banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

AjandaKolik Reklam

DİLGE GÜNEY: “1 GB ADALET ROMANIM İLE ÇOCUK OLDUKLARI UNUTULAN BİR KESİMİ GÖRÜNÜR KILMAK İSTEDİM”


 

Geçtiğimiz yıl Muzaffer İzgü Çocuk Romanı Yarışması Birincilik Ödülü’nü kazanan, çocukların okumayı çok sevdiği yazarlardan biri olan Dilge Güney’in en yeni kitabı “1 GB Adalet” bilim kurgunun çevresinde dolaşan bir yandan adalet sisteminden, çocuk haklarından bir yandan sınıfsal farklılık ve yapay zeka teknolojilerinden bahseden farklı bir roman. Güney ile kitabından yola çıkarak bilim ve teknolojinin insanoğlunun üzerindeki etkisinden, gelecekten ve okumamızı önerdiği ilk gençlik kitaplarından konuştuk. 

 

SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU

nilufer@ajandakolik.com


Sevgili Dilge Hanım merhaba. Öncelikle son romanınız 1 GB Adalet’in isminin epey merak uyandırıcı olduğunu söyleyerek söze başlayayım. Kitapta bilim ve teknolojinin başrolde olduğuna dair direkt bir ipucu var, bir tarafta da bambaşka bir adalet sistemi… Romanın çıkış hikayesini merak ediyorum. Sizi suça sürüklenen çocuklarla ilgili bir hikayeyi yazmaya iten, kaleminize yön veren belirgin bir olay oldu mu?

Merhaba, öncelikle davetiniz için teşekkür ederim. Bundan yaklaşık dokuz sene önce bir arkadaşım bana suça sürüklenen çocuklarla ilgili bazı olaylar anlatmıştı. Bunlardan biri kitaptaki Ethem karakterine ilham verdi, o hikâye bu romanın tohumu oldu. O çocuk ve başından geçenler senelerce aklımda dönüp durdu; fakat genç okura çocuk cezaevlerini nasıl anlatacağıma karar vermem epey zaman aldı. Bu süreçte dijital dünyanın ve sosyal medyanın hayatımız üzerindeki etkileri güçlendi. Sosyal medya milyonlar tarafından takip edilen, hayranlık duyulan sanal karakterler doğurdu. Sponsorları onları tüketim çılgınlığının yılmaz neferleri haline getirmeye çabaladılar ve başarılı da oldular. “Daima daha fazlasına sahip olmak” peşinden koşulan bir ideale dönüştü. Bir yanda bu sahip olma, tüketme hırsı hızla yayılırken; öte yanda Ethem gibiler bir yerlerde yoksulluğu, kimsesizliği, çaresizliği yaşamaya devam etti. İşte çevremizde de gitgide daha da görünür olan bu toplumsal yapı “1 GB Adalet” kitabını doğurdu. Ethem’in bisiklet hırsızlığı hikâyesi benim kurguladığım, sosyal medya fenomeni bir robotunkiyle birleşti. Elbette Ethem de dinlediğim hikâyedekinden farklı bir karaktere dönüştü. Fakat cezaevlerinde yaşananları; Barolar Birliği’nin raporlarından, çocuk cezaevlerinde kalmış çocuklarla yapılan röportajlardan esinlenerek kurguladım. Kitapta Meto’nun yaşadıkları, suça sürüklenen çocukların gerçeği. Bu roman ile “çocuk” oldukları unutulan bu kesimi görünür kılmak istedim.

Daha ilk sayfalarda kendimizi karmaşık bir bisiklet hırsızlığı davasının görüldüğü kalabalık bir duruşma salonunda buluyoruz. Ve karşımızda iki şüpheli var: biri insan, diğeri de insandan pek farkı olmayan bir robot! Zaten hikayenin çetrefilliği de tam da burada başlıyor. Sonrasını biraz da yazarından dinlemek isteriz.

Bütün dünyanın merakla izlediği bu davada bazı belirsizlikler var; üstelik Meto’nun da, o zaman dilimindeki kayıtları da silinmiş. Çalıntı bisiklet Meto’nun bulunduğu şirketten çıkıyor, onun bisikleti alıp götürdüğünü söyleyen bir görgü tanıdığı da var. Fakat Meto sabahın o saatinde turuncu bölge gibi tekinsiz bir bölgede ne arıyor? Uçan bisiklete bile binmiş bir robot iken neden sıradan bir bisikleti çalmaya çalışsın? Karşısındaki Ethem ise bisiklet hırsızlığından sabıkalı. Çoğunluk bu nedenle onu suçlasa da, yargılamanın sonunda mahkeme robot Meto’yu suçlu buluyor. Bunu söyleyerek sanırım sürprizi bozmuş olmam çünkü asıl hikâye böyle başlıyor. Meto cezaevine yollanırken, Ethem’e yeni bir hayat için fırsatlar sunuluyor. Ancak bütün bunlar olurken, okur davaya konu bisiklet hırsızlığı olayının nasıl gerçekleştiğini bilmiyor. Bu sırrı bilen tek kişi Ethem. Okurlar da orada ne olduğunu kitabı sonuna kadar okuyarak Ethem’den öğrenebilirler.

“İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ, SU-GIDA KITLIĞI GİBİ KONULARDA YAPAY ZEKADAN YARDIM ALABİLİRİZ” 

Dijital bir çağda yaşıyoruz. Özellikle sosyal medya bombardımanıyla artık çocuklar da bu dünyanın epey farkında. Yapay zeka teknolojileri giderek gelişirken biraz önce internette incelediğimiz bir ürünün bir sonraki adımda alternatiflerini biz hiç aramadan önümüze sunan bir sistem var. Tüm bunlar eskiden olsa kulağa korkutucu gelirdi, artık alıştık sanki… Ne dersiniz? Gelecekte bizi neler bekliyor, varsayımlarınızı, öngörülerinizi duymak isteriz.

Biraz alıştık, biraz da alışmak zorunda kaldık galiba. Çünkü dijital dünya ve yapay zekâ teknolojileri bir yanıyla ürkütücü gelse de sağladıkları imkânlar olağanüstü. Yapay zekâ aslında varlık gösterdiği çoğu alanda aklımızı karıştırıyor. Hukuk alanında da aynı durum geçerli, yapay zekâ hukuku yepyeni bir alan. Bir robotun suç işlemesi halinde bundan kimin sorumlu olacağı, nasıl bir yaptırım uygulanacağı gibi konular zaman içinde yasalarda detaylarıyla yerini alacaktır. Satranç şampiyonundan sonra Go şampiyonunun yapay zekâya yenilmesiyle pek çokları gibi ben de ürktüm. Yapay zekânın kendisini geliştirme hızı ve gücü karşısında bizim varlık göstermemiz pek mümkün değil; her alanda bizden üstün olacakları belli. Belki hissedebilmek bizim avantajımız olabilir. Yine de öyle çok karamsar bir tablo çizmek istemiyorum. İnsanlık, tarih boyunca pek çok felaketle karşılaşmış, bunun getirebileceği olumsuz sonuçlarla da baş edebileceğimize inanıyorum. Hatta iklim değişikliği, su-gıda kıtlığı, salgın hastalıklar gibi çok daha ciddi başka sorunlarımızın çözümü konusunda yapay zekâdan yardım alabiliriz.

Yapay zekanın bir şekilde hepimizi ele geçirdiğini düşünüyor musunuz?

Sosyal medya yoluyla algımızla oynadığı, zamanımızı çaldığı söylenebilir. Yine de henüz o noktada değiliz sanırım. Daha doğrusu birileri bizi ele geçirmiş ise; henüz bu yapay zekâ değil de onu tüm imkânlarıyla kullanan sosyal medya patronları. Yapay zekâ bana göre, şimdilik, sadece bir araç.

“ÖNCELİKLİ HEDEFİM ÇOCUKLARIN VE GENÇLERİN KİTAP OKUMANIN EĞLENCELİ BİR İŞ OLDUĞUNU DÜŞÜNMESİ”

Roman bir yandan da okuru, insan ve çocuk hakları özelinde ceza ve adalet sistemi konusunda da sorgulamalara itiyor. Sosyal adaletsizlik, sınıfsal farklılıklar, hak ihlalleri de yine de romanın merkezinde yer alan diğer toplumsal konular. Böylesine derinlikli bir roman yazarken ve önemli hususlara değinirken gençlere didaktik olmadan yazmayı başarmak epey zor olsa gerek.

Çocuklara ve gençlere yazarken, onların bakış açısıyla resmi görmeye çalışıyorum. Bütün kalbimle her koşulda çocuklardan yanayım. Bana kalırsa çocukların işledikleri suçtan sorumlu tutulması meselesi oldukça kafa karıştırıcı. Çocuklar oy kullanamıyor, mecliste temsil edilmiyor ya da mülk edinemiyor ama suç işlediğinde (belli yaşlarda) cezai ehliyeti olduğu kabul ediliyor. Aslında tüm dünyada kabul gören, çocuğu küçümseyen bu sistemin adil olmadığına inanıyorum. “Akıl yaşta değil baştadır” gibi şahane bir sözümüz var ama sanırım o da ancak on sekiz yaş üstünde kabul görüyor. Çocuktan yana bu bakışımın didaktizmden kaçınmam için bana yardım ettiğine inanıyorum. Elbette herkes gibi benim de inandığım, kabul ettiğim değerler var. Ama yazarken karakterleri ve olayları farklı açılardan okura gösterip onları kavramlar üzerine düşündürmeye çalışıyorum. Hiçbir zaman öğretici olmak gibi bir derdim olmadı. Her zaman öncelikli hedefim çocukların ve gençlerin keyifle okuması, kitap okumanın eğlenceli bir iş olduğunu düşünmesi. Eşitlik, özgürlük, adalet, barış gibi evrensel değerlerin parmak sallamadan, salt olay örgüsü ve duygular üzerinden okura geçirilebileceğini düşünüyorum. Yine de çok bıçak sırtı bir konu, özellikle zor konulara her zaman temkinli yaklaşmak gerek. Çocuklar kendilerine bir fikri dayatmaya çalıştığını hisseden kitaplardan hoşlanmıyor, tıpkı yetişkinler gibi.

Adaletin “gigabaytlarla” ölçüldüğü bir düzeni anlatan sıra dışı ve aynı zamanda ütopik bir roman diyebilir miyiz “1 GB Adalet” için? Sanki film olsa yeri… İki parçaya bölünmüş şehir, yeşil ve turuncu bölgeleriyle aklıma pek çok filmden sahneler getiriyor. Aslında bu öyküden iyi bir ilk gençlik filmi de çıkar, böyle bir hayal kurdunuz mu?

Sanırım pek çok yazarın hayalidir bu. Elbette ben de kurgularımı film olarak izlemeyi çok isterim. Yine de ürkütücü bir yanı var çünkü sinema dünyasının ihtiyaçları ve gereklilikleri farklı olabiliyor. Aklıma P.L.Travers’ın Mary Poppins’in film yapılması sürecinde Walt Disney ile yaşadığı zorlukları anlatan “Mr. Banks’i Kurtarmak” isimli film geldi. Yazarın kendi ailesinden esinlenerek yarattığını sonradan kavradığımız karakterlerine, film yapımcılarının müdahalesi onu epeyce üzüyordu. Bilemiyorum belki de kitabının film yapılması bir yazar için sanıldığı kadar mutluluk verici bir süreç olmayabilir.

Sizin rehberliğinizde çocuk ve gençlik edebiyatı alanında yaptığı çalışmalarla kurum ve kişileri misafir ettiğiniz Eksi 18 Kampüs ve Eksi 18 Edebiyat Topluluğu’ndan da bahseder misiniz biraz? Devam ediyor mu acaba bu buluşmalar?

Eksi 18 Edebiyat Topluluğu, sevgili öğretmenimiz Nevzat Süer Sezgin’in Yetişkinler İçin Çocuk Edebiyatı Atölyesi’nden mezun olmuş, çocuk ve gençlik edebiyatı alanında çalışmalar yapmaya gönüllü olan yazar, yazar adayları, çizerler, yayıncılar, kütüphaneciler, öğretmenler ve ebeveynlerden oluşuyor. Çok aktif bir topluluk; iki ayda bir Kıpırtı isimli çocuk dergisini çıkarıyoruz, pek çok derleme projesi hazırlanıyor, topluluk katılımcılarına yönelik okuma/izleme kulüpleri, eğitim projeleri yürütülüyor. Eksi 18 Kampüs de bu projelerden biri. Yaklaşık iki senedir devam eden projemizin dördüncü dönemi içindeyiz. Her ay Türkiye’den ve dünyadan alanında uzman konuklar ağırlıyoruz. Bugüne kadar katılım sırasıyla Necmiye Alpay, Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün, Prof. Dr. Neslihan Kansu Yetkiner, Ali Arda, Prof. Dr. Sedat Sever, Mehmet Erkurt, Gürol Tonbul, Doç. Dr. Marilena Leana Taşçılar, Doç. Dr. Nevin Akkaya, Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu, Doç. Dr. Ilgım Veryeri Alaca, Kalem Ajans, Prof. Dr. Bülent Yılmaz, Akın Düzakın, Gülten Dayıoğlu, Mine Soysal, Asa Lind, Dr. Meral Kaya gibi çok önemli isimleri çocuk ve gençlik edebiyatı başlığı altında farklı konularla ağırladık. Bu ayki konuğumuz da Hollanda’dan aynı zamanda yas terapisti olan yazar Pimm Van Hest olacak ve “çocuk edebiyatında zor konular” olarak kabul ettiğimiz ölüm, göç gibi konuların çocuğa anlatılması üzerine konuşacağız. Konuğumuz gelmeden önce de onun kitaplarını ya da önerilerini okuyup inceliyor, okuma kulüplerinde üzerine tartışıp hazırlık yapıyoruz. Şimdiye kadar oldukça besleyici ve verimli geçtiğini söyleyebilirim. Topluluk olarak böylece gündemi takip edebiliyor, yeni gelişmelerden-kavramlardan da haberdar olabiliyoruz.

“SANSÜR BASKISI CİDDİ ANLAMDA OLUMSIZ ETKİLİYOR KİTAPLARIMIZI AMA HERKESTEN ÖNCE ‘VELİ SANSÜRÜ’ PATLAK VERİYOR”

Siz aynı zamanda ödüllü bir yazar olarak çocuk ve ilk gençlik edebiyatının bu coğrafyadaki varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yazarlar, çocuklar ve gençler için yazarken yeterince özgür ve özgün mü?

Bu konuda karamsar bir tablo çizmeyeceğim ama esaslı bazı sorunlarımız olduğunu da kabul etmek gerek . Gülten Dayıoğlu’nun bilimkurgu türündeki “Dünya Çocukların Olsa” isimli, 80’li yıllarda Alman Yayıncılar Birliği tarafından Gençliğe Yarın Umudu Veren Üç Yüz Kitap arasına seçilmiş kitabını okudum geçen sene. Özellikle o yıllar için o kadar özgün bir kurgu ki. Bu önemli bir gösterge bana göre. Bizim edebiyatımızda da çocukların ve gençlerin beğenisini takip etmek konusunda bilinçli yazarlarımız var. Ancak elbette sansür baskısı ciddi anlamda olumsuz etkiliyor kitaplarımızı. Özellikle ilk gençlik edebiyatında, örneğin aşkı, cinselliği işlemeye kalkıştığınızda herkesten önce “veli sansürü” patlak veriyor. Çocuğun kavanozda yaşadığını zanneden, ancak bu esnada dizilerden, filmlerden (ki bunların bir kısmını çocuğun yanında ebeveyni izliyor), oynadığı oyunlardan, izlediği videolardan, okulda arkadaş sohbetlerinden bihaber veli her şeyi kenara bırakıp kitabın içindeki aşk meselesine takılıyor. Okullar da bu baskıdan nasibini alınca, yayınevleri çekimser kalıyor. Elbette yazar da kitabının okura ulaşmasını istediğinden o da otosansüre uğruyor, bilerek ya da bilmeyerek.  Bu baskının yanı sıra bir de muzır neşriyat ilan edilme konusu var ki bu koşullarda elbette dünya standartlarında üretim yapmak çok da kolay değil. Yine de bazı yazarlar, çizerler, yayınevleri direniyor, harika işler yapıyorlar. Ben ülkemizde çocuk ve gençlik edebiyatının geleceğinden ümitliyim.

Çocuklar ve gençler için bu ara önereceğiniz kitaplar neler?

Beni son zamanlarda okuduğum, çocuk/ ilk gençlik kitapları arasında en çok etkileyen Susan Kreller’den Mavi Kulübe oldu. Çocuğa şiddeti, bu şiddet karşısında kasabalıların sessizliğini, yetişkin ikiyüzlülüğünü, çocuklar arası dayanışmayı okuru incitmeden öyle içtenlikle vermiş ki belleğimde yer etti. Aynı şekilde John David Anderson’un kaleminden Üç Çocuk, Bir Öğretmen ve Unutulmaz Bir Gün, sevdiğimiz birinin kaybını incelikle ve akıcı bir kurgu ile işlemiş, dilerim tüm çocuklar okusun.

Yazı masanızın üzerinde okunmayı bekleyen hangi kitaplar var?

Okuma konusunda epeyce tembellik ettiğim bir yaz oldu. O nedenle dağ gibi yükseldi masamın üstünde okunmayı bekleyen kitaplar. Bu sıralar Muzaffer İzgü kitaplarını okuyorum, çocukluğumda Ökkeş serisini çok severdim; yeniden göz atmak istedim. Onların yanı sıra okuma fırsatı bulamadığım bilimkurgu klasikleri de sırada. Ray Bradburry’den “Mars Yıllıkları”, Yevgeni Zamyatin’den “Biz” gibi.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajandanız ya da not defteriniz var mı? 

Eskiden her yeni başladığım kitap için yeni bir ajanda edinirdim. İçine aklıma gelen fikirleri yazar, araştırma notları alır, gazete/dergilerden kestiğim resimleri, yazıları yapıştırırdım. Şimdilerde notları çoğunlukla telefonuma aldığımı, kayıt altına almak istediklerimin de fotoğrafını çekip dijital olarak arşivlediğimi söyleyebilirim. Ben de dijitalleşiyorum sanırım.

Üzerine çalıştığınız yeni bir roman var mı?
Genellikle aynı anda yürüyen birden çok dosyam oluyor; çünkü ben yazarlığın en çok kurgu yapma kısmını seviyorum. Bazıları yazmaya üşendiğim ya da fırsat bulamadığım için senelerce yarım kalıyor, zamanını bekliyor. Bunların arasından, 1 GB Adalet ile ilişkili olduğu için İspiyoncu’dan (adı şimdilik böyle) söz etmek istiyorum. Şu sıralar 1 GB Adalet’in geçtiği ve sokakları turuncu ve yeşil renklerle ayrılan bu şehirde geçen başka bir roman yazıyorum. Turuncu bölgede yaşayan ancak yeşil bölgedeki iyi bir okulu kazanabilecek kadar çalışkan, göçmen bir kızın yaşadığı zorlukları işleyeceğim. Tabii yine bilimkurgu türünde ve sosyal medyanın etkileri ile çocuk hakları ön planda olacak. Turuncu-yeşil bölgelerden oluşan bu şehri çok sevdim, burada geçen önceki karakterlerden bağımsız, başka karakterlerin hikâyelerini anlatmaya devam edebilirim.

 

 

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media