Söyleşi – Tilbe Saran: “Her dönem kendi gerçekliğini, ahlâkını, aşkını, estetiğini yaratıyor”

ajandakolik


Aylardır konuk edeceğim, bir türlü olmadı! Nihayet o gün geldi çattı… Türk tiyatro ve sinemasının usta oyuncularından ve hep konuşsun, hep anlatsın, hep ‘ses etsin’ dediğimiz seslendirme sanatçılarından Tilbe Saran’la dün ve bugünü harmanladık. Söyleşinin sonunda onunla güneye, o minik agoraya gitmek istedim.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Onu ilk defa sahnede izlediğimde dokuz on yaşlarındaydım. ‘Vanya Dayı’ oyunuyla İstanbul’dan Ankara’ya turneye gelmişlerdi. Nasıl müthiş bir oyun ve ne ekipti ama! Yıllar sonra ‘Kayıp Balık Nemo’da Dori’nin sesinde onu duyduğumda mutlu olmuştum. ‘Martı’ oyununda izlemeyi çok istedim, bir türlü olmadı. Oyunlar, diziler, filmler ve seslendirmeler ve dolu dolu yıllar…  Tilbe Saran, bugün nihayet konuğum oldu.

En son Mayıs ayında Harry Potter serisini okumaya başladınız. “Sesini duymak için Harry Potter kitap okumasını bile dinliyorum” diyenler var sizin için. Başka hangi kitapları okudunuz? Biraz Storytel yolculuğundan bahseder misiniz?

4-5 yıl önce öngörülü, okuma meraklısı genç bir girişimci olan Berk İmamoğlu’nun Seslenen Kitap uygulaması ile tanıştım. Sesli kitaplar henüz pek yaygınlaşmamıştı. O zamana kadar Açık Radyo’da sabahları bir tür Arkası Yarın gibi yayınlanan, Bunu da bilen kaç kişi kaldı acaba?, ‘Madame Bovary, Savaş ve Barış, Karamazof Kardeşler, Tehlikeli Oyunlar’ romanlarını seslendirmiştim. Eskiden beri sesli okumayı sevdiğim için iş gibi değil de kendime armağan verir gibi hissettiğim çalışmalardı. Büyük edebiyat yapıtları ve ben, bir odada bi’ başımıza takılıyorduk. Seslenen Kitap için de Tomris Uyar’ın sanki az önce yazılmış gibi bir kez daha hayranlıkla, şaşkınlıkla okuduğum öykülerinin ardından, Harari’nin ‘Sapiens’i geldi. Şimdi de yedi ciltlik ‘Harry Potter’.

Epey uzun bir seri. Açıkçası ben dinlemektense hep okumayı tercih edenlerdenim. Dinlemeye konsantre olmak yerine okumaya konsantre olabiliyorum sanırım. Alışkanlık elbette. Peki ya siz?

Mesela trafikte yahut deniz kenarında, yürürken, ev işleri yaparken okumak mümkün değil, oysa dinlemek çok zevkli. Okumak içinse ben mutlak sessizliğe ihtiyaç duyarım, daha farklı bir yolculuk. Yani ikisinin de yeri, tadı başka.

Sosyal medyayla aranız nasıl? Günümüzde ‘sanal gerçeklikte’ geldiğimiz noktayı değerlendirecek olsanız neler söylerdiniz?

Yıllarca Facebook açmadım, sonra mesleki zorunluluk haline gelince çok sevgili genç bir arkadaşım bu işi üstlendi hâlâ da o idare eder. Twitter hızlı haber kaynağı, Instagram’da ise sadece merak ettiğim, mesela permakültür, gezi, yeme içme kültürü, sağlıklı yaşam, edebiyat, tiyatro, hayvan ve doğa hakları ile ilgili hesapları izliyor ve pek çok şey öğreniyorum. Ben farklı bir zamanın insanı olduğum için elbette göz göze ilişkilerden vazgeçmek söz konusu değil. Kahve bahane sohbet şahane yani.

“AŞK BİR KURMACA. KENDİ AŞKIMIZI KURGULUYOR, YARATTIĞIMIZ DÜNYAYA SIĞINIYORUZ”

Peki ya günümüzdeki aşklar? Her şeyin iyiden iyiye çabuk tüketildiği ve insanların nezaketten, romantizmden, inceliklerden giderek uzaklaştığı bir dönemden geçiyoruz. Geldiğimiz noktayı endişe verici buluyor musunuz?

Her dönem kendi gerçekliğini, ahlâkını, aşkını, estetiğini yaratıyor. Bugün biz yaşlardakine korku verici gelen gelişmeler yarın, bugünün gençlerinin nostaljisi olacak. Her şey değişiyor. Anneannem cep telefonunu görmedi, bilgisayarlar henüz evlere girecek ebatta küçülmemişlerdi. Ama eminim bugün uyansa “Tüh erken gitmişim!” diyecektir. Bir zamanlar mektup aşkları varmış, şimdi dostluk siteleri. İnsanlar kahramanlarını yaratır gibi sanal kimliklerini oluşturuyorlar. Hep mutlu, sürekli yiyen, içen, gezen… Ama oyun oynayan çocuklar gibi aslında hepimiz kurgu ve gerçeği ayırt edebiliyoruz. Aşka gelince bence zaten bir kurmaca aşk. Hepimiz kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda hayâl kuruyor ve o hayâle bile isteye kapılıyoruz. Kendi aşkımızı kurguluyor, yarattığımız dünyaya sığınıyor ve gerçeğe toslayıncaya kadar hayallerimizi sürdürüyoruz. Bazen işler iyi gidiyor, ayaklarımız yerden kesiliveriyor bazen de yere çakılıveriyoruz.

Ne güzel tarif ettiniz. Peki şu cümlenin devamını getirir misiniz? Sanat insanı iyileştirir, sanat insanı güzelleştirir çünkü…

Sanat acılara üflenen soluk, karanlıktan geçerken elimizi tutan el, çoşkularımızı parlatan ateş böceğidir, sihirdir, büyüdür.

Geçtiğimiz aylarda sezon finali yapan ‘İstanbullu Gelin’ dizisindeki psikiyatrist İdil rolüyle de oyunculuğunuzla ilgili yine bi’ dolu övgü aldınız. Dizi oyunculuğu yeterince tatmin edici oluyor mu?

Sizi tatmin eden bir senaryo, çalışırken sizi geliştiren oyuncular, yaptığınızı gören ve becerinizi daha da genişleten bir yönetmeniniz varsa elbette…

Ben sizi yıllar önce Ankara’ya turneye geldiğiniz ‘Vanya Dayı’ oyununda izlemiş ve çok etkilenmiştim. Rahmetli Kamuran Usluer, İsmet Ay ve Cüneyt Türel’in de oynadığı müthiş bir Çehov oyunuydu. 9 yaşındaydım ama hiç unutmam. 90’ların başıydı sanırım. Biraz o günleri ve o oyunu yad edelim mi?

Ahhhh benim sadık yârim Çehov… Çok kıymetli bir çalışmaydı. Sıkı bir Stanislavski eğitmeni Rus yönetmen Leonid Heifets ile ikinci bir okul gibi yaşadığım prova günleri… Şehir Tiyatroları’nın şahlandığı, arka arkaya önemli işlerin çıktığı, bilet kuyruklarının oluştuğu zamanlardı. O kıdemli kadroyu bile çocuk gibi azarlayan sert bir yönetmendi, Heifets ama bizi kendi derinliklerimize taşıyan, Rusya’yı, o engin, sonsuz stepleri, o boşlukta kaybolmuş yürekleri taa içimizden anlamamızı sağlayan usta bir koçtu. Vanya Dayı biz Şehir Tiyatroları’ndan ayrılıncaya kadar uzun yıllar oynandı.

Ve Cüneyt Türel’i yad etmesek olmaz tabii…  Oyunculuğunuzun ve ses ahenginizin uyumu bir yana bir de hayat arkadaşı oldunuz birbirinize… Ne zaman onun sesini duysam tüylerim diken diken olur. Benim için Türkiye’de gelmiş geçmiş en iyi ses ve oyunculardandır çünkü…

Öyleydi, çünkü o bir Türkçe hayranıydı, dili çok iyi kullanırdı, sıkı edebiyat bilirdi, pek çok şair, romancı, denemeci dostu vardı, ‘dil’e titizlenirdi. O yüzden de çok iyi bir konuşmacıydı. “Ben ‘dil işçisiyim'” derdi. Benim her dem öğretmenimdi. Birlikte oynadığımız her oyunda sahne üzerinde provalarda didişe didişe çalışırdık ama iş Türkçe ile ilgili bir konu olursa tartışmasız usta Cüneyt idi.

Bir Erkeğin Anatomisi, Turkuaz, Kırlangıç Fırtınası, Kaç Para Kaç, Beş Vakit, Çekmeceler, Zenne, Yol Ayrımı gibi bi’ dolu filminiz de var. Yeni projeler var mı sinema için?

Keşke olsa… Sinema hele de keyifli bir ekiple bambaşka. Sihirbazlık gibi.

“İYİ BİR OYUN, İZLEYEN HERKESİ ‘İYİ İNSAN’ YAPAR”

Kendinizi en çok tiyatro sahnesinde mi iyi hissediyorsunuz peki, bunu merak ediyorum.
Oyunculuk konusunda aidiyet duyduğunuz yer neresi?

Sahne benim için dostlarla, dostlar için hazırlanan koca bir sofra, bir şölen sofrası; sahiciliğin turnusol kağıdı… Şamanistik bir tören… Hani bazı dost meclisleri vardır, her saniyesi gül şerbeti tadında; işte iyi bir oyun da içimizi yıkar, zihnimizi, ruhumuzu genişletir, kibiri bozar, birkaç günlüğüne de olsa izleyen herkesi ‘iyi insan’ yapar.

Tiyatro nasıl kanınıza girdi peki, hikayenin en başına dönecek olursak? Kısaca özetleseniz…

Tek ve yalnız geçen bir çocuklukta ‘oyun’un tadını, hayâl ve fantezilerin, kurgunun büyüsünü bir ömür sürdürmek isteyince yol belirdi. Sonra da lise sonda okul oyunumuzun provalarını Kenter Tiyatrosu’nda yaparken Yıldız hoca ve öğrencileriyle olan bir karşılaşma nihai kararımı oluşturdu.

Çok fazla tiyatro var. Yeni nesil oyuncuları nasıl buluyorsunuz? Takip etme imkanınız oluyor mu?

Zehir gibiler, bayılıyorum. Fırsat buldukça koşa koşa gidiyorum. Benim dönemimde yazan oyuncu neredeyse hiç yoktu, şimdilerde dertlerini, hikâyelerini dile getirenler çoğaldı, bu da tiyatroya ayrı bir zenginlik ve çeşitlilik kattı. Bu yıl tam 230 yeni oyun, perde açtı İstanbul’da. Müthiş bir sayı bu.

Siz St. Benoit mezunusunuz. Serde bir frankafonluk var o zaman, öyle değil mi?

Evet, ahhh o gri okul günleri… Fransız lisesinde okumak çok şey kattı bana elbette ama tadını kireç gibi hatırlarım, renksiz, ruhsuz! Harry Potter’daki ruh emiciler gibi neşeyi söndürürdü. Ama hayatıma eşsiz dostlar ve sihirli bir sopa bıraktı: meraklı olmak.

Ah bu anlatımı da çok sevdim! Peki İş Sanat’taki dinletilerinizden bahsedelim biraz da… En son Metin Belgin, Bülent Emin Yarar, Hakan Gerçek’le Sabahattin Ali Hikayeleri Dinletisi’nde yer aldınız. Seyircinin bu dinletilere ilgisini nasıl buluyorsunuz? Ücretsiz olmaları büyük avantaj.

Elbette, İş Sanat’ın desteğiyle gerçekleşen bu gösterilerin tıklım tıklım dolmasında ücretsiz bir hizmet olması çok belirleyici. Ama inanın bedava da olsa kötü bir iş 15 yıl süremez! Başlarken bu kadar süreceğini hiçbirimiz hayal etmemiştik. Şaka gibi ama 15 yılı devirdik. Benim çok kıymet verdiğim buluşmalar; Ahmet Muhip Dıranas’la başladık, Gülten Akın’a kadar geldik. Her ay bir pazartesi büyük bir şair veya öykü yazarı ile gizli bir randevum var.

“ERİL DİL, ERİL DÜŞÜNCE ERKEKLERE DE ZARARLI”

Büyük şans doğrusu! Toplumsal konulara olan duyarlılığınız da sizi siz yapanlardan. Kadınlardan nafaka hakkı için imza kampanyasında sizin de imzanız bulunuyor. Bu tip sınırlama girişimleriyle ilgili fikrinizi almak istesem neler söylersiniz?

Adalet ve eşitliğin sağlanacağı güne kadar mücadeleye devam.

Biz kadınlar için dünya neden bu kadar zor?

Herkes için zor! Bu konu açıldığında Pınar Selek’in ‘Sürüne Sürüne Erkek Olmak’ kitabını hatırlarım hep. Eril dil, eril düşünce, erkeklere de, doğaya da, barışa da zararlı.

Bu söyleşiyi yapmadan önceden henüz seçim olmadı. Her şeyin çok güzel olacağını düşünelim mi?

Her şey çok güzel olacak elbette. Ama yapılan yanlışlar tekrar ederse hızla eski tas eski hamam oluverir.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var: Ajanda veya not defteriniz var mı içine bir şeyler karaladığınız? Varsa neleri not alırsınız?

Oyun çalışırken, hâlâ karakterin günlüğünü tutarım, o sırada kendi hayatımdan da kimi anlar sızar deftere.

O zaman çok özel defterler olsa onlar… Yeni projeler, hayaller, istekler var mı?

Güneyde minicik bir buluşma alanı yaratıyoruz, ekmek de yapalım, dans da edelim, şiir de konuşalım, resim de çizelim diye. Minik bir agora, bir an önce hayata geçsin istiyorum. Az kaldı…

Next Post

Kaş Caz Festivali'nin ilk yıl programı

Yelkenini Akdeniz rüzgarı ile dolduran, rotasını güzel müziğe çevirmiş, enerjisini doğadan alan Kaş Caz Festivali, 6 – 7 – 8 Eylül’de Setur Marina ev sahipliğinde gerçekleşecek festivalin müzik programını açıkladı.  Bu yıl ilk kez düzenlenecek Kaş Caz Festivali, yerli müzisyenlerin yanı sıra uluslararası isimleri de ağırlıyor. Türler arası geçişlerle harmanladıkları […]

Bizi takip edin