan Harbiye’ye, oradan Taksim’e, bazen de Beyoğlu’na, Tünel’den Sirkeci Garı’na uzanan eğlenceli bir eve dönüş yolculuğuna çıkardı. Bu yürüyüşler esnasında şayet yağmur yağıyorsa, şemsiyesi olmayanları ısrarla kendininkinin altına çağırırdı. Kısaca, o her koşulda öğrencilerine kol kanat gererdi.

Kimimiz yolculuğun bir noktasında gruptan ayrılır, kendi yolumuza; dolmuş ya da otobüslerimize giderdik. O vakit gelene kadar da türlü konu hakkında konuşur, yargılamayacağını bildiğimizden aklımızı kurcalayan en saçma soruları bile sorma imkânı bulurduk. Bazen de sırf hocayla biraz daha vakit geçirebilmek uğruna yolumuzu uzatır, farklı vesaitler kullanarak semtlerimize ulaşırdık.

Kayıhan Güven ve Yaşar Kemal

Taksim Meydanı’ndan İstiklal Caddesi’ne devam edenlerimiz Beyoğlu’nun sihirli atmosferine kapılırdı. Tünel’e doğru yürürken gözlerimiz, yayaları kenara çekilmesi için uyaran kampana sesiyle az sonra yanımızdan geçecek tramvayı arardı. Ünlü bir sinema ya da tiyatro oyuncusuyla karşılaşmazdık belki ama Tünel tarafından gelen, Yaşar Kemal’in tabiriyle:
“… Yüzü kederli… pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış adamı…” Sait Faik Abasıyanık’ın ruhunu her adımda hisseder, büyük ustayı yad ederdik.

Dünyanın en eski ikinci metrosu unvanına sahip tarihi Tünel’e ulaştığımızdaysa, füniküler sistemiyle çalışan vagonun kapıları kapanmadan yetişebilmek için turnikelerden aceleyle geçer, doksan saniyelik Karaköy seyahatimize başlardık. Galata Köprüsü’nde, sağlı sollu dizilmiş olta balıkçılarının; içi kefal, çinakop, istavrit, sarı kanat, mırmır dolu kovaları arasında bir boşluk bulur, Tarihi Yarımada’yı alıcı gözle seyre dalardık. Bir iskeleye yanaşan, bir diğerinden kalkan vapurları izler, İstanbul Boğazı’nın havasını derin derin içimize çekerdik. Birkaç lokma peşinde daireler çizerek kanat çırpmayı, ara sıra yüzmeyi, birbirleriyle kapışmayı iş edinmiş gürültücü martıları dinlerdik. Boynumuzdaki fotoğraf makinelerine sarılır, gözlerimizin beğendiği birkaç kareyi ölümsüzleştirmek adına deklanşörlerimize basardık. Eminönü’ne vardığımızda balıkçı teknelerinden, denize karşı bol soğanlı ekmek arası uskumru balığı yemekse yolculuğumuzun olmazsa olmazıydı.

Beynimize yeni röportaj tohumları ekerdik…

Nihayet, iliklerimize kadar yaşayarak vardığımız Sirkeci Garı’ndan banliyö trenine biner, Bakırköy İstasyonu’na kadar hem Kayıhan Hoca’ya hem de kendine has manzarasıyla güzergâh boyu akıp giden hayata eşlik ederdik. Tarih kokan bu eski trenlerden denize, surlara bakar; “Eveeettt abilerim, ablalarım,” diyerek lafa başlayıp, bir fiyatına beş kalem, yara bandı, türlü araç gereç satmaya çalışan seyyar satıcıları dinlerdik. Kapı kollarına tutunarak yolculuk eden çocuklar için endişelenir, uğradığımız istasyonları -Cankurtaran’ı, Kumkapı’yı, Yedikule’yi, Kazlıçeşme’yi- konuşur, beynimize yeni röportaj konularının tohumlarını ekerdik.

İşte böyle! Benim hatıralarımdaki Kayıhan Güven, eve dönüş yolunda bile öğrencilerine hayatı her öğesiyle sarıp sarmalamayı, kucaklamayı öğreten bir hocaydı. Ardından yapabileceğimiz en güzel eylemlerden biri onun gibi çalışmak olsa gerek. Yılmadan, usanmadan, bitmeyen bir enerjiyle; hayatı, insanı severek, merak ederek, okuyarak, araştırarak, tanıklık ederek, en çok da yazarak! Bir de onun gibi dolu dolu kahkaha atarak! Öyleyse, haydi dostlar: “Biz işimize bakalım!”

YORUM YAP

You don't have permission to register