Söyleşi – Süleyman Bulut: “Kar Tanesi sadece ilk yazdığım kitap değil, aynı zamanda yazmayı ilk öğrenmeye çalıştığım kitap”

ajandakolik


Hiç kuşkusuz bir yazar için kitabının yıllar sonra özel baskıyla yeniden okuyucuyla buluşması hem yazar hem de okuyucuları için çok değerli. Can Çocuk, bu yıl yazın hayatında 40. yılını kutlayan Süleyman Bulut’un ilk kitabı “Kar Tanesi”ni ciltli baskısıyla hazırlayarak hem yazara hem de onun biricik okurlarına jest yaptı. Ben de bu vefadan yola çıkarak çocuk kitaplarıyla geçen o 40 yılı bizzat yazarın kendisiyle konuştum. 

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Birazdan okuyacağınız söyleşi, uzun bir yolculuğun hikâyesi. Sözü uzatmak yersiz. Siz en iyisi edebiyat dolu sohbetimize kulak verin…

Yazdığınız ilk romanın 40 yıl sonra yeniden yazılması gerçekten çok özel bir durum.  40 yıl önceki Süleyman Bulut’un hayallerine, yaratım sürecine, edebiyata olan ilgisine gidersek bugün ve o gün arasında değişen, değişmeyen şeyler neler?

40 yıl önce yazmakla 40 yıl sonra yazmak arasında benim için değişmeyen tek şeyin yazmaya devam etmek olduğunu söyleyebilirim. Değişen şeylerse pek çok: Anlatım, kurgu, olay örgüsü, karakter oluşturma ve dönüştürme, dilin edebi kullanımındaki anlayışlar… Şöyle söyleyeyim, gündelik dilim Türkçe, yazı dilim de Türkçe, Türkçe yazıyorum ama gündelik kullandığım Türkçe ile yazı dilim olan edebi Türkçe aynı dil değildir, olmamalıdır; yoksa ortaya çıkan edebi bir çalışma olmaz. Zamanla öğrendiğim şeyler bunlar… Şunu da ekleyeyim: Ben zaten 5 yıl önce yazdığım bir kitabımı yeniden okuduğumda, o kitabı yeniden yazma heyecanı duyan bir insanım. Yeniden yazarım da, yazmakta olduğum çalışmalardan fırsat buldukça. Konu elbette aynıdır ama olay örgüsünde, anlatımda az ya da çok değişiklikler yaparım; ana karakter elbette değişmez ama öyküyü zenginleştirmek ya da çağrışımları güçlendirmek için ufak tefek karakterler eklerim. Birçok kitabımı da böyle yeniden yazmışımdır.

40 yıl öncesine, “Kar Tanesi”ni yazmaya başladığım yıllara dönersek…  Yazmak konusundaki tek donanımım ortaokuldan itibaren çok iyi bir okuyucu olmamdı. O yıllarda şimdiki gibi yazma teknikleri üzerine kitaplar da yoktu, inceleyip yararlanabileceğim. Sevdiğim yazarları ve çocuk kitaplarını tekrar tekrar okuyarak, çocuklar için yazmanın büyükler için yazmaktan biraz farklı olduğunu gördüm. O zaman adlandıramadığım bu farka şimdi “çocuğa göre”lik diyoruz.  Çocuğa göre cümle kurma, çocuğun düzeyine göre kelime seçme, anlatım tonunu ayarlama, öyküyü taşıyacak özgün bir fikir bulma ve bunu çocuğun ilgisini çekecek şekilde anlatma… Dikkat: “Çocukça” değil “çocuğa göre” yazmak! Bunları okuduğum iyi kitapların sırlarını çözmeye çalışarak ve elbette yazmaya girişerek öğrenmeye çalışıyordum. O yüzden “Kar Tanesi” sadece ilk yazdığım kitap değil, aynı zamanda yazmayı ilk öğrenmeye çalıştığım kitaptır da…

Hiç tahmin eder miydiniz peki biricik “Kar Tanesi”nin yeniden ve böyle özel baskıyla okuyucuyla buluşacağını? Bu aynı zamanda size bir vefa hediyesi!

Doğrusu, hiç düşünmemiştim. Yayınevim bunu bana ilk söylediğinde şaşırmış, bakakalmıştım bir süre; çok mutlu oldum elbette.

Henüz çocuk edebiyatına “bulaşmadan” önce İstanbul Radyosu’nda, “Çocuk Bahçesi” ve “Çocuk Saati” programlarıyla ilk yazılarınızı yazmaya başladınız. O dönem çocuklar için yazmaya nasıl karar verdiniz?

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okuyordum. Son sınıfa yaklaşırken iktisatın rakamlara dayalı dünyasından çok harflerin dünyasını sevdiğimi fark ettim. Madem harfleri daha çok seviyorum dedim ve ufak tefek yazma çalışmalarına başladım. İstanbul Radyosu’na oyunlar yazıyor, öykü karalamaları yapıyordum ama bunlar beni pek doyurmuyordu. Bir kitap yazmalıyım, dedim; evet yazar olmak istiyordum ama istemekle olmaz ki bu iş, bakalım yazabilecek miydim? Bunu anlamanın da tek yolu vardı, oturup yazmak… 1978- 79 yıllarından söz ediyorum…  1979, Dünya Çocuk Yılı ilan edilmişti. Gazete, radyo ve TV’de çocuk kitapları üzerine konuşmalar yayınlanıyor, bankalar ve gazeteler çocuk dergileri yayınlıyor, Milliyet Çocuk, Hürriyet Çocuk… Biraz da bu yayınların etkisiyle ve iyi bir çocuk kitapları okuru olarak yazacağım ilk kitabın bir çocuk kitabı olmasına karar verdim.

O yıllarda çocuklar için kaleme alınan metinlerle bu döneminkiler arasında nasıl farklar gözlemliyorsunuz?

O yıllarda yerli kitap sayısı oldukça sınırlıydı. Varolan çocuk edebiyatı çeviriye dayanıyordu. Bir tespit için söylüyorum bunu, yanlış anlaşılmasın, eleştiri değil. Bizim kuşak dünya çocuk edebiyatıyla o klasiklerin çevirileriyle tanıştı. 1976’larda Cem yayınevi Arkadaş Kitaplar diye bir çocuk kitapları dizisi başlatmıştı. Yöneticisi daha sonra Can Yayınlarını kuracak olan Erdal Öz’dü. Erdal Abi, bir yandan benim gibi yazmaya yeni başlayanları desteklerken (İlk kitabım Kar Tanesi’ni Erdal Abi bastı) bir yandan da yetişkinler için yazan roman ve öykücülerimize zorlaya zorlaya çocuk kitapları yazdırıyordu. Onları ikna etmek için ne diller döktüğüne çok tanık olmuşumdur. Söz gelimi, ünlü romancımız Yaşar Kemal tek çocuk kitabı Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca’yı Erdal Abi’nin uzun ısrarları sonucu yazmıştır.

Ayrıca o yıllarda kitapların baskıları pek parlak değildi; kapaklar çoğu kere albenisiz, sayfa tasarımları çok klasik, ciltleri çok zayıftı. Bugün yazarından tasarımcısına, çizerinden baskı tekniğine çok gelişmiş bir çocuk edebiyatımız var. İyi kitaplar yazılıyor, iyi kitaplar çevriliyor, iyi basımlar yapılıyor. Zaman zaman kötü yazılmış, “çocuğa göre” olmayan, kamuoyunda haklı olarak tartışmalara yol açan kötü örnekler de çıkmıyor değil; bunların da farkındayım ama üç-beş kötü örnek, çocuk edebiyatımızın iyi yanlarını görmemize engel olmamalı.

“YAZARKEN ÇOCUĞA GÖRE YAZMAYI HİÇ UNUTMAMAK GEREKİYOR” 

Çocuklar için yazmak (programlar için soruyorum) başta zor geldi mi? Yazdıklarınızı anlamayacakları konusunda çekinceleriniz oldu mu hiç? 

Hemen söyleyeyim, yetişkin ya da çocuk, yazmanın kendisi zor bir uğraştır. Güle oynaya yapılan bir çalışma değildir. Gündelik dünyadan kopup, kelimelerin dünyasına geçmek, bütün dikkatini karakterlerine, onların değişimine, olay örgüsüne vermek gerekir. Onun için ben dikkatimi dağıtacak etkenleri en aza indirmek için odamın kapısını kapatıp çalışma masamda yazarım. Açık havada, parkta, bahçede elbette düşünürüm, notlar alırım ama yazmaya başladığımda çalışma masamda olmam gerekir. Çocuklar için yazarken, yazmanın bu genel zorluğuna küçük bir ek yapmak gerekiyor: Yazarken “çocuğa göre”yi hiç unutmamak! Cümleni ona göre kurmak, kullanacağın kelimeleri çocuğun düzeyini düşünerek seçmek, olay örgüsünü ona göre geliştirmek… Bugün okul öncesine resimli kitap yazarken ya da 1 ve 2. sınıflara, 3., 4. sınıflara, ortaokul düzeyine yazarken bile aralarında ayrım olduğunu unutmamak gerekiyor.

Yazma çalışmalarım sırasında benim yaşadığım korku, anlaşılıp anlaşılmamak değil, iyi yazıp yazmadığım korkusudur. Zaten okumak, yazarın yazdıklarını birebir anlamak değildir. Tersine, okunurken yeni anlamlar üretmeye, yeni çağrışımlar yapmaya, yeni duygu ve tavırlar geliştirmeye olanak tanımalı kitap. Yetişkin ya da çocuk fark etmez, okuyucusuna bu olanağı sağlayan kitaplar iyi kitaplardır. Hayatımızın değişik dönemlerinde yeniden yeniden okuruz böyle kitapları.

İlk karakterinizi yaratırken bir kar tanesinden yola çıkma fikri nasıl oluştu?

Bir kitap yazmaya karar verdiğimi yukarıda anlatmıştım… İyi ama ne yazacaktım? Gece gündüz bir karara varmak için kıvranırken ünlü Rus yazarı Maksim Gorki’nin çocuk yazarlarına seslendiği bir yazısını okudum. Yazısında Gorki, doğa olaylarından, rüzgâr, yağmur, kardan yola çıkarak çocuklara güzel öyküler yazılabileceğinden söz ediyordu. Aklıma hemen, çocukluğumun haftalarca devam eden karlı günleri geldi. O zamanlar çok kar yağardı ve kar tatili diye de bir şey yoktu. Okula haftalarca karlar içinde bata çıka gider gelirdik. Çocukluğumun o karlı günlerini hatırlamak heyecanlandırdı beni. Yazmak için heyecan duymak elbette gerekli ama yeterli değil… Çünkü yazmak, bir öykü yazmak, başından geçenleri, gördüklerini ya da gözlemlerini kağıda dökmek, anı gibi yazmak değildir. Elbet bunlardan yararlanırsın ama bir olay ya da konuyu edebi olarak yazmak biraz daha fazla çabayı ve “öykü yazmayı” öğrenmeyi, bilmeyi gerektiriyor. O zamanlar, bugün olduğu gibi yazma tekniklerini konu eden kitaplar da yoktu. Bu ‘öğrenmeyi’ daha önce yazılmış iyi kitapları tekrar tekrar okuyarak, onların yazılma sırlarını kendime göre çözmeye çalışarak yapmaya çalıştım.

Rus edebiyatının diğer yazarlarının da katkısı oldu mu edebiyatınıza? Kimdir mesela sizin için Rus edebiyatı, hangi eserdir?

Rus edebiyatından beni ilk etkileyen Çehov’du. Onun öyküleriyle lise kütüphanesinden (kitaplık kolu başkanıydım) alıp okuduğum, resimsiz, beyaz kapaklı bakanlık klasiklerinde tanışmıştım. Dostoyevski epey bir süre benim için Suç ve Ceza olarak kaldı. Tolstoy ve Gorki’yi, kendi kütüphanemi kurmaya başladığım üniversite yıllarımda keşfettim… Tolstoy, öyküleri ve Anna Karenina’dır benim için; Gorki ise Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken üçlemesi ve Ana’dır. Bu arada Gorki’nin çok sevdiğim bir çocuk kitabı vardır: Danko’nun Yüreği. Şolohov ve Boris Pasternak’ı da çok severek, ilgiyle okudum. Ve Durgun Akardı Don ve Doktor Jivago beni etkileyen romanlardı.

Ben Kar Tanesi’ni 40. yılında okuyanlardanım. Yolculuğunu takip etmek, bir sonraki sahnede neler olacak diye merak etmek çok eğlenceli ve bir o kadar heyecanlıydı. Üstelik bunun için çocuk olmama bile gerek yoktu. Galiba iyi bir çocuk romanı / öyküsü, her yaşa hitap edebiliyor. Ne dersiniz?

Çok haklısınız… Hangi yaş grubuna yazılırsa yazılsın, iyi edebiyat, herkes için, her yaş grubu için iyi edebiyattır. Herkese okuma zevki verir.

“BİR FİKİRDEN, BİR OLAYDAN, BİR CÜMLEDEN YOLA ÇIKARIM” 

Yıldızkar, Karpe, Kardo (Bu isme çok güldüğümü söylemeliyim!), Kartipi, Karsun… Sonra Obuz, Azbuz, Buzla! Daha ilk kitabınızda karakter isimleriyle yaratıcılığınızı konuşturmuşsunuz. Peki bu ilk kitapta karakter yaratımı konusunda nelere başvurdunuz, nelerden beslendiniz? Yazarken imgelerini de gözünüzün önüne getirerek mi yazdınız, merak ediyorum.

Binlerce yazar, yüzbinlerce kitap yazdı ama nasıl yazdığını, yazma sürecini nasıl gerçekleştirdiğini tam açıklayamadı. Yazma sürecinin tabiatına aykırı sanırım bu. Yine de üzerine bir şeyler söylenebilir elbette… Benim çalışma tarzım… Bir fikirden, bir olaydan, bir cümleden yola çıkarım. Rüzgârın bahçede oradan oraya uçurduğu bir yaprak da, o yaprağın peşinde koşan yavru kedi de çıkış noktam olabilir. Sonuç olarak “Kar Tanesi” fikri de Gorki’nin bir cümlesini okumamla oluşmaya başlamıştı. O cümle bana çocukluğumun karlı günlerini çağrıştırmıştı; oradan yola çıkarak Karlar Ülkesi’nde geçen bir öykü kurmaya karar verdim. Bunun için bir ana karakter bulmalıydım, adına Küçümen Karcık dedim. Ana olay, ana karakter, öykünün başı, sonu… Yazmaya başlamadan önce öykünün ana hattını, omurgasını görmek, kurmak isterim… Ve hemen ekleyeyim:  Öykü bittiğinde yaptığım bu planın yüzde 60-70’ini değiştirmemişsem ortaya iyi bir şey çıkaramamışım demektir. Kervan yolda düzülür deyimi en çok yazma süreci için geçerli sanırım. Ama elimde sonra çok şeyini değiştireceğim bir ana plan mutlaka olmalı.

“Kar Tanesi”ni de böyle bir süreç içinde, yeniden yeniden birçok defa yazarak ortaya çıkardım.

Kar Tanesi yani bizim “Küçümen Karcık”ın yolculuğunda başına gelmedik kalmıyor. Zorluklarla karşılaşıyor, mücadele ediyor ve bu süreçte bir dolu şey öğreniyor. 40 yıllık bir bağınız var onunla. O ilk kitabın verdiği amatör ruh ile Kar Tanesi’nin kar olmayı öğrenme macerasının birbirine benzediğini düşündünüz mü hiç?

Bunu hiç düşünmemiştim, bakın… Siz hatırlatınca, gülümsedim kendi kendime. Evet, böyle bir paralellik var… Ben kitabı yazarken, Küçümen Karcık da öyküdeki serüvenini yaşarken bir şeyleri öğrenmeye çalışıyorduk… Bunun hiç aklıma gelmemesi ne tuhaf?

Peki ilk kitaptan sonra bir devam kitabı yazmak gibi bir hevesiniz olmadı mı?

Bilinçli bir seçim değil ama devam yazmak gibi bir isteğim olmadı pek. Yayımlanmış ikinci kitabım olan Sarıtay’ın devamını yazayım, kente gelsin, serüveni yarış atı olarak devam etsin diye düşündüm bir ara… Notlar aldım, belgeler, fotoğraflar topladım ama fırsat bulup yazamadım. Kütüphanemin kim bilir hangi köşesinde gün yüzüne çıkmayı bekliyor o dosya…

Devam kitapları yazmadım ama bir şemsiye altında topladığım seri-dizi kitaplarım var. “Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler” 3 kitaplık bir dizi. “Çocuk Hakları” dizisi şimdilik 5 kitap. “101”ler dizisi de şimdilik 5 kitaptan oluşuyor.

“İNSANI YILLAR ÇNCESİNE GÖTÜREN, İÇİNİ TİTRETEN KARŞILAMALAR…” 

40 yıl önce bu kitabı okuyan okurlarla rastlaşıyor musunuz? O dönemin çocuklarıyla bu hızlı, teknolojik çağın küçükleri arasında gözlemlediğiniz şeyler oluyordur muhakkak. Sizce nasıllar?

Evet, özellikle fuarlarda kitap imzalatmaya gelen anne ve babaların birçoğu “Kar Tanesi” ve “Sarıtay”ı kendileri çocukken, ilk yayımlandıkları yıllarda, okumuş oldukları söylediler, söylüyorlar… İnsanı yıllar öncesine götüren, içini titreten karşılaşmalar bunlar.

Bizim çocukluğumuzla şimdiki çocukların çocukluğu arasında… Elbette çok şey değişti. Bizim zamanımızda okunacak şeyler kitap, gazete, dergilerdi. Şimdi okuma nesneleri, okuma türleri çoğaldı. Sosyal medya okuru veya okuması diye bir gayya kuyusu var söz gelimi. Benim açımdan gayya kuyusu ama bugünün ve yarının çocukları bu ortamlarda var edecekler kendilerini. Zamanın olanakları ve koşulları bunu gerektiriyor. Önemli olan bu yeni teknolojik olanakların nasıl kullanılacağıdır. Orada işte, anne-babaların çocuklara yardımcı olması gerekiyor. Yasaklama çabasına girerek değil, teknolojik olanakların doğru, dengeli kullanılması için yönlendirme yaparak.

Şöyle bir saydım da 40’ı aşkın kitabınız var. Her yıl bir kitap çıkarmalıyım gibi hedefleriniz oldu mu? Yani zaman olarak kendinize hedefler koydunuz mu?

Yok, tam dediğiniz gibi bir hedeflemem olmadı ama ben, önüne bir hedef koymadan rahat edemeyen, düşünemeyen, çalışamayan bir insanımdır. Çalışmak için keyfimin gelmesini ya da eşref saatimi beklemem; çoğu zaman zorlayarak da olsa kendim yaratırım o keyfi ya da eşref saati. O yüzden hep yıllık, iki yıllık, üç yıllık hedefler belirlerim kendime… Şu kadar kitap yazacağım diye değil, şu, şu kitapları yazacağım, şu şu kitapları okuyacağım diye… Günümü, haftamı, ayımı da ona göre planlarım. Hedeflerimi, her zaman tutturduğumu söyleyemem, doğal olarak ama, ne gam! Yazmaya devam edebiliyor muyum? Benim için önemli olan o…

Çalışma masanızın üzerini hayal edelim. Neler var?

Çok şey… Ve bu çok şey, o günler ve haftalarda çalıştığım konulara göre değişir. Çalışmamı böleceği için, çalışırken bir kitap, sözlük, bir kaynak, kalem defter aramaktan nefret ederim… İhtiyaç duyduğum ya da duyacağımı sandığım her şeyi, lazım olduğunda hemen uzanıp alabileyim diye masamın üstüne yığarım. Dışarıdan bakan birine benim masanın üstü çıfıt çarşısı gibi görünür; benim içinse heyecan vericidir. Çalışmaya hazır olduğumu hissederim. Tek, büyük bir masada çalışmayı da sevmem. Küçük ama birkaç masa… Her masada, o masada çalıştığım konuyla ilgili malzemeler olmalı. Bir konuda çalışmaktan çok yorulmuşsam, ilerleyemiyorsam başka masaya ve yeni bir konuya geçerim ki, çalışma heyecanım tazelensin. Oturarak çalışmayı da sevmem, hareket halinde olmam, dolaşmam – masanın çevresinde elbette!- gerekir.

Sizin anlayacağınız, dağınık bir düzenlilik içinde çalışmayı severim. Düzenli masa üstlerini hiç sevmem.


“BÜYÜKLERE ANLATIM TARZIYLA ÇOCUĞA GÖRE ANLATIM TARZI BİRBİRİNE KARIŞIYOR” 

Çocuk edebiyatı özellikle son birkaç yılda büyük ivme kazandı. Yetişkinler için yazan önemli isimler de çocuk edebiyatı için eserler vermeye başladı. Hatta ünlü oyunculardan da çocuk kitabı yazanlar oldu. Bu kadar rağbet görmesini neye bağlıyorsunuz? Bunu doğru buluyor musunuz?

İlke olarak, yazmak isteyen herkesin yazabileceğini düşünürüm. Sonuç olarak yazana değil yazılana, ortaya çıkan kitaba bakılacaktır. Ama yıllarca büyükler için yazdıktan sonra çocuklar için yazanlar da şöyle bir sorun olduğunu okuduğum kitaplarında görüyorum. Ne kadar dikkat edilmeye çalışılsa da, büyüklere anlatım tarzıyla ‘çocuğa göre’ anlatım tarzı birbirine karışıyor. Öyküde, okumada kopukluğa yol açıyor. Bunu ben tersinden yaşadım.  Dört beş yıl önce, heyecanla büyükler için bir roman yazmaya başladım. 20-30 sayfa gittiğimde baktım ki, büyükler için yazıyorum ama anlatımım büyümüyor bir türlü. Aynı dönemde hem çocuklara hem büyüklere yazmanın anlatım karışıklıklarına yol açtığını gördükten sonra büyüklere yazmaya ara verdim. Çocuklara yazmaya ara verebileceğim bir dönemde -bilmiyorum ne zaman- o romana döneceğim, her şey hazır neredeyse…

Sizi bugünlere getiren, sizi çocukken çok etkilemiş romanlar, hikayeler neler?

İlkokul dönemimde ders kitaplarının dışında bir kitap görmedim, okumadım da. Köyüme ulaşan kitaplar sadece ders kitaplarıydı. Dolayısıyla öykü, roman ve şiirle ilkokuldaki Türkçe ders kitaplarında tanıştım. İlkokul 4 ve 5. sınıf Türkçe ders kitaplarında okuduğum ve beni çok etkileyen üç öykü de satır satır ezberimde hâlâ: Kirazlar (Reşat Nuri Güntekin), Kaşağı (Ömer Seyfettin), Eskici (Refik Halit Karay). Bayram törenlerinde okumak için ezberlediğim şiirler dışında sevdiğim için ezberlediğim ilk şiir Behçet Necatigil’in Kır Şarkısı ‘ydı.

Ders kitapları dışındaki ilk kitabımı, ortaokul için bulunduğum ilçemiz Beyşehir’de bir öğretmenimin yönlendirmesiyle gittiğim Beyşehir Halk kütüphanesi’nden alıp okudum. 1001 Gece Masalları’nın çocuklar için düzenlenmiş baskısıydı. Sonra Reşat Nuri’ye geçtim. Reşat Nuri’yi ilkokul Türkçe kitabındaki öyküsünden biliyordum. Bütün kitaplarını arka arkaya okudum. Benim yazı dilimi ilk etkileyen yazarın Reşat Nuri Güntekin olduğunu söyleyebilirim. Beyşehir Lisesi’nin kütüphanesi vardı ve zamanında Hasan Ali Yücel’in yayımlattığı bakanlık klasikleriyle doluydu. Kitaplık kolu başkanı olarak bu kütüphaneden rahat rahat yararlandım. Balzac’ı, Stendal’ın çok sevdiğim Kızıl ve Kara’sını, Çehov’un bana çok değişik gelen öykülerini, Yakup Kadri’nin Yaban’ını bu kütüphaneden alıp okudum. Bu arada benim iyi bir okur olduğumu fark eden öğretmenlerim de kitaplar veriyordu bana. Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’unu, Füruzan’ın ilk kitabı olan Parasız Yatılı’sını, Camus’un Veba’sını, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sını, Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü’nü ve Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini felsefe, tarih ve edebiyat öğretmenlerimden alıp okumuştum.

Sadece ders veren değil, aynı zamanda okuyan öğretmenlermiş, değil mi? Hepsine selam olsun, ellerinden öpüyorum.

Ufukta yeni bir kitap var mı?

Ufuktaki çalışmaları sıralamak uzun sürer, ben size bugün-yarın yayımlanacak kitabımın adını vereyim: Ben Buldum! Evet, kitabımın adı da “Ben Buldum”, kitabın adını da ben buldum! Buluşların kısa öyküsü: 100 buluş, 100 öykü…

Çocuklardan duyduğunuz en güzel cümleler neler, merak ediyorum.

Etkinlik yaptığım sınıflara ve yaşa göre değişir ama çok sorulan sorulardan ortaya karışık bir sıralama yapayım: Kaç yaşındasınız?/ Siz kendi yazdıklarınızı okuyor musunuz?/ Aileniz yazmanıza karşı çıktı mı? Kimler size destek oldu?/ Bir kitabı kaç günde yazıyorsunuz? / Kaç para kazanıyorsunuz? Yazarken yorulmuyor musunuz?/ Daha yazmaya devam edecek misiniz? / Ünlü olmak nasıl bir duygu?..

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajandanız ya da not defteriniz var mı? Varsa içinde neler var?

Olmaz olur mu? Benim gibi plansız adım atmayı sevmeyen birisi için not defterlerinden daha büyük bir yardımcı olabilir mi? Sadece bir not defteri değil, aynı anda, birkaç not defteriyle çalışırım. Yetmez… Çalışma masamın tam karşısında küçük, beyaz yazı tahtam vardır. Kırmızı, yeşil, turuncu tebeşirlerle sürekli notlar yazılır, silinir, yenileri yazılır.

Not: Çeşitli ebatlardaki not defterlerimi kesip, biçip, tutkallayarak kendim yaparım ve bundan büyük keyif alırım.

Benim gibi çocuklar için bir şeyler yazmaya çabalayan yazarlar /yazar adayları için birkaç tüyo verecek olsanız, 40 yıllık ustalığınıza sığınsak, neler önerirsiniz, neler dersiniz?

Kimseye akıl vermek gibi olmasın ama sorduğunuz için naçizane, kendi çıkarımlarımı söyleyeyim… Kabaca, ben yazmanın iki yönü olduğunu düşünüyorum: Teknik yönü, yaratıcılık yönü. Gerekli olan ama yeterli olmayan teknik yön öğrenilebilir. Bu konuda Türkçede, yazmanın teknik yönlerini inceleyen onlarca iyi kitap var. Listeyi uzun tutmamak için ikisinin adını vereyim: Murat Gülsoy, Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık; Semih Gümüş, Yazar Olabilir miyim? Ayrıca Fethi Naci, Berna Moran ve Murat Belge’nin kitap değerlendirme yazıları bulunup okunmalı. Okunmalı değil matematik çalışır gibi çalışılmalı.

Yazmanın, olmazsa olmaz, yaratıcılık yanına gelince… Yazının o büyüleyici yanı, iyi yazılmış roman ve öyküler tekrar tekrar okunarak; roman okur gibi değil ama, nasıl yazmış diye okunarak ve elbette yazarak, yeniden yazarak ve yeniden yeniden yazarak elde edilebilir diye düşünüyorum. Zor mu? E, yazmanın güle oynaya yapılan bir iş olmadığını söylemiştim yukarıda.

Çocuklara yazma kısmına gelince… Yukarıda belirttiğim hazırlıklara, yazarken, mutlaka ve mutlaka “çocuğa göre”lik eklenmeli! Dikkat: “çocuğa göre”lik, çocukları küçümsemek değildir; “çocukça”lık hiç değildir!

Son olarak: Sözlük ve yakın-karşıt anlamlılar sözlüğü okumak yazarlık için en gerekli okumalardan biridir; yazar işini kelimelerle yapar çünkü.

Paylaş ki çoğalsın:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Erdal Öz Edebiyat Ödülü, Jale Parla'nın

Can Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz’ün anısını yaşatmak için ailesi tarafından her yıl düzenlenen Erdal Öz Edebiyat Ödülü, yeni sahibini buldu.  Başkanlığını Oğuz Demiralp’in üstlendiği, […]