Advertisement Advertisement
ortopedi doktoru

HAMNET FİLMİ ÜZERİNE…


William Shakespeare’in orijinal metnine özgün bir yaklaşım olan Hamnet, bahsi geçen acı verici trajedinin kabullenişine yönelik sarsıcı bir bakış. Akademi Ödüllü yönetmen Chloe Zhao’nun beyazperdeye uyarladığı eser, ödül sezonunun en dikkat çeken yapımlarından birisi. Ülkemizde 6 Şubat’ta vizyona giren Hamnet’in başrolünü Paul Mescal ile paylaşan Jessie Buckley, etkileyici performansıyla ilk Akademi ödülünün en güçlü favorisi.

YAZI: AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com

Günler geçip gider, tan mehtabı durmaksızın kovalar; gece bir seher gibi aydınlatır tüm yıldızları. Bizler de bu yerkürenin acımasız rüzgarlarına bırakırız kendimizi. Bedenimize değen her esintiyle savunmasızca savruluruz sağa sola. Yani, bulunduğumuz yerden arzuladığımız yerin olabildiğince uzağına. Zira bu kâinatta sadece zaman uyanık kalır. Rüzgâr yorulur, bulutlar dağılır, karanlık bile tükenir; her şey uyumayı tercih eder. Ancak yalnızca vakit kapamaz gözlerini. Tüm evreni kaplayan karanlık bile durduramaz onu. Eğer uyuyanların farkındaysak bu kez vakit uzaklaşır bizden. Tıpkı çatlayan bir aynanın parçasıymışız gibi; zamanın varlığı üzerimize düşen ışığını birçok yere dağıtır. Dünya geçmişin karanlığını, geleceğin aydınlığına karşı kabul edemez. Adımlarımızın kazındığı yeryüzü ayaklarımızın altından kayar. Yerini nefes almanın dolduramadığı boşluklara bırakır. Geceyle gündüz birbirini kovalamaktan vazgeçmiştir sanki. Dünya bir gün bile dönemez artık. Zira kaybedilenlerin oluşturduğu boşluk bir ovanın içini dolduramadığı derin bir obruk gibidir. Onu ne bir karanlık doldurabilir ne de uyanık kalan gözlerimiz. Hamnet’te Agnes’i içi oyulmuş devasa bir ağacın kenarında uyurken görürüz ilk kez. Doğayla ve toprakla bütünleşmiş bir ölümlüdür Agnes. Yüzlerce yıldır var olduğu yerde her türlü acıyı yaşamış bir ağaç gibi toprakla bütünleşse de zamanın rüzgarla birlikte oyduğu boşluklara bürünmekten kaçamaz.

Yitirilenlerin Ardındaki Boşluk
Maggie O’Farrell’ın 2020 yılında yayımlanan Women’s Prize for Fiction Ödüllü romanı Hamnet, William Shakespeare’in hayatından esinlenerek yazarın eşi Agnes ve oğulları Hamnet’e odaklanan bir yeniden yazım. Chloe Zhao ise bu metni daha kronolojik bir düzleme sokarak sarsıcı finalin vuruculuğunu artırmayı planlıyor. Yönetmen, kendisine “En İyi Yönetmen” Oscar’ını kazandıran varoluşçu ve lirik sinemanın şahsına münhasır örneklerinden Nomadland’in ardından yine zamansız bir dramaya odaklanıyor. 1500’lü yıllarda geçen hikâye; yasın zamansal kapsayıcılığını, tüketilmesi zor boyutunu hissettirmeye çalışıyor. Dünya edebiyatında önemli bir yeri olan Hamnet, bir babanın oğluna duyduğu özlemle bastırılmış duygularının yarattığı bir anekdot. Kalemin yeniden dirilttiği bu kabullenme aynı zamanda yitirilen parçaların görünür hale geldiği kalpten bir yansıma. Bu çerçevede uyarlama, yasın sindiği alanları kucaklar gibi görünse de özünde birlikte hayata devam etme zorunluluğunun hikayesi.

Zhao, hikayesini ve karakterlerini belirli kavramlar çerçevesinde kurguluyor. Agnes ilk sahneden itibaren doğayla iç içedir. Dilediğinde bir şahinle bile iletişim kurabilmektedir. Henüz küçükken kaybettiği annesi onu “orman cadısı” olarak tanımlamıştır. Bitkilerin dilinden anlayan sezgileri yüksek bir şifacı gibidir. Çocuklarının doğumunu ormanın derinliklerinde gerçekleştirmek ister. Yaşadığı deneyim saf dilin ötesinde tüm etkenlerle kolektif şekillenen metafizik bir birleşimin sonucudur. Will’in gerçekliği ise somut olandan çok hayal gücüyle yaratıcılığı barındırır. Kâğıt kalem eşliğinde duygularını dillendirir. Anlatı kabataslak bir biçimde; doğallığı ve sanatsal gücü iki farklı element olarak ele alır.

Karanlık Bir Kapıya İlerlemek (Dikkat spoiler içerir)
Hamnet’in başlarında Will, Agnes’e Orpheus’un hikayesini anlatır. Sevgilisini Yeraltı Dünyası’ndan kurtarmak amacıyla inen şair, çıkışa varmak üzereyken arkasına baktığı için onu sonsuza dek kaybeder. Bu anlatı filmde o andan itibaren tekinsiz bir korku bulutu olarak gizlice yerleşir. Birisine eğilmenin, onu diğerlerinden fazla sakınmanın esasında onu kaybettireceği korkusudur bu. Veba salgını sonrasında önce Judith sonra Hamnet hastalığa yakalanır. Hamnet, Judith için ailesinin haberi olmadan kendisini feda eder. Acı çekerek hayata gözlerini yumar. Will, bu sarsıcı travmayı evrenselleştirir. Eşi Agnes’in bütünleştiği ağaçları, sergileyeceği tiyatronun dekorunda resmeder. Agnes’in tuttuğu yasın sindirildiği orman artık Londra’nın kalbindedir. Fakat dekorun ortasında konumlanmış karanlık bir kapı vardır. Yas bir silüete bürünerek karanlığın yok ediciliğine doğru ilerlemek zorundadır. İzleyiciler oyun bittiğinde ellerini temsili kaybın boşluklarını doldurmak adına uzatır. Hamnet öldüğünde yas yalnızca bir anlığına sonlanmıştır. Sanatın kendisi bu dünyada yitirilenleri geri getiremez belki ama ardında kalanların birbirine sarılmasına olanak sağlayabilen sihirli bir kucaklayıcıdır.

Chloe Zhao, ilk yarı boyunca ikinci perdenin yoğunluğunu kurgulama arzusunda. Bu doğrultuda ilk perde katarsisin gücünü artırmak için sunulur. Will ve Agnes’in tanışmasından, çocuklarıyla geçirdikleri zamanlara dair sekanslar bize ayrıca gelişen bir hikâye sunmaz. Neden-sonuç içermeyen, karakterlerin hayatını resmetmekle yükümlü montaj sekanslardır bunlar. İkinci perdede filizlenecek bilgiler, anılar bırakır. Dramatik çatı planlı bir birikim vasıtasıyla oluşturulur. Metnin klasik anlatısı doruğa ulaştığında sonlanmayı başından itibaren arzular. Böylece finalinde geniş bir duygu bütünlüğü elde etmek ister. Dolayısıyla o kısma kadar nispeten düz bir olay örgüsünü benimser. Katarsis seyircinin farkındalığına hizmet eder. Yaşanan çözülme ise bu kabullenmenin sarsıcı duygulanımını planlar. Bu etkinin mimarlarından birisi de filmin görüntü yönetmeni Łukasz Żal’ın gözlemci yaklaşımı olur. Her şey zamanla birikerek filmin en sonunda hedeflenen duygusal yoğunluğu sağlamanın düşüncesiyle üst üste dizilir. Bu noktada ikinci yarıyla birlikte Jessie Buckley sarf edilmesi güç bir performans koyar ortaya. Kabullenişin ve yasın dengesiz mücadelesini yüzüne yerleştirir. Vurucu final eşliğinde karakterin yaşadığı duyguların izlerini gerçekçi bir hünerle gösterir. İfade edilmesi bir hayli zor olan bu metinden ikinci yarı özelinde nasibini Paul Mescal alır. Başarılı aktör uyarlama metnin de etkisiyle karakterin duygusunu yansıtmak için biraz daha fazla çaba sarf ediyor gibi. Çiftin arasındaki sorunun yansımasına sadece Agnes’in perspektifinden tanık olmamız ise başka bir etken. Haliyle finaldeki duygulanım Hamnet üzerinden şekillenirken ikilinin arasındaki duygu yoğunluğunu ölçmek bir hayli zorlaşıyor. Burada bağ kurulan tek taraf Agnes ve Will’in oğulları Hamnet ile arasında yaşananlar.

Yas Estetiğinin Sahicilik Sorunu
Hamnet, sarsıcı finalinin aksine ilk saniyeden itibaren planlanmış bir formülden ibaret gibi görünüyor. Bu plan izlerini belli etmeye başladığında anlatının sahici tarafını bir hayli deşifre ediyor. Zhao, tüm unsurlarını, etkenlerini daha sonra ilgilenmemiz amacıyla ilerlediğimiz yola serpiştiriyor. Gösterdiklerini de acının estetize halini kamçılamak adına birleştiriyor. Bu istek; Türkçe karşılığı yas sömürüsü olan “grief porn”a yaklaşıyor. Metnin anlık ilerleyişinde bağımsız kalan sonradan anlama kavuşma vaadiyle örülen sahnelere tanık oluyoruz. Bu devamlı yer edinen “vadetme hali” anlatının önemli kısmının kenara itilmesinin en büyük nedeni. Yönetmen finalde arzuladığı duygu reaksiyonunu kimilerince yaratsa da fikrin büyütülmesi için hikâyenin önemli bir boyutunu hor görüyor. Agnes’e odaklanmayı planlayan Hamnet esasında karakterin içini de yeterince doldurmuyor. Dönemin psikolojisine bugünün gerçekliğiyle bakmaya çalışıyor. Yenilikçi bir romanın uyarlaması olmasına rağmen bu noktada riske girmiyor. Oldukça kalıtsal bir çerçevede sıkışıyor. Karakterin iç dünyasına odaklanmanın, içselleştirmenin yerine tüm duygulanımı finale taşımakla uğraşıyor.

Keza dramatik çatı, izleyiciyi kasvetinin içerisine çekmek için sayısız sembole başvurduğundan ortaya bütünleşmiş bir acı değil manipülatif bir formül çıkıyor. Travmatik sekansları duygu manipülasyonun birer öbeği olarak ele alıyor. Oyunculuk performansları ve müzik kullanımı da bu duygusal şiddeti çoğunlukla büyütmenin peşinde. Filmde asılı kalan duygu, yönetmenin kurduğu dünyadan ziyade; evlat acısı gibi herkesin gardını düşüren evrensel bir trajedinin ağırlığından besleniyor. Özgün ve nitelikli bir yas süreci işlemenin dışında bu acıyı bir araç olarak kullanıyor. Bu kullanımlar filmin finale yönelik fikrinin etrafında oluştuğunu hissettiriyor. Finale duyulan aceleci hayranlık yüzünden öncesinde betimlenen unsurlar hızlıca tüketiliyor.

Hamnet, acıyı bağırarak dışarıya dökmenin derdinde olan sağaltımdan yoksun bir travma. Ne yazık ki yönetmenin imzasını kazıma gayesi, kalemindeki mürekkepten önce geliyor. Trajediye ulaşmaya yönelik sabit saplantının haricindeki her şey hızla tükeniyor. Geriye dönüp baktığımızda sahici olanlar; Łukasz Żal’ın İlgi Alanı’ndan (The Zone of Interest, 2023) aşina olduğumuz görüntü yönetimiyle Jessie Buckley’in yüzüne sığdırdığı zamansız duygular oluyor.

 

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media