banner-image

 

Biz Kimiz ?

Biz şuyuz; Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin sanatın hep var olacağına ve insanları iyileştireceğine inananız.
Biz şuyuz; Çalıştığımız gazetelerden kovulsak da, haksızlığa boyun eğmeyen, kendi mecramızı kurup yola devam edeniz.
Biz şuyuz; Özgürüz, günceliz, yazar çizeniz, haber okuyanız, haber vereniz, sanatın ve sanatçının yanındayız.
Biz gazeteciyiz, yaratıcıyız, sanatçıyız, pes etmeyeniz.
Biz ajandamızı sizlerle paylaşan Ajandakolik’iz.

 

AjandaKolik Reklam

ARKEOLOG NESİBE ÇAKIR : “ÇOCUKLAR EN GEÇ LİSEDE HOMEROS’UN DESTANLARIYLA, GILGAMIŞ’LA VE KLASİK TRAGEDYALARLA TANIŞMALI”

Arkeolog Nesibe Çakır ve Pergamon’un Kayıp Hazinesi kitabından bir görsel. Resimleyen: Yusuf Tansu Özel

 

Tarihin kapılarını aralıyoruz, yolumuz pek de uzağa değil, İzmir’in kuzeyinde bulunan, 2014 yılında UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesine aldığı Pergamon kentine çıkıyor. Arkeolog, akademisyen Nesibe Çakır’ın Can Çocuk etiketiyle çıkan son romanı “Pergamon’un Kayıp Hazinesi”, bizi dönemin gündelik yaşamına, pazar yerlerine, kütüphanelerine, aile sofralarına davet ediyor. Hem de ne davet! Sokaklarında adeta kayboluyoruz kentin… Arkeoloji, mitoloji ve tarihin harmanlandığı romanlarının peşine düştüğüm Nesibe Çakır ile başta Pergamon’u ve diğer kitaplarını konuştuk.

SÖYLEŞİ: NİLÜFER TÜRKOĞLU

nilufer@ajandakolik.com 

Sevgili Nesibe Hanım, ilk defa Ajandakolik’te bir arkeoloğu ağırlıyorum. Çocukluğumun, ilk gençliğimin hayalini kurduğu bir meslekti bu. O yüzden benim için ayrı bir önemi var bu buluşmanın. Biz şimdi arkeolojiyle sizin ilk buluştuğunuz yıllara gidelim… Nasıl başladı bu yolculuk?

Arkeoloji eminim çok fazla çocuk ve gencin hayallerini süslemiştir. Ben de onlardan biriydim. Hatırladığım kadarıyla ilk kıvılcım evde, ailede başladı. Babam arkeolojiye hayrandı, zanaatı marangozluk olunca Almanya’ya işçi olarak rahatlıkla kabul edilmiş. Orada bulunduğu yıllarda sonradan öğrendiği Almancasıyla Hititler hakkında kitaplar okumuş, ayrıca  çalıştığı mühendislik ve inşaat firması Hochtief onu Mısır’daki Asvan Barajı inşası sırasında Abu Simbel Tapınağı’nı yerinden daha güvenli bir yere taşımak için başlatılan büyük projeye dahil etmek istemiş ancak ailemi aylarca yalnız bırakamam diye babam kabul etmemiş. Bunu her anlatışında onun yerine ben pişman olurdum, keşke gitseydi diye içimden geçirirdim. Okul yıllarımda ise elime geçen, o zamanlar tek başvuru kaynağımız ansiklopedilerde arkeolojiyi, tarihi ve coğrafyayı arar bulurdum. Lise yıllarımda sadece arkeoloji vardı aklımda. İlk tercihim İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Klasik Arkeoloji öğrenimime başladığımda arkeolojinin ne kadar geniş bir alan olduğu hakkında oldukça cahildim. Sonuçta otuz beş yılı geçkin arkeolojiye bağlı gizemli, heyecanlı yolculuğum hâlâ devam ediyor.

“PERGAMON’A BİR GÜZELLEME YAZMA UTKUSUNDAN DOĞDU BU ROMAN”

Can Çocuktan 2016 yılında yayımlanan Elayussadan Kaçış” isimli bir çocuk kitabınız da var. Bugün Mersin sınırları içinde yer alan Antik Roma kenti Elayussada geçiyor kitap. Ve şimdi sahnede, son kitabınız Pergamonun Kayıp Hazinesinde bu defa 2014 yılında UNESCOnun Dünya Kültür Mirası listesine aldığı İzmirin kuzeyinde bulunan Pergamon kenti var. Sizi bulmuşken her iki kitaptan da biraz bahsetmenizi isterim. Bu iki şehri özellikle seçmenizin nedenleri neler?

Hep sorulmasını arzu ettiğim bir soru bu. Teşekkür ederim. Elayussa, bilimsel literatürde Elaiussa Sebaste, çocukluğumu geçirdiğim Mersin’in güzel kıyıları boyunca bulunan antik kentlerden biri. Oralardaki koylarda çok denize girer, harabeleri gezerdik: Kızkalesi, Kanlıdivane, Korykos gibi. Romanımda da anlattığım gibi özel bir coğrafya Kilikya, çocuk olarak arkeolojiyle ilk buluştuğum bölge Mersin civarı. İlk kitabımın adı bu yüzden Kilikya’nın Son Korsanları. Antik kalıntıları ilk gördüğüm yere bir gönül borcu gibi. Kilikya’daki hiçbir şehir Efes, Milet, Priene veya Pergamon gibi çok gösterişli değil, fakat nadir yerel özellikler barındırıyor.

Elayussa küçük tabii, ama şirin. Masmavi Akdeniz pırıltıları içine gizlenmiş bir koyu, kıyıya yakın falezli küçük bir adası, bu manzaraya bakan bir Roma dönemi tiyatrosu var. Sadece transit bir yolcuysanız bile Mersin’den Silifke’ye doğru giden yoldan geçerken sağınızda tiyatro, solunuzda deniz sizi durmaya, bir süreliğine buranın keyfini çıkarmaya zorlar.

Pergamon’da geçen bir macera yazma fikri ise 2016 sonbaharında “Elayussa’dan Kaçış” yayına hazırlanırken aklıma düştü. Pergamon’u öğrenciyken birkaç kez ziyaret etmiştim. Lisanstan sonra Almanya’da da başladığım Klasik Arkeoloji bölümünü bitirme şartlarından biri en az iki turistik olmayan, yurt dışı gezisi “exkursion” denilen, yerinde öğrenciler için inceleme gezisi yapmaktı. İlki üç haftalık Attika Bölgesi ve Atina gezisiydi. İkincisi tabii Türkiye. Gruptaki her öğrenci rotamızdaki kentlerden birinde bir kutsal alan veya yapıyı anlatacaktı. Bana Pergamon Demeter Kutsal Alanı düşmüştü. Yıl 1996, daha bahar sömestrinde bu geziyle ilgili dersler açıldı, sunumlar yapıldı. Pergamon’u exkursion ekibiyle ekim civarı gezdik. O gezide Pergamon’un Kayıp Hazinesi’nin tohumu ben farkına varmadan atılmış olmalı. Tabii kesinlikle mimarisinin bunda etkisi büyük. Eğitimim son aşamasında ana dal ve çift yan dallarda bir dizi sözlü ve yazılı sınavlara girmem gerekiyordu, danışmanım Carola Reinsberg’in de onayıyla Pergamon’u ana konularından biri olarak seçmiştim. Özetle Pergamon’a bir güzelleme yazma utkusundan doğdu bu roman.

Pergamon’un Kayıp Hazinesi kitabından. Resimleyen: Yusuf Tansu Özel


İki romanda da okurları d
önemin gündelik yaşamına konuk ediyorsunuz. Kurguyla arkeolojiyi, tarihi ve mitolojiyi harmanlamak, karakterlere ses vermek zor olmuyor mu? Nasıl şekillendiriyorsunuz romanlarınızı?

Evet haklısınız, zor oluyor itiraf etmeliyim. O nedenle iki romanım arasında yıllar var. Ben yan dal olarak Protohistorya ve Sanat Tarihi okudum. Direkt Protohistorya alanına girmeye cesaret edemem. Klasik Dönemler yeterince zor zaten. Geometrik-Arkaik-Klasik-Helenistik-Roma diye gider, yaklaşık 1500 yılın sanatını, dilini, edebiyatını, tarihini, klasik mitolojiyi, mimarisini, heykelini, seramiğini, yani Akdeniz’in, hatta Roma ile İngiltere’ye kadar kültür tarihini bilmek, yorumlamak, özümsemek gerekiyor.

Romanımı yazmaya başlamadan önce kendime şöyle yaklaşık bir yıl kadar ön çalışma süresi veriyorum. Akademiyle şekillenen bir çalışma metodum var elbette. Kurgu hangi klasik kentte geçecekse onunla ilgili arkeolojide bilimsel yayınları tarayıp notlar alıyorum bir deftere, kent planlarını arşivliyorum. Bu okumalar sırasında kentin tarihi, mimarisi ve topografik yapısına göre kafamda kurguyla ilgili fikirler belirmeye başlıyor. Hikâyenin geçeceği zaman aralığını netleştiriyorum (Yunan veya Roma dönemleri), karakterleri yaratıyorum (Tarihsel gerçek kişilikleri olabildiğince az kullanırım). Kurgunun bölüm bölüm sahne sahne bir tabelasını yapıp yazmak için en doğru, en dingin saatleri bekliyorum. Ön çalışmada her şeyi defterime not alırım, yazmak için hazır olduğumda notlarım ve kurgu haritamla doğruca bilgisayara yazarım. Şu ana kadar her kitabımda deneyimlediğim ilginç bir tespitim ise ne kadar planlı ve hazırlıklı olsam da en az bir karakterimin plansız hareket ettiğidir ve bana notlarımda olmayan şeyler yazdırttığıdır. Bu, Elayussa’dan Kaçış’ta Kütüphane sahnesiydi, onda Leia’nın parmağı vardı. Pergamon’un Kayıp Hazinesi’ndeyse kitabın ilk bölümüydü, bunda ise Arete’nin.


Aslında bu s
öylediklerimi bir bakıma son kitabınızın son sayfalarında anlatıyorsunuz da… Antik bir şehrin mimarisini okurun hayalinde canlandırmak, kahramanların ayak seslerini takip etmesini sağlamak ancak bir arkeoloğun yapabileceği bir işmiş gibi geliyor bana. Ne dersiniz?

Çok haklısınız. Eğer kurgunun tamamı tarihin bir döneminde geçiyorsa, yani tarihsel bir roman yazıyorsanız o dönemin uzmanlığı ve uzun bir hazırlık dönemi gerekir. Arkeoloji teknik bilgilerle dolu, çok katmanlı bir alan. Tabii bu arkeoloji veya Eskiçağ tarihi eğitimi olmayan biri yazamaz anlamına gelmez. Örneğin Hadrianus’un Anıları’nın yazarı Marguerite Yourcenar, mitolojik romanlar Kassandra ve Medea’nın yazarı Christa Wolf arkeolog değildi. Ursula Le Guin, Margaret Atwood ve William Golding de arkeolog değillerdi, bu onların iyi mitolojik roman yazmalarına engel olmamış. Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatında arkeoloji içerikli güzel eserler var. Bilgin Adalı başta olmak üzere önemli isimler sayılabilir. Çoğu arkeolog değil ya da arkeoloji okusalar bile alanda kalamamışlar bildiğim kadarıyla. Genellikle bu tür eserlere baktığımızda, hikâyeleri bir bütün olarak antik dönemde geçmiyor, günümüze geçişlerin olduğu kurgular daha fazla.


Kitapta antik çağı
n en önemli iki kütüphanesinden biri olan Pergamon Kütüphanesi de var. Bugün kütüphanenin yeri tam olarak bilinemese de nerede olmuş olduğu tahmin ediliyor? 

Yüzyılı aşkın kazılar yapıldıkça bilimsel veriler ışığında bazı konularda tartışmalar alevleniyor. Bir antik kenti en iyi orayı kazan arkeologlar bilir. Ben öğrenciyken Wolfgang Radt, şimdilerde Felix Pirson ve Güler Ateş, Pergamon’un kazı başkanlarıydı. Yeni yayınlar ve çevrimiçi seminerlerini takip ettiğim kadarıyla kütüphanenin kesin yeri burasıdır diye son nokta konmadığı sürece Athena Kutsa Alanı’ndaki salonunun kütüphane olarak kabul edildiğini söyleyebilirim. Benzer bir teori kütüphanede duran Athena heykeli için de var. Önceleri romanımda da geçen kolları eksik mermer Athena heykelinin Atina Akropolü’nde Parthenon Tapınağı’nın içinde duran, günümüze ulaşamamış dev Athena kült heykelinin birebir küçük kopyası sanılırken, şimdilerde bilim (benim de farklı birçok Athena heykellerini karşılaştırarak kurguda seçtiğim betimiyle) sadece kısmen bir replikası olduğu üzerinde duruluyor. Bana öyle geliyor ki kütüphanenin Athena heykelinde tanrıçanın savaşçı yanı değil de bilgeliği vurgulanmış olmalı.

Pergamonun dijital haritasına ulaşmak da mümkün. Kitabı okuduktan sonra Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şubesinin (DAI Istanbul) hazırladığı haritayı merakla inceledim. Dilerseniz okurlara bu söyleşi vesilesiyle sizin aracılığınızla bundan da bahsedelim, ne dersiniz?

DAI son araştırmaların verileri sayesinde uzun yıllar üzerinde emek verilen kapsamlı bir proje olan bu dijital haritayı herkesin paylaşımına sundu. Zaten DAI belki de dünyada ilk akla gelen, en önemli arkeoloji enstitülerinden. İstanbul’daki kütüphanesi alandan birçok bilim insanını misafir etmiştir. Arkeoloji bilimi sadece kazarak ortaya çıkarmakla olmuyor, arkeolojik bulgular, bilimsel veriler yayınlanıp sonraki nesiller için kayıt altına alınıyor, ayrıca kentin kazılan, ayakta olan kısımları her türlü dış etkenlere karşı koruma altına alınıp restore ediliyor. Bir antik kenti kazan arkeologlar için o kent onların çocuğu gibidir. Tutkuyla, sevgiyle bağlıdırlar ona ve arkeologlardan, mimarlara, restoratör, botanik uzmanılarından, klasik filologlara kadar işbirliğiyle ekip olarak çalışırlar.


Sanat tarihi, mitoloji ve arkeolojinin üniversitede bir b
ölüm veya ders olarak okutulmasının yanı sıra lise veya ortaokulda işlenmesi taraftarıyım. Bu konuda bir arkeolog olarak sizin görüşlerinizi de öğrenmek isterim.

Kesinlikle sizinle aynı fikirdeyim. Kızım 16 yaşında, onun da fikrini aldım. Seçmeli ders olsun ve ilgilerine göre isteyen seçsin, dedi. Çocuklar ve gençler en geç lisede Homeros’un destanlarıyla, Gılgamış’la ve klasik tragedyalarla tanışmalı.  Hiç olmazsa ana hatlarıyla temel mitoloji ve sanat tarihi bilgisi çerçevesinde çağları, akımları ve eserleri işleseler… Onları mahrum bırakıyoruz bu hazinelerden, güzelliklerden.

Bir akademisyen-yazar ve arkeoloğun çalışma masasını hayal etsek sizin masanızda neler var?

Akademisyen olarak eğitim öğretim zamanını yıl içerisinde dersler, öğrencilerin seminer ödevleri, sunumları ve lisans tezleri dolduruyor. Her sömestr başında ve süresince derslere göre yeni yayınları okumaya çalışırım, bilgilerimi tazelerim, sunumlarımdaki görselleri güncellerim. Yazar olarak ancak ufak ufak ama düzenli okumalarla notlar alarak defter tutabiliyorum. Masamdan hiç eksik olmayan mitoloji, arkeoloji, Eski Yunanca ve Latince sözlüklerdir. Okuma planım vardır. Paralel okumalar yaparım. Herodot, Strabon, Homeros ve klasik Yunan tragedyaları yanında ve Roma dönemi yazarların eserleri çalışma alanımda, daima gözümün önünde olur.

Çok yakın zamanda Troyalı Helenden ilhamla kızına Helen ismini koymuş bir çiçeği burnunda anne olarak sizin Antik Yunan Mitolojisinin Kadınlarına Dair Öyküler” kitabınızı da henüz keşfettiğimi söylemeliyim. Bu kitapta da eski antik dönemlere ait metinlerden bildiğimiz hikâyeleri geleceğe uyarlamışsınız. Kitabın satışı var mı diye araştırdım ancak bir bilgiye ulaşamadım. Tıpkı ikinci öykü kitabınız Kadınlar ve Başka Evrenler” gibi. İsmini de analım; kitapların çıktığı yayınevi Ayizi Kitap da kapandı. Dilerim bu kitaplar yeniden okurla buluşur. Yeniden baskı yapma veya başka yayınevlerinde çıkma durumları var mı, onu da sorayım.

Çiçeği burnunda bir kız annesi olmak başka bir evrene kabul edilmek gibi. Sağlık ve sevgiyle kanatlarınızın altında büyümesini dilerim. Benim kızımın adı Ada, ilginçtir hem bir dönem yönetmiş Karya prensesinin ismi hem çok sevdiğim Victorian dönemi isimlerinden biridir.

“Antik Yunan Mitolojisinin Kadınlarına Dair Öyküler” kitabımın fikri aslında antik dönem kadın araştırmaları uzmanı Almanya’daki tez hocama dayanıyor. Ondan aldığım seminer konularından bazıları ve tez konum Antik Yunan Arkaik sanatında kadın ikonografisi üzerineydi. Türkiye’ye dönüp öğrenci yetiştirmeye başlayınca, ders anlatırken (ki Latincede ünlü bir söz docendo discimus, “öğretirken öğreniriz” der) öğrencilerimin “Medusa gerçekten çirkin ve itici miydi?” tarzında soruları beni mitolojik kadın figürler konusuna tekrar yönlendirdi. Ariadne mitindeki ip yumağı ve labirent  motifleri bana hep ilginç gelmiştir. Bir adada yalnız başına aşık olduğu erkek tarafından niçin terkedildiği ayrı bir bilmecedir. Zaten Saarbrücken’de öğrenciyken Richard Strauss’un ‘Ariadne Naxos’ta’ adlı operasının farklı bir yorumunu izlemiştim. Böylece kadın kahramanlarımı bulmuştum. Çıkış yolum mitolojideki farklı anlatım varyasyonları veya boşluklar olduğu gibi insan psikolosijiyle, Jung’un arketiplerle bağlantısı. İşte burada psikolog eşim devreye giriyor. Onun akademik bakış açısının yardımıyla  kendimi ayrıca şanslı hissediyorum. Böyle örneklerden ilerledim, boşlukları ya doldurdum ya da aynı kişi için farklı anlatımlardan birini seçerek acaba böyle olmasaydı da şöyle olsaydı nasıl olurdu düşüncesiyle ilerleyip kadın kahramanlarıma ellerinden alınmış hazin kaderlerine başkaldırıp özgürce seçim şansı vermek istedim.

“Kadınlar ve Başka Evrenler” mitolojik öykülerime bağlıdır. Kadın mitlerin şimdiye, geleceğe ve distopyaya uyarlanması gibi. Ben de içten içe, buruk bir duyguyla iki öykü kitabımın da tekrar yayımlanmasını umut ediyorum. Ülkemizde yaratıcı bir şeyler yapmak aşırı gayret istiyor. Önce ekonomik sıkıntıların ön sarsıntısı ardından pandemi ve şimdi daha fenasına katlanmak zorundayız. Yayınevleri haklı olarak bu süreçte seçiciydi. Aslında ben de geri çekilip öykülerimin okura ulaşabilmesi için doğru zamanı, doğru yayıneviyle buluşmayı bekliyorum. Bu arada belki birkaç yeni öykü de eklerim. Bu türe ilgi zaman zaman azalsa da hiçbir zaman kaybolmaz, Madeline Miller (Kirke) ve yakında Türkçeye çevrileceğini umduğum Jennifer Saint (Elektra, Ariadne) gibi yazarların kahramanları kadın olan mitolojik romanları sayesinde klasik mitleri keşfetmek heyecan verici.

Ajandakolikin klasik bir sorusu var. Ajandanız ya da not defteriniz var mı? 

Evet, var! Takvimli ajandama sömestrle ilgili notları tutuyorum. Eğer bir roman yazmaya oturmuş ve kapanmışsam ajandam çalışma planıma göre ayarlıdır. Bu aralar yazma hazırlığı içindeyim, yani ön hazırlık yapıyorum. Yeni bir antik kent macerası için notlar aldığım bir defteri elimin altında bulunduruyorum. Elayussa’dan Kaçış ve Pergamon’un Kayıp Hazinesi’ni yazarken de ayrı ayrı defterler tutmuştum. Bir de çantamda, her şeyi yazdığım küçük bir akıl defteri taşırım. Mitolojik öyküler için başka bir deftere fikirlerimi ve okuduğum antik kaynaklardan notlar alıyorum, aklımda mitolojinin korkulan, dişil yaratıkları ve tanrıçaları hakkında mikro öyküler yazmak var. Bu seri Litera Edebiyat’ta, çıkan öyküm Kapkaççı Harpyialar gibi olacak. Aynı Türk kahvesi tadında, yoğun, küçük fincandan iki yudum alınca biten ama her gün aynı saatte keyfini çıkardığımız tatta.  Ayrıca Roma dönemiyle ilgili notlarımı aldığım başka bir defter daha var. Özetle çok sayıda defter tutarım. Kimi zaman kafamın karıştığını itiraf etmeliyim. Söylemeden geçemeyeceğim, belki de mesleki alışkanlıktan çizim yapmaktan hiç vazgeçmedim. Çizim defterime bana ilham veren, ilginç gelen arkeolojik betimleri, objeleri ve kafamda canlandırdığım figürleri çiziyorum.

Aaa ne güzelmiş! Konuğum olduğunuz ve sizinle tanıştığım için çok memnun oldum. İyi ki yazıyorsunuz…

Samimi ve derinlikli sorularınızla kendimi anlatmama fırsat verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

YORUM YAP

You don't have permission to register
Follow us on Social Media