Advertisement Advertisement
ayak analizi

MUHTEŞEM MARTY YA DA TIMOTHEE CHALAMET’YE OSCAR KAZANDIRACAK FİLM


New York’un gürültülü, kirli arka sokaklarının yeni hâkimlerinden Safdie Kardeşler’den Josh Safdie, ilk uzun metrajı Muhteşem Marty (Marty Supreme) ile beyazperdeye dönüyor. Yine yüksek dozda kinetik enerjiyle beslenen Safdie, Amerikalı masa tenisi oyuncusu Marty Mauser’ın 1950’lerdeki kaotik hayatına mercek tutuyor. Günümüzün popüler isimlerinden Timothee Chalamet ise performansıyla ilk Akademi ödülüne göz kırpıyor.

YAZI: AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com

Dinginleşmeyen ve dizginlenmeyen insan dürtülerinin doğal bir sonucudur; kaos. Nereye kadar uzanacağını, nerede duracağını kendisi belirler. Bazıları bu olguyu mutlak bir güç olarak görür. Tanrının kaosun doğurduğu bir sonuç olduğunu bile söyler kimileri. Ancak kaosu yaratmak ile kaosa sebebiyet vermek arasında ince bir çizgi vardır. Her ikisini inşa eden genellikle birdir lakin büyütecek olan diğerleridir. Bir kaosun zanaatkârı veya kurbanı olmanın arasındaki savurganlıktır buradaki ana husus. Friedrich Nietzsche şöyle der: “Dans eden bir yıldız doğurabilmek için insanın içinde kaos olmalıdır.” Başka bir deyişle kaos bu evrenin en sahici tüketim unsurlarındandır. Kontrolün bittiği yerde başlar, dans eden bir yıldızın yanında biter. İnsan bazen yerinden kalkar. Pencereyi kapatarak dışarıdan gelen gürültüyü kesmek ister. Peki ya bu gürültüyü arzulamak zorunda kalan birisi ne yapar? Kişinin kendine ait hissedeceği bir evi, yakını ve amacı yoksa açılan kısım sokağın kapısı mıdır? Kargaşada kaybolmayı düşlemek mi? Yoksa bu öngörülmeyen dürtüden beslenerek doymak mıdır önemli olan?
23 yaşındaki Marty Mauser’ın yaptığı belki de tam olarak şudur; bu ince çizgi üzerinde yer alan iki uzak nokta arasında mekik dokumak. En uçlarda dolaşarak uçurumun kıyısından rüzgârın nasıl vurduğunu görmek belki de. Kendini ait hissetmediği bir dünyada, Mısır piramitlerinden “Onu biz inşa ettik” diye bahseden birisi için en kıymetlisi; belki de dans eden bir başka yıldızı doğurabilmektir.

1950’lerin New York’unda Nefes Nefese
Safdie Kardeşler, sinemanın gergin ve kaotik dramaturjisinden en iyi faydalanan yönetmenlerden. “Yalnız Cennet Bilir” (Heaven Knows What, 2014), “Soygun” (Good Time, 2017) “Uncut Gems” (2019) gibi işlerle rüştünü kanıtlayan ikili, günümüz sinemasında önemli bir yerdeler. “Muhteşem Marty”yi ise Benny Safdie ve Josh Safdie’nin ayrılan yollarının bir ürünü. Keza 2025 yılı iki isim için tatlı bir rekabete yol açtı. İlk olarak Benny Safdie, The Smashing Machine ile karşımıza çıktı. Yönetmenin önceki çalışmalarına göre klasik bir anlatıya sırtını yaslayan film çoğunluk tarafından vasat altı olarak nitelendirildi. Asıl hünerin Josh Safdie’de olduğuna yönelik bazı tahmini çıkarımlar bile yapıldı. Gerçek bir hikâyeden esinlenilen Muhteşem Marty, bu iddiaların doğrudan test edildiği bir noktada. Zira Josh Safdie hafızamıza kazınan “Safdie Kardeşler” ilkelerine ve atmosferine yakın bir sentez yaratıyor. Bu yönetmenlik melekeleri Timothee Chalamet’in performansıyla birleşince Muhteşem Marty, ödül sezonunda şimdiden adını konuşturmaya başladı. Zira geçtiğimiz günlerde Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Chalamet, Akademi ödüllerinde de ödüle en yakın isimlerden.

1950’lerin New York sokaklarındayız. Araba kornaları, yangın merdivenleri, açık televizyonlar, synth & blues ritimleri, çantayla son süratle koşan bir karakter, onu kovalayan polislerle birlikte ön ve arka kapıya sahip dükkânlar…. Tüm bu unsurlar; yakın planlar, hareketli kamera, synth’in hipnotize edici tekrarlayan ritimleriyle bütünlük içerisinde. Öyle ki, bu ritim yalnızca diyalogların arttığı sekanslarda soluklanan bir formda. İzlediğimiz; temponun kalp atışına indirgendiği klostrofobik bir şehir dinamiği aslında. Dönemin politik iklimini oluşturan Pasifik Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nın sarsıcı kalıntıları daha çok yeni. Şaşırılan durumlar arasında Auschwitz kamplarından kurtulanlar kadar Japonya’nın yurt dışı seyahat yasağının sona ermesi de var. Böylesi bir konjonktürde Alphaville’in ikonik Forever Young şarkısıyla açılıyor Muhteşem Marty. İşitsel görkemiyle ilk saniyeden itibaren tenis raketi darbeleri gibi işliyor beynimize. Tyler The Creator’ın canlandırdığı Wally karakteriyle Marty’nin arabadan inip dans ettiği enfes sahne bunun bir yansıması. Josh Safdie bu darbelerle bizi direksiyonun başına geçirmekten ziyade, hızla giden bir arabanın peşinde nefes nefese bırakıyor adeta.

Yakalanma Kaygısının Tetiklediği Anti-Kahraman
Yozlaşma bütün bir ekranı kaplarken sert orta-yaşlı karakterler ve beklenmedik talihsizliklerle sokağın acımasızlığını hissediyoruz. Yeri geldiğinde Safdie anksiyetesi içeren Chazelle-vari ritimlere bürünen Tarantino kaosu ve mizahı. Kimi zaman mekân kullanımı ve atmosfer olarak Scorsese’nin Kızgın Boğa’sı (Raging Bull, 1980) geliyor akıllara. Josh Safdie, Marty Mauser ile yine oldukça rahatsız edici, sinir bozucu bir persona yaratıyor. Empati kurmakta zorlandığımız, içselleştiremediğimiz anti-kahramanlardan Marty Mauser. Adeta pikaresk romanlardan fırlamış bir karakter edasında yalnızca hayatta kalma odaklı ve pragmatik. Bu patavatsız, hırslı, cesur ancak düzenbaz tenis oyuncusunun hikâyesi konvansiyonel beklentilerin biraz dışında. Anlatı sert bir yenilgi üzerinden ilerlese de bir “küllerinden doğma” hikâyesi değil. Aksine katarsis aşamasını öteleyen, “coming of age” (büyüme öyküsü) filmlerinden esaslı bir amaç ve yol edinme hikâyesi bu.

Josh Safdie’nin bu dengesiz kargaşayı harladığı bazı temel unsurlar var. Marty’yi devamlı çeşitli motivasyonlar çerçevesinde izliyoruz. Bunlar; tetikte olma, yakalanmama ve elde etme arzusu gibi hareketi doğuran unsurlar genellikle. Karakterler sürekli tökezliyorlar. Eğer her fikir birer gösteriyse bu gösterilerin hiçbiri arzulanan sonlarla bitmiyor. Planlanan maçlar istenildiği gibi sonlanmıyor, Marty ve Wally dolandırdıkları kişilerden kolayca kaçamıyor, oda çöküyor, araba camları defalarca kırılıyor, Rachel köpeğin sahibini dilediği gibi kandıramıyor. Bir yalan bir başka yalanı doğururken çözümler yalanlarla yüzleşmeyi gerektiriyor. İçerisinde aksilikler yer alsa da Josh Safdie’nin yarattığı dünyada çoğu şey gerçekleşmemek için var oluyor. Bu sınıfsal açıdan da benzer yapıda işleniyor; ne Marty polislerden dilediği gibi kaçabiliyor ne de milyarder oyuncu Kay Stone iyi bir eleştirmen yorumu alabiliyor. Filmin başından itibaren otoriter güç olarak izlediğimiz Milton Rockwell de bu durumdan nasibini alıyor. Hüsranın sindirildiği fakat umutların tüketilmediği bir süreklilik hali izliyoruz.

Bir Raket Darbesiyle Aidiyet Kurulabilir mi?
Anlatı içerisinde Marty’nin; ne çocuğunu doğurmaya hazırlanan Rachel ile ne de annesi veya amcasıyla bir bağı olduğunu görüyoruz. Sokağın kirli dünyasında kendine ait yol arayan bir çocuk aslında Marty. Bu doğrultuda yaptığı düzenbazlıklar ise onun çığlıkları. Bu sistemsel düzenin içerisinden çıkış arzusuna yönelik arayışları. Kimliğinin ve hayatta kalma becerilerinin doğurduğu bir neden aslında bu. Hikâye genelinde çok sayıda karakterle karşılaşırız ancak Marty ile doğrudan ilişki kurabilen yalnızca bir unsur vardır; Marty’nin eski bir otelde üzerine küvetle düştüğü Moses adlı köpek. Bu yardıma muhtaç köpeğin aidiyet üzerinden Marty ile benzer bazı yönleri var. Moses, önce küvet kazasından sonrasında ise çeşitli silahlı çatışmalardan kurtulur. Defalarca tekinsiz durumların içerisinde yer alır. Sahibi ve aidiyeti birkaç kez yer değişir, kalıcı bir barınma alanı bulamaz. Bu belirsizlik Marty’nin film boyunca aradığı aidiyet kavramı ile simgesel bir birliktelik yaşar. İkisi de narsist ve bencil ideallerin sonucunda yaşarlar bu durumu.

Muhteşem Marty, bu benzerliği bir noktada somutlaştırır; hatta direkt Moses’ın sisli bir bulutun içerisine koştuğu bir gösterime tanık oluruz. Tıpkı Marty gibi Moses da koşar ancak karşılaştığı ve gözden kaybolmasını sağlayan bir sis bulutu olur. Sürekli hırçın ve vahşi bir şekilde havlayarak içgüdüsel bir çözüm arar. Köpek, Marty’nin düzenbazlıklarla gelişen hayatta kalma refleksini yansıtır gibidir. Burada köpeğin sahibi olan iki karakter üzerinden de bir sahiplenme ve aidiyet vurgusu yapılır. Bu iki yaşlı adam ait oldukları canlıyı korumak için kendilerini feda ederler. Çiftçi evini savunurken Ezra’da köpeğine ulaşmaya çalışırken. Bir başka aidiyet örneği de Rachel’ın Marty uğruna yaralanmasıdır. Yani ait olduklarını savunmak için yok olmayı göze alan karakterlerin arasında kalır Marty. Bu duyguyu hiç deneyimlememiş birisinin arafta kalmışlığıdır izlediğimiz.  Son maçını Endo ile oynayan Marty bu maçla birlikte sıkışmışlığına son verir. Zira yalnızca masa tenisi oynarken adil yarışabilen birisinin hayata karşı son düzenbazlığıdır bu. Topun masaya her vuruşu değişim isteğinin birer sesi gibidir. Sesler arttıkça Marty’nin baskıladığı duygular yüzünden düşen ter damlalarına bürünür adeta. Kazanılan sayılar yuvaya, set puanları ise ona dönüş demektir. Marty rakibini yendiğinde ne bir kupa kazanır ne de madalya. Kapanışta çocuğuna bakarken gözlerinden süzülen yaş, elde edilen amacın ve aidiyetin göstergesidir.

Muhteşem Marty, ormanın derinliklerinde son süratle koşan, anlık içgüdülerle yönünü değiştiren bir yırtıcı edasında. Josh Safdie ise bu yırtıcının neye ihtiyacı olduğunun fazlasıyla farkında. Filmde yer alan New Order’ın “The Perfect Kiss” şarkısının fonunda, kurbağaların bataklıktan yükselen sesleri gibi… Şarkıda grubun solisti Bernard Sumner’ın sesinden şu sözler duyulur; “Hep düşünmüşümdür; burada kalmayı mı, dışarı çıkmayı mı?” Marty uzun tenis maçının sonunda kendi sesini bulabilmek için bataklığın dışına yönelir. Bizler de sinema koltuğuna sıçrayan bu kirli çamurla baş başa kalırız.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media