Advertisement Advertisement
ortopedi doktoru

AVA GİDERKEN AVLANAN BİR FİLM: “AVIN ARDINDAN”


Sinemanın kendine has isimlerinden Luca Guadagnino, psikolojik gerilimi ve izleyiciyle sağlanan doğal etkileşimin önemli isimlerinden. Yönetmen, Avın Ardından (After The Hunt) ile bu defa kamerasının odağına bir cinsel taciz suçlamasını alırken konuyu farklı bir düzlemde ilerletmeyi deniyor. Ülkemizde Amazon Prime Video üzerinden izleyiciyle buluşan Avın Ardından’ın başrollerinde; Julia Roberts, Andrew Garfield, Ayo Edebiri ve Michael Stuhlbarg gibi isimler yer alıyor.

YAZI: AHMET DUVAN
ahmetduvan15@gmail.com

“Dil ve söz ortaya saçıldığında herhangi bir gerçeklik kalmaz ortada” der, kimi düşünürler. Zira dil devreye girdiğinde doğal bir manipülasyon ihtimali belirir ortada. Hakikatin bükülmesini dil oluşturur istemsizce. Edilgenliğin sarmalandığı, sözünü sakınmadığı bir alan yaratır. Diyelim ki bir buluttan bahsediyoruz, anlatıcı bu somut unsura yönelik kendi bilincinden yaklaşımlarda bulunur. Bulutun saf ve hakiki temsilinden çok, karşısındakinin zihninde aktarımıyla beliren bir küme oluşturur. Kelimelerin nasıl sıralanacağına anlatıcının zihni karar verir çünkü. Dilin ve kelimelerin yaratımı olan manipülasyonun boyutunu da kişinin tercihleri belirler. Neyi ne kadar doğru anlatmak ya da ne kadar farklılaştırmak istediğimize göre kurarız bu etkileşimi. İnsanlar bulundukları konuma, kişilere, ruh haline ve birçok farklı nedene göre bu etkileşimi bükebilirler. Kişiliklerini kendi arzuladıkları forma indirgemeyi dileyebilirler. Kimileri buna sahtelik ve ikiyüzlülük der. Kimileri de o tatsız kalıbı kullanır; “yerine göre davranmak”. Bazen bize yakın olanlar da çemberin dışında kalanlar da bu çerçevede belirginleşir. Peki ya; Yale Üniversitesi’nde çalışan kıdemli bir profesör, sevdiği bir meslektaşı ile öğrencisi arasındaki yaşanan cinsel taciz suçlaması sırasında kelimeleri manipüle etmeyi mi seçecektir? Doğru olanı uygulamayı kelimeler mi belirleyecektir yoksa düşüncelerin dayattığı hükümler mi?

Taraf Olmamanın Taraflılığı

Avın Ardından, Guadagnino’nun Benim Adım Aşk’tan (Lo Sono L’Amore, 2009) sonrasında Sen Benimsin’den (A Bigger Splash, 2015) yeniden tanık olduğumuz dörtlü ilişki dinamiğinin yeni bir meyvesi. Filmde, deneyimli felsefe profesörü Alma ve ona bağlı eşi Frederik, genç, karizmatik akademisyen Hank ile doktora öğrencisi Maggie arasında süregelen çatışmaya odaklanıyoruz. Bu alanda belirginleşen, silikleşen ve sorgulanan yaklaşımlar anlatının nasıl ilerleyeceği konusunda hikâyenin eşlikçileri. Oldukça hassas bir konuya odaklanan filmin bu meseleye olan yaklaşımı benzer örneklerinden biraz farklı. Zira Guadagnino, eğitmen olarak belirli bir mertebeye ulaşmış saygın bir profesörü merkezine alıyor. En yakından tanık olduğu etik meseleye dair reaksiyonlarına odaklanıyor. Bu sessiz kalma ya da hareket edememe olarak nitelenecek durum süre ilerledikçe rahatsız edici bir biçime doğru gidiyor.

Her karakterin steril ve perdelenmiş hayatları üzerinden benliğini dışa vurduğu bir alandayız. Farklı önceliklerin üst üste dizilerek ezildiği bir zirve burası. Sorgulamalar bir rüzgâr gibi karakterlere doğru eserken verilen yanıtların politikliği gerilimi yükselten başlıca unsurlardan. Guadagnino’nun sinemasında sıkça rastladığımız şeytani ve baştan çıkarıcı karakterler burada birden farklı arketipte.

Çocuk istismarı faili Woody Allen’ın stilize jeneriklerine benzer bir tonda açılan Avın Ardından, edindiği provokatif dili her saniyesinde hissettirme arzusunda. İşlenen her sekans bu tavrı neredeyse daha da güçlendirmek için var. Karakterler arasındaki cinsel gerilim, psikolojik gerilimle eş şekilde katmanlı. Bastırılmış arzular ve duyguların saklı kalmasına yönelik manevralar oldukça çetrefilli bir döngüde. Luca Guadagnino, rejisiyle tüm çatışmaları görünür kılıyor. Bilinçli bir tercihle karakterlerin mahrem alanları zamanla ilgi çekici olmaktan uzaklaşıyor. Aslında varoluşsal bir ikilemin ortasına itiliyoruz. Zira her karakter olabildiğince kusurlu. Senaryo anlamında önemli sorunlar bulunsa da eşsiz kamera hakimiyeti söz konusu. Bu bağlamda hikayeyle bağlantılı sezgisel temaslar üste çıkarıyor seyir zevkini. Oyunculuklar Guadagnino rejisinden alıştığımız üzere her zaman olduğu gibi üst düzeyde. Kurgu dokunuşları ise filmin estetize atmosferiyle aynı oranda bir o kadar incelikli.

Yok Sayılma ve Kontrolcülük

Guadagnino, taciz suçlamasına dair anlatıyı hiçbir sekans sunmadan Maggie’nin ağzından aktarır. Saldırıyı görselleştirmeden günümüzde yaşanan taciz skandallarına dair bir aktarımda bulunur. Yani meseleyi yalnızca öznenin beyanına indirir. Alma’nın kendisiyle dayanışmaya çalışan Maggie’ye şüpheyle yaklaşması burada önemli bir kırılma noktası. Zira gösterilen reaksiyon beyana rağmen görmezden gelinmenin ve yok sayılmanın doğrudan bir tezahürü. Jenerasyonlar arası fark ve bilinç eskiliğine dem vurma isteği de var burada. Ancak durumun yalnızca kuşaklarla alakası olmadığı anlaşılıyor zamanla. Bu çerçevede “kontrol”, filmin ana kavramlarından. Film içerisinde taciz saldırısının öznesi Maggie dışındaki her karakterin davranışlarında belirli bir kontrolcülük seziyoruz. Maggie her şeyin üzerine doğru ilerlerken geri kalan karakterler tam tersinde. Çünkü tüm ikili ilişkilerde sezdiğimiz yoğun bir güvensizlik ve belirsizlik var. Edinilen mertebelerin korunması için sarf edilen çabanın sahteliği karakterler arasında farazi bir ilişki pratiği kıvamında. Karakterlerin güç ile kurdukları bağ kaybetmekten korktuklarını sahip oldukları kadar katlıyor. Alma’nın soğukkanlı, duygusuz tavırları, arzularını bastırması ve hastalığını saklaması gibi detaylar kontrol duygusuyla bağlantılı. Eşi Frederik ise Alma’ya yönelik tutumlarıyla kontrol kavramının daha manevi bir yansıması. Burada kontrolün boyutunu belirleyen kişi daima Alma. Frederik onun tanıdığı alan içerisinde pasifçe gösterebiliyor sevgisini. Hank ise Alma ile yakınlığını kullanarak duygusal manipülasyona başvuruyor. İlişkilerine yönelik karar verici yine Alma’nın geleceğine yönelik hayalleri çerçevesinde beliren kontrol duygusu.

Avın Ardından; eril otoriteye, etik sorunlara ve dayanışmaya yönelik sözlerini söylerken özgüvenli ama metin konusunda bir o kadar sınırlı. Filmin ele aldığı meseleleri işleyiş biçimi görselliğiyle bağlantılı derecede bir steril kalıp içerisinde. Tartışmalar ve olayların kırılma anları çok basit ve yüzeysel aktarımlarla resmediliyor. Filmin sorgulayıcı tutumu reji anlamında başarısıyla örtüşmüyor. Olayların metinsel karşılığı oldukça mesafeli olduğu gibi biraz karmaşık. Yaşananları bireylerin iç dünyaları ölçüsünde değil de sanki bir camın arkasından izliyormuşuz gibi. Karakterlerin fazla söz söylerken esas mesele hakkında sözü olmaması filmin ana çatışmalarından. Ancak bu durumu geliştirecek bir derinliğin ve yaklaşımın bulunmuyor olması bir diğer problem. Karakterlerin kusurlu perspektiflerine yönelik resmin onları bütünüyle kapsamadan çizildiği bir anlatımla karşı karşıyayız. Hal böyle olunca bazı sekanslar oldukça basit. Karakterlerin değişken motivasyonları ise bir o kadar tutarsız.

Luca Guadagnino, tartışmayı büyütmek ve kurcalamak için tüm tuşlara basarken oradan sessizce geçip giden tek şey; meselenin esas kendisi. Karakterlerin kurcaladıkları her şey gerçeğin üzerini örterken istemsizce var olan hakikat, saniyeler kadar aceleci burada. Her şey birken iki olmak için değil aslında sıfıra dönmek için. Bu güç dengesi Frederik’in Alma’ya sorduğu soruda saklı; “Savaşı kazandım, ama aslında savaşı kaybettim, öyle mi?”

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media