Söyleşi – Irmak Zileli: “Son Bakış’ı yazmak beni daha iyi bir insan yaptı”

ajandakolik

Türkiye’yi kadın hakları özgürlük ve eşitlik konularında ilklerle tanıştıran Duygu Asena’nın anısına, 2007 yılından itibaren verilen Duygu Asena Roman Ödülü’nün bu yılki sahibi “Son Bakış” romanıyla Irmak Zileli, Ajandakolik Söyleşileri’nin konuğu: “Bugün adı olmayanların, yok sayılanların sadece kadınlar olmadığını biliyoruz. Kadınların yolu bütün ötekileştirilenlerin mücadelesiyle kesişmiş durumda.” 


Söyleşi:  Zehra Güngör
zehradem85@icloud.com

2012 yılında “Eşik” romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nün, bu yıl da Duygu Asena Roman Ödülü’nün sahibi Irmak Zileli’yle kurduğu metinlerde dolaştık; nasıl yazıyor, neleri dert ediniyor, nelerden besleniyor, ne  yapmaktan kaçınıyor… Yakın dönemin öne çıkan isimlerinden Zileli’nin yaratım sürecini ve romanlarına yayılan dünyevi meseleleri üzerine epeyce derin söyleştik.

Bu yıl Duygu Asena Roman Ödülü’nü siz kazandınız. Türkiye’de feminizm bayrağını ilk dagalandıran kadınlardan Duygu Asena’nın açtığı bu yolda siz nasıl yürüyorsunuz? 

Türkiye kadın hareketi Duygu Asena’ya çok şey borçlu. Kadınların uğradığı haksızlıkların duyulmasını sağlayan, kadınlara cesaret veren bir isimdi, Duygu Asena. Feminizmin Türkiye’de kitleselleşmesine ön ayak oldu. Bu anlamda pek çok kadının eşitlik talebine sahip çıkma konusunda farkındalık oluşturmasını sağladı. Duygu Asena “Kadının adı yok” diyerek, kadınların yok sayılmışlığına vurgu yapmıştı. Bugün adı olmayanların, yok sayılanların sadece kadınlar olmadığını biliyoruz. Kadınların yolu bütün ötekileştirilenlerin mücadelesiyle kesişmiş durumda. Eşcinselin, trans bireyin de adı yok. Yoksulun, evsizin de adı yok. Ve göçmenin de adı yok. Doğup büyüdüğü topraklardan ve ailesinden savaş, yoksulluk, açlık yüzünden kopup gelen insanların da adı yok. Sadece kadın ile erkek arasında eşitliği inşa etmek yeterli değil, o yüzden ve zaten sizin deyiminizle “feminist yürüyüşü” bununla sınırlamak toplumsal cinsiyetin dayattığı dualiteyi baştan kabul etmek anlamına geliyor. Hiyerarşik ön kabullerin tümüne, topyekûn bir itirazı anlamlı buluyorum ve feminizm de her alanda bu konuda mücadele verenlerle kader birliği yaptığında ancak kendi çizgisinin hakkını verir diye düşünüyorum.

Bu yolu benim nasıl yürüdüğüme gelince, öncelikle ben kendi hayatımda içimdeki iktidarla mücadele ediyorum, beni öteki karşısında kibirli kılan her tür içselleşmiş kabulü sorgulamaya çalışıyorum. Kendimden başlayarak hayatımdaki tahakküme eğilimli unsurlarla yüzleşmeyi, onları değiştirmeyi önemsiyorum. Daha bugün okuduğum kitapta karşılaştığım bir alıntıyı paylaşayım sizinle. Vivien Burr demiş ki: “Toplumsal cinsiyet günlük yaşantımızın önünde oynandığı bir perdedir. Varlığımıza öylesine işlenmiştir ki, tıpkı nefes almak gibi, alışılmışlığı nedeniyle görünmez bir hal almıştır.” Bu yüzden varlığımıza işlemiş bu toplumsal kodları sürekli deşifre etmemiz, görünür kılmamız gerekiyor. Dilimizde, eylemlerimizde ama en çok insiyaki olarak yaptıklarımızda bu toplumsal kodların varlığının farkına varmak önemli. Sadece olumsuzu ortadan kaldırmaya çalışarak değil elbette. Eşit, yaratıcı, dayanışma esaslı ilişkiler kurarak, bunları çoğaltarak da başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatmak önemli. Edebiyatçı olarak da anlattığım hikâyelerin iktidarı, eşitsizliği, hiyerarşiyi dert edinmesi bu yürüyüşün bir parçası kuşkusuz. “Gölgesinde” kitabımın Leylâ’sı da o yürüyüşü boşuna yapmadı. O yürüyüş bu şekilde de okunabilir belki.

Ödülü kazandığınız “Son Bakış” romanınızı konuşalım. Nasıl ortaya çıktı, bir hikâyesi var mı?

İsmi Tina mıydı bilmiyorum, Gürcü müydü onu da bilmiyorum ama bir evde bakıcı olarak çalışan, Türkiyeli olmayan bir kadının çatıdan düşüp öldüğünü, söylendiğine göre de anahtarı içeride unuttuğu için çatıya çıktığını, balkona atlamaya çalışırken aşağı düştüğünü duydum. Bu gerçek olay beni çok etkiledi. Duyduğum anda içime yerleşti, sonraki günlerde sık sık aklıma geldi. İnsan neden anahtarı unuttum demeye korkar? Neden çatıya çıkıp eve girmeye çalışır. Neden böyle bir riski göze alır? Bu sorular aklımda dönüp dururken, şu cümle geldi: Kadın korkudan öldü. Onu öldüren korkuydu ama tabii ki bu korku onun kendi kendine, durup dururken edindiği bir şey değildi, içselleştirdiği otoritelerin saldığı korku yüzünden “Anahtarı unuttum” demeye çekindi ve çatıdan düşüp öldü. İşte bu korku meselesini anlayınca bunun romanını yazmaya karar verdim.


“YAZMAK, BİR ÇOCUĞUN OYUN OYNAMASI KADAR DOĞAL, YALIN VE İNSANA AİT BİR EYLEM” 

Nasıl bir ruh haliyle yazdınız ve elbette baş karakter Tina’nın yaratım süreci nasıl gerçekleşti?

Açıkçası yazma sürecini ve halini mistifiye etmeye yol açacak her türlü ifadeden kaçınmak isterim. Yazmak, bir çocuğun oyun oynaması kadar doğal, yalın ve insana ait bir eylem. Yani insanüstü bir ruh haline girmeye gerek yok. Yazmanın bir vecd hali olduğunu düşünmüyorum. Kendini bırakmak, yazıya, hikâyeye, karaktere teslim olmak başka bir şey. Bu bana göre oyun oynamaktır ve herkes yapabilir. Düzelteyim, kendini hikâyesine yeterince verebilen, odaklandığı bu hikâye için yeterince emek veren, çalışan, hayal gücünü besleyen ve dışarıdan edindiği bütün o besinleri yazıya dönüştüreceği sırada kendi içine dürüstçe bakma açık yürekliliğine sahip herkes yapabilir. Oyun oynamak biraz da budur çünkü. Oyun oynayan her çocuk, iç dünyasına da döner ve içindeki malzemeyle haşır neşir olur, ölüm korkularını, şiddet duygularını, kötücül hisleri görür orada ve onları kurmacaya dönüştürerek sahneye koyar, yani bir bakıma yüzleşerek onlarla baş eder. Tina’nın hikâyesini yazarken ben de içimdeki pek çok duyguyla karşılaştım. Bunlar arasında Tina’yla bağ kurmamı sağlayan ve onun mağduriyetiyle özdeşleştiğim taraflar olduğu gibi, ona hükmeden, onu ezen Seval karakterine ait haller ve davranış biçimleri de vardı. Yazarken Tina’ya dönüştüm ve onun zihninden yazdım. Bunun için öncesinde uzun bir çalışma sürecine ihtiyaç vardı elbette, karakterin derinleşmesine ve içimde kök salmasına… Tina’yla aramda bu bağı yazarken derinleştirdiğimi hissettim ve sözcükler oradan çıktı. Hiçbirini okuru etkileyeyim, duygulandırayım diyerek dökmedim kâğıda. İçimde kök salan Tina ne düşünüp hissettiyse onlar çıktı. Kendimi Tina’ya ve metne teslim ettiğim oranda mümkün oldu bu. Bunu yapabildiğim anlarda da büyük bir doygunluk hissettim elbette. Tina’yı yazarkenki değil de onunla vedalaştıktan sonraki duygular daha canlı zihnimde. Çünkü yazarken orada ben pek yoktum galiba. Metin bütünüyle ona ait bir alandı. Asfaltta yatan ve öyle hisseden oydu.

“ÖTEKİ DEDİĞİMİZ KİŞİNİN ÖTEKİ OLMADIĞINI ANLATMAK İSTEDİM” 

Göçmenlik, dünyanın her yerinde baş edilmesi güç bir durum. Ve göç, bazen isteyerek bazen mecbur kalarak çıkılan bir yolculuk belki. Yaşadığı yerde bile o yabancılıkla yaşayan insanlar var. Sizin göç ve bir kadın karakter ile gitmek istediğiniz yol neresiydi?

Bir hikâyeyi kurarken meselesine olabildiğince katmanlı bir bakış geliştirmeyi önemsiyorum. Anlatacağım hikâyenin ilk bakışta görünen yüzeyinin alt katmanlarını ortaya çıkarmaya, metni bu katmanlarıyla birlikte kurgulamaya çalışıyorum. Son Bakış bunu açıklamak için iyi bir örnek. Kitabı okuyan herkesin hemen göreceği, yüzeydeki hikâye göçmen bir kadının göç ettiği ülkede kendini dışlanmış hissetmesi, görmezden gelinmesi, yok sayılması ve bu ülkenin otoriteleri karşısında (yanında çalıştığı patron dahil) hissettiği çaresizlik, korku. Zaten hikâye tam da bu korku yüzünden çatıya çıkıp ölen bir kadını anlatıyor. Kuşkusuz ki bu haliyle bile etkileyici ve önemli bir meseleyi irdeliyor, “Son Bakış”. Fakat ben bu göçmenliği, yabancılığı, korkuyu, otorite karşısındaki çaresizliği bir ülkeden diğerine göç eden kişinin hikâyesiyle sınırlamayarak, başka katmanlar oluşturdum. Örneğin göçmenliğin bir başka ülkeye göç etmesek de insan olmanın özündeki bir meseleyle ilişkisini kurdum. Anne karnından bu dünyaya göç eden insan yavrusunun duygusuyla Tina arasında, Tina’nın hissettikleri arasında bağ kurdum. Böylece aslında ötekileştirdiğimiz göçmenlerin bize o kadar da yabancı varlıklar olmadığını, onların hisleriyle bağ kurmanın hiç göç etmemiş biri için de sandığı kadar zor olmayabileceğini hatırlatmak istedim.

Dışlanmanın, yabancılık hissinin, otorite karşısında duyulan korkunun ve çaresizliğin her insanın o veya bu biçimde yaşadığını, farklı koşullar içinde de olsa yaşamış olmasının kaçınılmaz olduğunu vurgulamaya çalıştım. Böylece aslında göçmenliği güncel bir mesele, ya da basit bir sosyal sorun olarak ele almakla kendimi sınırlamayıp, varoluşsal boyutunu da irdeledim. Bu kanaldan ilerlerken aslında ötekileştirme, öteki addettiğimizle ilişki üzerine de düşünerek hikâyeyi derinleştirdim ve felsefi bir katman da eklemeye çalıştım. Çünkü öteki dediğimiz kişinin o kadar da öteki olmadığını, onun hislerinin çok benzerlerini kendimizin de yaşadığını anlatmayı istedim. Bu şekilde hem derdimi daha iyi anlatabildim hem de meselemi sınırlamamış oldum. Nitekim bir sanat eserinin, tekil olanı anlatırken tümel olanla bağ kurması gerektiğini, ancak bu şekilde insanın temel meselelerine dokunabileceğini ve zamansızlaşabileceğini düşünüyorum. Göçmen bir kadının hikâyesini kazıdığımda altından hepimizin içindeki o yabancılık hissi, dışlanma korkusu, iktidar ilişkileri, çağlar boyunca aktarılan biat kültürü çıktı.

Tina, bir karakter olarak  aidiyet hissi, arayış, yabancılık, önyargılar, ötekileşme gibi kavramların en ince anlatıldığı yerde duruyor. Kitapta Gürcücü’de “Deda” anne demek bile insanın burnunun direğini sızlatırken başka bir dilde, başka kültürde o ruha bürünmek size neler kattı?

Kuşkusuz ki beni dönüştürdü. Bu tüm romanlar için geçerlidir, yazarken başka bir karaktere bürünürüm ve başkası olma deneyimi içimdeki başkalarını keşfetmemi, bilmediğim taraflarımla tanışmamı, bazı açılardan zaaflarımı görerek bir yüzleşme yaşayarak onları değiştirmemi, bazen de onlarla barışmamı, onları kabul edebilmemi sağlar. “Son Bakış”ta bana çok uzak, yabancı gibi görünen bir karakterin içine girerek, ona dönüşürken onunla benzer taraflarımızı keşfettim ve bu benim öteki olarak gördüğüm kişilere bakışımı değiştirdi. Ayrıca sadece Tina’ya dönüşmedim, romanda Seval karakterini yazarken de aslında Seval gibi davrandığım, karşılaşmaktan hiç hoşlanmadığım ötekiyle arasına hiyerarşi koyan, bunu yaparken başkasına kendini kötü hissettiren, ezici tutum ve davranışlarımla yüzleştim. Tina’ya dönersek, içimde otorite karşısında acze düşen, hata yapmaktan ölesiye korkan taraflarımı keşfettim ve Tina’yı yazarken ona duyduğum şefkat, kendi hatalarıma karşı sert ve yargılayıcı tutumumu dönüştürdü. Bir başkasının hata yapma korkusunun yarattığı trajediyi yazmak, kendi hatalarıma karşı beni de daha insaflı kıldı, bu açıdan belki içimde bana parmak sallayan ebeveyn ya da otorite figürlerine Tina sayesinde esaslı bir sınır koyma adımı atmış oldum. Kendine karşı acımasız ve sert olan birinin ötekine karşı da aynı şekilde sert olabildiğini keşfettim. Paradoksal gibi görünen bu durumu fark etmek, kendimle olduğu kadar çevremle de ilişkilerimi iyileştirdi. Sanki “Son Bakış”ı yazmak beni daha iyi bir insan yaptı. Hem kendime hem ötekine karşı. Kendimiz ve ötekiyle ilişkimizin birbirine nasıl bağlı olduğunu idrak etmek şaşırtıcı bir deneyimdi.

“Eşik” romanınızdaki Irmak Zileli ve şimdi “Son Bakış”taki Irmak Zileli için edebiyatta neler değişti?

“Eşik”, otobiyografik malzemeyi kullanan bir romandı. Dolayısıyla onun için hikâyeyi kurmak ya da karakteri oluşturmakla ilgili bir ön çalışma yaptığım söylenemez. Öte yandan bugün bana kendi hikâyesini anlatmak için roman yazmak istediğini söyleyen insanlara bu yolu tavsiye etmiyorum. O malzemenin içindeki meselenin ne olduğunu kendilerine sormalarını ve o dert/mesele neyse onun üzerine düşünmelerini, okumalarını, meselelerini derinleştirerek (önceki soruda benim “Son Bakış” için yaptığım gibi) katmanlarını keşfederek hikâyeyi kendileriyle sınırlı olmaktan kurtarmalarını öneriyorum. Ben “Eşik”te meselem üzerine düşündüm, bireysel deneyimle sınırlı tutmamak adına, bu hikâyenin kavramsal bağlarını tespit etmeye çalıştım. Buradaki temel soru ben bu hikâyeyi neden anlatmak istiyorum sorusuydu. Yani içimi dökmek değilse maksadım, derdim ne? Ben bu hikâyenin başkalarını da ilgilendireceği fikrine nereden kapıldım? Çünkü eğer başkalarını ilgilendiriyorsa burda insana dair bir soru ve sorun var demektir.

“Eşik”te bu soruyu ve sorunu tespit etmekle birlikte okumalarım ile yazma sürecim iç içe geçti. Belki de karakterler içimde zaten çok canlı olduğu için yazarken zorlanmadım. Ancak hikâyeyi sıfırdan kurduğum, yeni karakterler yarattığım diğer romanlarımda o karakterlerin içimde köklenmesi, oluşması, birer siluet olmaktan öteye geçmesi için meseleye, yazacağım konuya ve anlatacağım hikâyeye yönelik okumalar yapmam gerekiyor.

Kitaplarınızda kullandığınız dil ve yarattığınız karakterler için nasıl bir çalışma yapıyorsunuz?

Bu okuma, düşünme, tasarlama sürecinde karakter de dil de arka planda yavaş yavaş oluşuyor aslında. Ben karakteri ve dili oluşturmakta acele etmemeyi; onları belirlemektense, konuya ve hikâyeye odaklanıp, kendimi bu yönde beslerken, metnin unsurlarının damlaya damlaya birikmesini tercih ediyorum. Sonra bir bakmışım damlalardan koca bir göl olmuş. Karakter ete kemiğe bürünmüş. Bunu onun sesini duyabildiğimi hissettiğimde anlıyorum. Roman için ihtiyacım olan hikâyeye dair unsurların esasını bildiğimden emin olduğumda, o sesin gelmekte olduğunu seziyorum ve bekliyorum. Karakterin sesi, metnin dili demek benim için. İlk cümleler geldiğinde kendimi metne, akışa teslim ediyorum. Bu akış sırasında da elbette karakter daha da somutlaşıyor; konuştukça, dile geldikçe aklı, fikri, duyguları belirginleşiyor, bu esnada kuşkusuz yeni keşifler de yapıyorum ya da hikâyede yan yollara da sapabiliyorum. Ama önceki çalışma ne kadar yolu dolandırsam ve yeni maceralara atılmayı göze alsam da kaybolmamı engelliyor. Kaybolacaksam o da yine metnin hayrı için oluyor.  Dil yazarken daha çok derinleşiyor ve dil derinleştikçe karakter de derinleşiyor.

Peki yazma sürecinde okur musunuz bir şeyler?  Bir çalışma sırasında her alanda mı okumalar yaparsınız yoksa sınırlandırır mısınız? 

Kuşkusuz metnin ihtiyacı belirler okumayı. Meselem neyse onu derinleştirecek okumalar yaparım ve o konuda yazılıp çizilmiş erişebildiğim, bana katkıda bulunacak her alandan okuma yaparım. Felsefe, psikoloji, sosyoloji, siyaset ve elbette edebiyat. Benim yazmak istediğim hikâyeyi besleyecek ne varsa o. Meseleyi derinleştirmek adına yaptığım okumalar, hikâyeyi ve karakteri kurarken ihtiyacım olan okumalar ve bir de metnin dilini, yapısını oluştururken bana ilham verecek okumalar yaparım. Örneğin ikinci tekil anlatıcısı olacaksa bunun örneklerine bakarım. Üst kurmaca ise o konuda iyi yazılmış örnekleri incelerim. Benzer bir hikâye kurmuş yazarların metinlerini okurum. Neyi nasıl yaptıklarını anlamaya çalışırım. Bunları yazmaya oturmadan önce yaparım genellikle. Bu süreçte kuramsal kitapların yarattığı fazla analitik dili temizlemek için iyi yazarların öykü ve romanlarını okurum. Edebiyatın dilinden, duygusundan kopmamaya çalışırım. Analitik bakışı ve kuramsal dili böyle böyle içimde eritirim. Bununla paralel olarak karşılaştığım o analizleri de eritmiş ve dönüştürmüş olurum. Hatta belki bir parça da unuturum. Unutmam gerekir ki metne kalıp olarak sirayet etmesin. Okuduğum bütün o kuramlar, fikirler metnin içinde elle tutulamayan bir sis gibi olmalı çünkü. Yazma esnasında genellikle kurmaca okumam. Metnimi besleyecek okumaları esas olarak tamamlamış olsam da ihtiyaç doğarsa yine kurgu dışı okumalar yaparım ya da bambaşka sulara açılırım. Yazma sürecinde artık kendimi akışa bırakmaya ihtiyaç duyduğum için beni durduracak dış etkenlerden kendimi bir parça korumayı tercih ediyorum.

Yeni çalışmalarınız var mı? Bir sonraki kitap için çok heyecanlıyım. Bu gelecek hikâye neden yazılmalı diye düşünüyor musunuz? Her kitabın böyle bir ideali olmalı mı?

Yaptığım her şeyi “neden” diye sorgularım. Bir metnin konusu üzerine düşünürken özellikle sorarım bunu. Neden bunu anlatmak istiyorum? Eğer bunu sormazsam mesele yüzeysel kalır. Neden sorusu bir fikrin alt katmanlarına inmeyi sağlar. Kitabın bir ideali olması gerektiği için değil. Fakat söylemek istediğimiz bir söz var ki yazıyoruz değil mi? Bu sözün içeriği, toplumsal, politik, felsefi bir anlamı olup olmaması ayrı bir tartışma. Hayatla, dünyayla, kendimizle, yaşadığımız çağ ya da coğrafyayla bir derdimiz olmasa herhangi bir şey üretir miydik? Dolayısıyla bir “ideal”inin olup olmaması değil konu. Derdinin olması. Sanatın ve yaratıcılığın kaynağında dert var. Varoluşsal dert var her şeyden önce ve varoluşsal dert de aslında politik bir derttir. Buradaki politika kavramını güncel siyaset olarak düşünmek gerekmiyor. Ben bu dünyaya neden geldim, bu dünya nasıl bir yer, ben kimim, burada ne yapacağım sorularına verdiğiniz yanıt sizin politikanızı oluşturur. Bu dünyada var olma biçiminizi belirler çünkü. O yüzden hep neden sorusunu sorarım. Neden bu tercihte bulundum? Neden o insanla bu şekilde konuştum? Neden kızıma böyle bir tepki verdim? Neden bu kitabı yazmak istiyorum? Tüm sorularda dikkat ederseniz neden sorusu kişinin önce kendisini sorgulamasını getiriyor, ardından da aslında geleceğe dair de belirleyici bir etkisi var. Neden sorusuna verdiğiniz yanıt sizin yapacaklarınıza etki eder, neden bu kitabı yazmak istiyorum sorusuna verdiğiniz yanıt olmadan nasıl bir çalışma izleyeceğinizi, nasıl bir hikâye anlatacağınızı, nasıl karakterler kuracağınızı, nasıl bir yapı inşa edeceğinizi, nasıl bir dille anlatacağınızı bulamazsınız. Bulsanız bile bulduğunuz şeyler arasında nedensel bağlar eksik ve zayıf kalır, tutarlılık oluşmaz ya da bütünlük kurulmaz. Öte yandan neden sorusu bir kere yanıt verilen ve bir daha dönüp bakılmayan bir soru değildir. Yola çıktığım andan metni tamamladığım ana kadar sürekli yeniden sorarım bu soruyu. Farklı evrelerde, farklı sebeplerle ihtiyaç duyarım sormaya ve yanıt değişip dönüşmeye, dallanıp budaklanmaya açıktır her zaman. O yüzden yeni romanla ilgili şunu söyleyebilirim ki, başlangıçta tek bir konu vardı aklımda ve onun için okumalar yapmaya başlarken bu konuda bir roman yazmayı neden istediğimle ilgili bir tane de yanıtım. Okumalar yaptıkça konu genişledi, alt katmanları ve başka meselelerle bağları ortaya çıkmaya başladı. Bunlar ortaya çıktıkça da neden sorusunun da aynı şekilde çeşitlendi, gelişti.

“BİR YAZARIN NE YAZACAĞINI BELİRLEYEN TEK ŞEY ONUN NE YAZMAK İSTEDİĞİ OLMALIDIR” 

Hep bir tartışmadır gider: Roman mı öykü mü diye… Size bu ikiliye ya da ikileme nasıl bakıyorsunuz?  Bir de herkes roman yazmalı mı? Sanki o zaman yazar olunurmuş gibi bir zihniyet var ya…

Her tür hiyerarşiden rahatsız olduğum gibi türler arasında da hiyerarşik bir kıyaslamaya gitmekten haz etmem. Kaldı ki bu tür “ayrımcı” yaklaşımlar; roman yazmayan yazar sayılmaz gibi kesin hükümler çoğunlukla piyasanın dayatmasıyla ortaya çıkar. Piyasanın ihtiyaçları, arz-talep dengelerine göre belirlenir ve satış/pazarlama odaklıdır. Bir edebiyatçı olarak benim yazma eylemiyle ilişkimi bu tür kaygılar belirlemez. Okunma arzusu duymak başka şey, piyasanın istek ve beklentilerini karşılamak üzere bir poetika oluşturmak başka. Dolayısıyla son iki soruya vereceğim tek bir yanıt var; bir yazarın ne yazacağını belirleyen tek şey onun ne yazmak istediği olmalıdır. “Yazara yazar demem roman yazmadıysa” tarzı yaklaşımları ise komik buluyorum.

“TOMRİS UYAR ROMAN YAZMADI DİYE  YAZAR DEĞİLDİ DİYEBİLİR MİYİZ?” 

Peki yazar ne yazmak istediğine nasıl karar verir?

Öncelikle ne okumaktan zevk aldığına bakmalı bana göre. Ben mesela tutkulu bir öykü okuru değilim ama roman okumadığım bir dönem hiç olmadı. Roman okurken aldığım hazzı, öykü okurken almıyorum. Bu öykü türünü olumsuzlayan bir durum değil, tamamen zevk meselesi. İkinci olarak kişinin ne anlatmak istediği de hangi türde ürün vereceğini belirler. Yani yarın bir gün ben de öykü yazabilirim, öykü yapısı içinde anlatılmaya daha uygun olduğunu düşündüğüm bir mesele varsa zihnimde, o zaman öykü yazarım. Buna bir örnek “Bozuk Saat”tir mesela. Roman etiketiyle çıkmış olmakla birlikte pekâlâ öykü kategorisinde de değerlendirilebilecek bir kitaptır. Buradan da anlıyoruz ki türler arasında öyle keskin sınırlar yok. Kişinin ne yazmak istediğini belirleyen bir diğer etken ise düşünme biçimidir. Kimi vardır daha sembolik göstergelerle düşünür ve nokta atışları yapar; dar alana çok şey sığdırma becerisi vardır, o öykü yazmayı tercih edebilir. Bir başkası vardır bir konuyu düşünürken zihni dallanıp budaklanır, tam uzaklaştı başka yerlere gitti dersiniz, hop geri döner; yani merkezini kaybetmemekle birlikte geniş alanda at koşturan bir düşünme biçimine sahiptir, o da mesela romanı tercih edebilir. Kimisi bu ikisine de yatkın bir düşünme alışkanlığına sahiptir; o zaman iki türde de ürün verir. Bu düşünme biçimleri arasında da bence herhangi bir hiyerarşi yoktur, biri diğerinden daha iyi ya da zengin değildir. Önemli olan insanın kendini tanıması, gözlemlemesi ve keşfetmesidir. Hangi türde ürün vermek istediğini bulmanın tek yolu budur bence. Ben kendi türümün roman olduğunu keşfettim. Ama mesela Tomris Uyar hayatı boyunca sadece öykü yazdı. Sorunuzun son kısmına dönecek olursak, şimdi Tomris Uyar roman yazmadı, yazar değildi diyebilir miyiz?

Hangi sanat salları size ilham veriyor? En çok nelerle besliyorsunuz ruhunuzu?

Müzik ve sinema diyebilirim. Evde sürekli müzik çalar ve yeni müzisyenler keşfetmek beni mutlu eder. İyi bir müzikle karşılaştığımda gerçekten büyük bir doyum ve haz hissediyorum. Bunu tanımlamak, açıklamak mümkün değil ama çok iyi bir edebiyat eseriyle karşılaştığımda yaşadığımdan hiç farklı değil. Yürürken, kitap okurken, düşünürken hayatımda daima müzik var. Bir tek yazdığım esnada dinlemiyorum. Ama bu da değişmez diye bir kural yok. Bir gün bakmışım bir roman kendini müzikle yazdırıyor, bu da mümkün. Ama yazarken dinlemesem bile özellikle “Son Bakış”ı zihnimde dolaştırırken, Tina’yı keşfederken dinlediğim müzikler bana çok ilham oldu. Hatta spotify’da o müziklerden bir şarkı listesi bile oluşturdum.

Peki ya sinema? 

Sinema, son dönemde eskisi kadar yoğun olmasa da hayatımın önemli bir kısmında yeri olan bir alan. Tamamen izleyici olarak. Hemen her romanımda galiba bir iki sinema filmine selam göndermişimdir. Hâlâ da aslında yazacağım konuyu besleyeceğini düşündüğüm filmleri araştırıp bulur ve mutlaka izlerim. O görsellik metnin görselliğini besliyor sanırım. Müzik de metnin sesini, ritmini, ruhunu etkiliyor. “Son Bakış”ta bunu çok somut olarak deneyimledim.

Yalnız hayatımda resmin eksikliğini duyuyorum son dönemde. Bu alanda biraz daha beslenmek istiyorum. Bence bir edebiyatçının bütün sanat dallarıyla ilişki kurması çok kıymetli. Aslında bilimsel alanlarla da. Kurmacanın içinde her şey var çünkü; resim ve sinema, metnin görselliğini; müzik ve şiir metnin dilini; psikoloji, antropoloji ve sosyolojik karakteri; felsefe ve siyaset metnin meselesini beslemek ve derinleştirmek için ilham dolu kaynaklardır.

Bir yazarın ve ya sanatçının en merak ettiğim hali günlük ritüelleri… Çalışma tarzınız, günlük rutininiz nasıl, biraz bahseder misiniz? 

Korona’dan sonra rutin mi kaldı diyeceğim. (Gülüyor.) Ama yok, ben bu koşullarda da bir sistem oturttum, çalışmaya halel gelmesin aman! Açıkçası zaman zaman kendimi bir cenderenin içine sokacak denli programlı bir insan olduğumu düşünüyorum. Bunu değiştirmeye, kendiliğinden ve öylesine vakitler geçirme konusunda kendi kendime koyduğum engelleri aşmaya çalışıyorum. Hayatta her şey dengeye oturunca güzel. Roman yazmak, yaratıcı bir iş yapmak için disiplin ve çalışkanlık güzel ama tembelliğe, aylaklık yapmaya, amaçsız bir eylemin içinde oyalanmaya da ihtiyaç var. Bakın bu ihtiyacı açıklarken bile bir amaç yarattım kendime. Yani roman yazmıyor olsam, sırf canım istedi diye boş boş duvara bakıp duramaz mıyım? Bunu yapmak benim için çok zor. Başta belki biraz iradeyle yaparak kendime öğretmem gereken şeylerden biri bu. Zamanla içselleşir. Bir dokundunuz bin ah işittiniz değil mi? Buraya kadar anlamış olacağınız üzere günlerim saati saatine planlı geçiyor. Korona günlerinden önce her sabah kızım Çağla’yı okula yolcu ettikten sonra Frida’yla parka giderdik. Frida bizim köpek ev arkadaşımız. Bir saatlik sabah yürüyüşünün ardından çalışma rutini başlar. Bu yürüyüşte çoğunlukla Melisa’yla telefonda konuşuruz. Melisa Ceren Hasmaden benim hem editörüm hem de en iyi dostum. Aslında kız kardeşim. Bazen tümüyle kişisel muhabbet olur bu konuşmalar, bazen de o sıra çalıştığımız roman üzerine konuşuruz. Metin kurulum aşamasındaysa hikâyeye, meseleye, metnin yapısına dair konuşmalar olur bunlar. Ya da yazma aşamasındaysam, yazdıklarım üzerine konuşuruz, bazen de yazacaklarım. Öğlene kadar genellikle masa başı okumaları yaparım. Çalıştığım roman için yaptığım okumalardır bunlar çoğunlukla. Bazen de zihinsel dikkat ve emek isteyen kallavi romanlar, klasikler ya da zor metinler. Öğleden sonra yapılması gereken diğer işlere geçerim. O sırada ne varsa artık elimde. Atölye çalışmaları olabilir, danışmanlığını yaptığım işler olabilir. Tabii ev işleri, alışveriş, yemek gibi şeyler de var. Akşamüstü Frida’yla ikinci tur yürüyüş ve zaten sonra Çağla gelir. Onunla vakit geçiririz. Genellikle elimde üç kitap bir arada olur. Sabah okumasını söyledim zaten. Akşamları ise roman, öykü, deneme gibi daha keyfi okumalar yaparım. Bazen de film ya da dizi izlerim. Korona öncesinde tabii dışarı çıkma imkânları vardı ve bu program kimi sosyal ilişkiler nedeniyle esneyebiliyordu. Ama rutin dediğiniz için söyleyebilirim ki, bu esnemeleri saymazsak günler bu rutinle akıp gider.

Paylaş ki çoğalsın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Dünyanın ilk sanal baskıresim bienali "Engravist" açıldı

54 ülke, 600’ü aşkın sanatçı ve 7 sanal galerinin katılımıyla gerçekleşecek dünyanın ilk sanal baskıresim bienali “Engravist” 12 Haziran’da ziyaretçilerine dijital kapılarını açtı. Dünyada yaşanan pandemi süreci nedeniyle evde kalan insanlar, sanat etkinliklerini ve kültür ziyaretlerini internet aracılığıyla evlerine sığdırdı. Sanatın iyileştirici gücünü, pozitif etkiye dönüştürmek, küresel iletişim ve etkileşim […]