Sonunda geldi, sonunda kendi sesini duyduğumuz bir şarkı yaptı,  ‘Sonunda’ single olarak çıktı. Yıllarca Soul Stuff grubunda bas gitar çalan ve pek çok müzisyenle birlikte üreten Reha Hendem, ‘sonunda’ Ajandakolik’te.

Günlerce dinlediğim bir şarkı oldu ‘Sonunda’. Hani söyleşi möyleşi yapacağız diye dinledim, söyleşinin deşifresini yapmadan önce son bir kez dinledim ama her şarkıyı da bu kadar çok dinlemem ki! Ara ara açıp hâlâ dinliyorum. Ben sevdim, bakalım siz sevecek misiniz? Reha Hendem’le güneşin hiç de yüzünü göstermediği bir günde, Ara Cafe’de buluşup ‘Sonunda’yı konuştuk. Ben de bu vesileyle sonunda Ajandakolik için bir YouTube kanalı açmış oldum. Abone olursanız ne alâ!

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Kimsin sen Reha Hendem?

İstanbul’da doğdum, İzmir’de büyüdüm. Müziğe de orada başladım; yerel kulüplerde profesyonel olarak çaldım. Sonra İstanbul’a geri dönüp burada Soul Stuff grubuyla çalmaya başladım. Ama grup varken de Bedük, Özlem Tekin gibi isimlerle değişik zamanlarda çalışma imkanım oldu. Koray ayrıldıktan sonra Kargo’yla bir dönem çalıştık. Vokalist olarak girdim ama bir süre sonra vazgeçtik. ‘Yakup’ diye bir grubum vardı benim. Özellikle Dream TV ve MTV ilk açıldığı zamanlarda Türkiye’de iyi bir başarı yakalamıştık ancak epey alternatif bir projeydi. ‘Kaos’ diye bir albüm çıkardık. Hatta onunla MTV Avrupa Müzik Ödülleri’ne katıldık. Internet oylamalarıyla 18 ülke arasından ilk üçe kalarak Türkiye’yi temsil ettik. Bütün bunlar olurken işin ticari kısmında Soul Stuff hep devam etti. En uzun soluklu olan o oldu aslında. 16 yıl bas gitar çaldım. Kendi şarkılarım da bir yerlerde duruyordu hep. Azar azar yazıyordum ama onları bir türlü bir araya getiremiyordum.

Sonra kendi başına bir single’la çıkageldin, ‘Sonunda’.  Ne anlatıyor ‘Sonunda’?

‘Sonunda’dan kastım bir şeyin sonu değil. Aksine, ‘sonunda’ yani nihayet yeni bir şey başlıyor gibi. Bir adamın kendiyle yüzleşmesi var orada.

Peki bu adam sen misin?

Benim ama değilim, bir yandan da… Bir şarkıyı yaptıktan sona o şarkı sizden çıkıyor gibi oluyor ya, bu da öyle. Belli bir yere gelmiş, hayattan belli tecrübeler edinmiş bir insanın geçmişini düşünüp oradan belki ders alıp belki almayıp fark etmez, yeni bir tarafa doğru gitmesinin başlangıcı gibi. Yani negatif bir anlamı yok.

Şarkının mix ve mastering’i, Depeche Mode, Nick Cave, David Bowie gibi isimlerle çalışmış Kevin Paul tarafından Londra’da yapılmış. Nasıl kesişti yollarınız?

Bizim Ses Sanayi diye bir stüdyomuz var. Teoman orada son albümü ‘Koyu Antoloji’yi yapmıştı. Onun aranjörlüğünü de kardeşim ve ortağı üstlendi. Albümün mix ve mastering’i için isim araştırılırken “Yurt dışından birileriyle mi çalışsak?” dendi. Sonra Kevin Paul’le mailleşildi. Birkaç denemeden sonra onunla iyi bir şey çıkacağı anlaşıldı. Ben de kendi şarkılarımı gönderdim ve böyle böyle bir araya geldik. 

Müzik yaparken grupla çalmak mı yoksa bireysel olmak mı daha çok sana göre?

Her şeyde olduğu gibi her ikisinin de zor ve kolay kısımları var. Bizim alıştığımız rock ve diğer müzik türlerinde bir grupla, orkestrayla çalıştığın zaman herkesin bir görevi oluyor. Grup elemanı eğer o sorumluluğu taşırsa o zaman her şey kolay. En başta da müzik üretmek elbette. Tek başına olduğun zamansa çoğunu senin yapman gerekiyor. Şarkının düzenlemesinden nasıl çalınacağına kadar sen yapıyorsun birçok şeyi. Eğer bir aranjörle çalışmıyorsan ki ben kendi şarkılarımın aranjelerini de kardeşimle beraber yapıyorum. Bu, zor.  Ama bir yandan bir grubu idare etmesi, aynı zaman diliminde, aynı disiplinde, aynı istekte, aynı psikolojide çok zor. Farklı şartlarda yaşayan bir sürü insanın tek yerde birleşmesi de epey zor. O yüzden birden fazla kişinin bunu yapıyor olması bazen sorun olabiliyor. Ama şunu da söylemeliyim; gruptan bir şeyler öğrendiğim için bugün bunları yapabiliyorum. Tüm müzisyenlerin bende hakkı vardır yani.

Klip çekimleri nerede yapıldı? Şarkıyla uyumunu ve siyah beyaz olması

Teşekkür ederim. İstanbul’da çektik. Klibin fikri bana ait. Klibi izlerken herhangi bir yerinde play tuşuna bastığın zaman o gördüğünün güzel bir fotoğraf karesi olmasını istedim. İşte bu yüzden önceden gidip fotoğraflar çektim. Sonra yönetmen arkadaşım Can Kınalıkaya’yla da seçtiğimiz mekanlara birlikte gidip küçük bir çalışma yapıp üçüncü aşamada da klibi çektik. Biraz sinematografik olmasına özen gösterdik diyebilirim.

Galiba geçen yıllarda Marc Aryan’ın (çok severim bu şarkıyı) ‘Kalbin Yok mu?’ şarkısını coverlamışsın. Bu şarkıyı senden dinlemeyi de sevdim. Eski şarkılara biraz daha fazla göz kırpsan keşke…

Evet böyle bir proje düşünüyoruz. Ama sonradan olacak bir şey. Müziğe başlarken çoğunlukla cover şarkılar söylenir. Neyle beslendiyseniz müziğinizde de ona benzer şeyler çıkıyor. Beğendiğim şeyleri coverlamayı seviyorum. Aralara serpiştirildiğinde konserlerde söyleyebilirim belki. Ama bu başka bir şey olmalı gibi… Sanki kulüplerde söylemek lazım.

Evet, mesela  Instagram hesabını didikleyince Frank Sinatra şarkılarını da söylediğini gördüm. Üstelik Sinatra gibilik sana yakışmış da… Onun gibi ‘jilet’ gibi giyinerek sahnede bir Frank Sinatra havası yaratabilirsin.

(Gülüyor.) Bir konsepte uydurulup yapılabilir. Aslında böyle bir proje aklımda var. Ama neyse sırlarımı vermeyeyim. Müzikal olarak bir forma oturttuktan sonra o görseli ya da imajı oluşturabilirsin. Tabii altta müzikle beslemen gerek. Yoksa Frank Sinatra şapkasıyla kalır o iş, öyle. 

Başka kimleri dinler, sever ve şarkılarını söyler ya da söylemek istersin? Frank Sinatra’yı seviyorsun, onu öğrendik! 

Frank Sinatra klasik otomobil gibidir. Herkesin sevdiği bir isim. Mesela insanlar bilmez pek; Jim Morrison da Sinatra hayranıdır. Hatta aynı mikrofonu kullanmış konserlerinde. Konuşarak şarkı söylemesi de keza öyle.

Sen de konuşarak şarkı söylüyorsun!

Evet ama bu şarkıda. Her şarkıda öyle değil. Sevdiğim ve ilham aldığım müzisyenlere dönecek olursak, Chris Cornell’i örnek verebilirim. Seattle Rock müzisyenlerinin yazdığı şarkı sözleri, depresif gibi algılanmasına rağmen, değerli ve samimidir. Bu şarkıları ifade ederken de çekinmezler. Bağıracaklarsa bağırır, sahnede kendilerini yerden yere atacaklarsa atar ya da gitarı kırarlar. İlk başlarda onlardan beslendim. 1990’lar yani dediğimiz. Sonra daha gerilere gittim, Frank Sinatra’ya kadar gitmişim. Soul Stuff’la çaldığım dönemde de blues müzisyenleriyle, funk, soul, motown gibi müzik türleriyle çok ilgiliydim.

Gelelim Ajandakolik’in klasik sorusuna… Ajanda tutuyor musun?

Aslında ajanda tutmuyorum ama günlük işler sırasında biraz sıkıştığımda unutmamak için onları karaladığım defterler var. Bir de şarkı sözü olabilecek sözleri not ediyorum onlara. Toparlayabileceğim birtakım fikir, söz dizimi, onları yazdığım bir sürü defter. Sonra temize çekiyorum hepsini. İleride belki bir kitap için…

Hah tam da onu soracaktım aslında. Edebiyatla aran nasıl?

Edebiyattan ziyade başka kitaplarla ilgileniyorum. Anılar, sohbetler, derlemeler; bu tür şeyleri okumayı seviyorum. Edebiyatçıların, müzisyenlerin ya da bir oyuncunun hayatına dair onların ağzından ya da başkaları tarafından yazılan, biraz magazin diyebileceğimiz şeyleri okumakhoşuma gidiyor. Bunlar bana daha çok şey katıyor. Ama mesela gidip Leonard Cohen’in şiir kitabına da bakıyorum sonra gelip bizim Karacaoğlan’ın yazdıklarını da okuyorum. Şarkı sözü yazmamda bunların yararı elbette ki çok. Arada sesli tiyatrolar, sesli kitaplar dinliyorum. Çok şey yakalayabiliyorum onlardan.

Şimdilerde albüm yerine hep single çıkıyor.

Eskiden de 60’larda, 70’lere 45’likler vardı, biliyorsun.  İlk denemelerin ya da paylaşımların böyle olması iyi. Bence  bu sayede sen kendini önce test ediyorsun sonra istiyorsan onu toparlayıp bir albüme dönüştürebilirsin. Benim kafamdaki böyle bir şey…