Advertisement Advertisement
ayak analizi

DEFNE YA DA BAZI TUHAF HİKÂYELER: “KENDİMİZE YENİ BİR HİKÂYE YAZABİLİR MİYİZ?”


Henize Nilgün Karataş’ın yazdığı, “Defne ya da Bazı Tuhaf Hikâyeler”, aşktan kadın cinayetlerine, psikolojiden mitolojiye, doğumdan ölüme kadar pek çok konuyu birbiriyle iç içe geçirdiği, çok katmanlı bir hikâye anlatıyor. Karataş’ın deyimiyle, “varoluşun çok katmanlı yapısını yansıtan” roman, yazgısını elinde bulundurduğunu düşünenlerin öyküsünün “tuhaf” bir anlatısı…

YAZI: BURAK SOYER
soyerbrk@gmail.com

 “Aslında romanın çıkış sorusu şuydu, “Kendimize yeni bir hikâye yazabilir miyiz?” Ve evet anlatıcının varmak istediği nokta da elimizde hatırlayabildiğimiz tek bir hayat olduğuydu. O halde başkaları işgal etmeden önce biz kendi hayatlarımıza sahip çıkmalıyız. Bu romandaki karakterlerin yapmak istediği bu. Hayat dediğimiz şey ise geçmişin, şimdinin ve geleceğin oluşturduğu bir anlar bütünü. Buna hayaller de dahil. Kim olduğumuz, neyi hatırladığımız ve neyi hayal ettiğimizle şekilleniyor. İnsan zihni çok ilginç. Aslında sürekli kendimize yeni bir geçmiş yazıyoruz, bu geçmişin üzerine şimdiyi inşa ediyoruz, geleceği de şekillendirmeye çalışıyoruz. Oysa geçmiş hayatlarımızın ne kadarı bize ait, ne kadarı zihnimizin ürünü? Ne kadarı başkalarının zihnimize ektiği tohumlar? Bundan emin olamayız ama sonuçta hatırlayabildiğimiz tek bir hayat var. Hafıza müthiş bir şey. Hatıralar, hayaller ve travmalar birbirine dolanarak bazen ufacık bir olayı zihnimize kazıyor, bazen hiç yaşanmamış anılar yaratıyor. Defne’nin hikâyesi de biraz böyle değil mi? “İnsan, ‘Kendi geçmişini yazan bir anlatıcıdır,’ dersek -bu anlatıcının ne kadar güvenilir olduğu tartışmalı da olsa da- insan hikâyenin sonrasını da kendisi yazabilme cüretini gösterebilmeli. Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar‘da karakterler bunu yapmaya çalışıyor,” diye cevaplamıştı Henize Nilgün Karataş, A7 Kitap etiketiyle yayımlanan “Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar” kitabıyla ilgili kendisiyle yaptığım röportajda sorduğum, romanın çıkış noktası olarak niteleyebileceğim, “Evrenin zamanı sonsuz olabilir, bizim elimizde ise hatırlayabildiğimiz tek bir hayat var,” cümlesine karşılık olarak. Karataş’ın cevabı da kitabın özetiydi bir bakıma.

Üç benzemezin bir araya gelirse…
“Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar”, Defne, Selman Rıza ve Servan adlı üç benzemez karakterin “benzeşmeye” çalışmasını anlatan, çok katmanlı bir roman. Defne ya da kısaca Deff, hesapta, uzak bir gelecekte Mauna Kealand’da diye bir yerde doğması gerekirken bir karışıklık neticesinde Katpatuka adlı bir yerde doğmuş fakat kendini oraya ait hissetmediği için planları arasında olmayan aşkı yüzünden “kırık hayallerinin” peşinden gitmiş. Ne tesadüftür ki; yolu bizim dünyaya düşmüş. Gözlerini bir hastane odasında açtığında yanında ablası Selma Rıza vardır. Selma Rıza, geçmişte bıraktığı hikâyesini yeniden sahiplenmek ve kız kardeşi Deff’i ayağa kaldırmak için dâhil olmuş “olaylara”. Bir ajansta metin yazarı olarak çalışan Selma Rıza, aynı zamanda feminist bir aktivisit olarak bıkmadan usanmadan ezilenlerin yanında olmuş. Nerede bir haksızlık görmüş, anında orada bitivermiş. Onca insana omuz verip şimdi kız kardeşinin bu durumda olmasından kendini sorumlu tutarken, o da başlamış kendi hikâyesini baştan yazmaya. Hasta yatağındaki Deff ile ablası Selma Rıza, tüm “adisyonu” baştan aşağı kendilerince gözden geçirirken tesadüfen aynı hastanede Servan’la tanışmışlar. O da maziden yemiş vurgunu. Ailesini kapıp götürmüş hayat. Küsmüş o da. İçine kapanmış. Deff ve Selma Rıza’yla tanışıp samimiyet ilerledikçe hikâye yazma sırası ona gelmiş.

Herkesin hikâyesi kendine
Deff ufaktan hareketlenmeye başlayınca başlamış hikâyesini anlatmaya. İkibinikiyüzyirmiiki (yazar böyle yazmayı tercih ettiği için ben de bu şekilde yazıyorum) senesinde ailesinden kopup Mauna Loaland’a gelmiş aşkının peşinden. Tek derdi bir an önce ayaklanıp geri dönmekmiş, zira büyük aşkı Ekko onu beklermiş. Selma Rıza da ayın döngüsüyle gezegenlerin titreşiminden referansla Deff’in başına gelenleri ona yormuş. Ama suçu kendinde aramaktan da bıkmamış, dövünüp durmuş. Abla kardeş içinde bulundukları vaziyeti birbirlerine yine kendilerince anlatıp anlamaya çalışırken, Servan gider gelir olmuş Deff’le ablasının ziyaretine. Bir kazada kızı ve karısını kaybeden Servan, teselliyi, belki de kaybettiği ailesini Deff ve Selma Rıza’da arar olmuş. Ziyaretler sıklaşmış, ihtiyaçlara Servan koşmuş. Deff’in başından geçen olayı aydınlatmak için o da seferber olmuş. Günler devrilmiş, gökyüzü türlü şekle girip çıkmış, tanrılar, tanrıçalar mevzuya müdahil olmuş, kala kala herkesin elinde kendi hikâyesi kalmış…

Henize Nilgün Karataş, “Defne ya da Bazı Tuhaf Hikâyeler”de aşktan kadın cinayetlerine, psikolojiden mitolojiye, doğumdan ölüme kadar pek çok konuyu birbiriyle iç içe geçirdiği, çok katmanlı bir hikâye anlatıyor. Yine kendi deyimiyle “varoluşun çok katmanlı yapısını yansıtan” roman, bizzat hayatta ne varsa ondan ve onlardan beslenerek, sabit bir omurga üzerinde şekillenen, yerli yerinde savrulmalarla okuru da peşinden sürüklüyor. “Defne ya da Bazı Tuhaf Hikâyeler”, yazgısını elinde bulundurduğunu düşünenlerin öyküsünün “tuhaf” bir anlatısı…

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media