UYGARLIKLAR HANGİ DİLDE DOĞAR?

Dünya Çeviri Tarihi, Sümer tabletlerinden yapay zekâya uzanan genişliğiyle yalnız çeviriyle mesleki olarak ilgilenenlere değil, düşünce ve uygarlık tarihini merak edenlere de sesleniyor.
YAZI: Ahmet Yasin Çomoğlu
Bir düşüncenin başka bir dile geçmesi, kelimelerin yer değiştirmesinden çok daha fazlasıdır. Metin yeni dilinde yeniden kurulur; onunla birlikte kavramlar, tartışma biçimleri ve kimi zaman kurumlar da yer değiştirir. Bu açıdan bakıldığında, orduların ilerleyişi veya devletlerin yükseliş ve çöküşü kadar, bilginin hangi dilden hangi dile aktarıldığı da tarihin yönünü belirlemiştir. Sümerlerin bilgisi Akadcaya geçtiğinde, Yunanca eserler Süryanice ve Arapçada yeniden hayat bulduğunda, Arapça metinler Toledo’da Latinceye çevrildiğinde aynı şey yaşandı: Bir uygarlık, başka bir uygarlığın birikimini devralmakla kalmadı; onu kendi ihtiyaçlarına göre dönüştürdü. Dolayısıyla çeviri daima tarihin kurucu güçlerinden biri oldu.
İlhami Sığırcı, Dünya Çeviri Tarihi’nde, çeviriyi bu geniş çerçevede ele alıyor. Dilin ve yazının ortaya çıkışından kutsal metinlere, makine çevirisine ve yapay zekâya kadar yaklaşık üç bin yıllık bir hareketin izini sürüyor. Sığırcı’nın temel iddiası açık: Çevirinin tarihi, aynı zamanda düşüncelerin, bilimlerin, dillerin ve uygarlıkların tarihidir. Mesele yalnız “Hangi eser ne zaman çevrildi?” sorusu değil, bir toplumun başka bir birikimi nasıl yeniden kurduğudur.
BİLGİNİN UZUN YOLCULUĞU
Kitabın en güçlü damarlarından biri, bilgiyi tek bir merkezin mülkü gibi göstermeyen geniş coğrafi bakışıdır. Eski Yunan ile başlayan ve doğrudan modern Avrupa’ya ulaşan düz bir ilerleme çizgisi yerine, çok sayıda ara dilin, merkezin ve topluluğun rolünü görünür kılar. Urfa, Nusaybin, Harran ve Cündişapur’daki Süryani birikimi; Bağdat’taki büyük çeviri hareketi; Orta Asya şehirleri ve Endülüs, bu aktarım zincirinin vazgeçilmez halkalarıdır.
Abbâsîler devrinde Bağdat’ta Yunanca, Süryanice, Farsça, Pehlevice, Hintçe ve Nabatçadan Arapçaya yapılan çeviriler, eski metinleri korumakla kalmadı. Arapçanın felsefe, tıp, matematik ve astronomi alanlarında yeni kavramlar üretebilen bir bilim dili hâline gelmesini sağladı; Râzî, Fârâbî ve İbn Sînâ gibi isimlerin yetiştiği düşünce ortamını besledi. Çeviri burada özgün üretimin karşıtı değil şartıydı. Başka bir dilde doğmuş bilgi Arapçaya taşınırken İslâm dünyasının soruları, ihtiyaçları ve kavramları içinde yeniden biçimlendi.
On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Toledo’da Arapça ve İbranicede birikmiş bilgi Latinceye taşındı. Aristoteles’ten Batlamyus’a, İbn Sînâ’dan İbn Rüşd’e uzanan metinler Avrupa’nın düşünce dünyasına girdi. Toledo’nun önemi çevrilen eserlerin sayısının yanında, üniversitelerin ihtiyaç duyduğu bilgi dağarcığının da oluşmasındaydı. Bağdat ile Toledo, kopuk iki “altın çağ”dan ziyade bilginin diller arasında genişlediği güzergâhın iki büyük durağıydı.
KUTSAL DİLDEN HALKIN DİLİNE
Çevirinin dönüştürücü gücü yalnız bilim tarihinde de görülmez. Kutsal metinlerin başka dillere aktarılması, hangi dilin kutsal veya yetkili sayılacağına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Septuaginta ve Vulgata’dan Kur’an-ı Kerim çevirilerinin imkânına dair tartışmalara, Reform çağında Kitab-ı Mukaddes’in halk dillerine aktarılmasına kadar çeviri, inanan ile metin arasındaki aracılığı yeniden düzenlemiştir. Latincenin tekelinin kırılmasıyla Avrupa’nın yaşayan dilleri dinin, düşüncenin ve edebiyatın taşıyıcısı hâline gelmiş; çeviri ulusal dillerin kuruluşunda belirleyici bir işlev üstlenmiştir.
Kitabın Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bölümleri aynı soruyu Türkçenin serüveni üzerinden takip ediyor. Askerî ve teknik ihtiyaçlarla hız kazanan çeviri, 1821’de kurulan Tercüme Odası ve Tanzimat kurumlarıyla yeni bir çehre kazandı. Geniş kapsamlı ve devlet destekli programın en belirgin örneği ise Hasan Âli Yücel dönemindeki Tercüme Bürosu oldu. Dünya klasiklerinin aktarılması, bilim, felsefe ve edebiyatın kavramlarını taşıyabilecek bir Türkçe kurma teşebbüsüydü.
ÇEVİRİLEN YALNIZ METİNLER DEĞİLDİR
Dünya Çeviri Tarihi, Sümer tabletlerinden yapay zekâya uzanan genişliğiyle yalnız çeviriyle mesleki olarak ilgilenenlere değil, düşünce ve uygarlık tarihini merak edenlere de sesleniyor. Sığırcı’nın anlattığı tarihte çevirmen, iki dil arasında görünmeden çalışan bir aracı değil; hangi metnin dolaşıma gireceğini ve yabancı bilginin yeni kültürde nasıl yaşayacağını belirleyen tarihsel bir aktördür.
Bugün bir metnin saniyeler içinde başka bir dile aktarılabildiği bir çağda yaşıyoruz. Fakat hız, çevirinin tarih boyunca üstlendiği yorumlama, seçme ve yeniden kurma işlevini ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, makinenin hangi karşılığı niçin ürettiğini tartışırken bile binlerce yıllık aynı meseleye dönüyoruz: Bir düşünce başka bir dilde gerçekten nasıl yaşar? Dünya Çeviri Tarihi’nin verdiği cevap, uygarlıkların kendi içine kapanarak değil, başkasının sözünü kendi dillerinde yeniden düşünerek geliştiğidir.

Elif Çakar
Çeviri tarihi ve çeviri felsefesi alanında yazılmış en iyi kitap.