Sizi bilmiyorum ama ben onu bundan yaklaşık bir buçuk ay önce tanıdım. Ozan Çoban’la birkaç zamandır yapmayı beklediğim söyleşi, meğer doğru zamanı, en görkemli anını bekliyormuş. Gezi’nin yıldönümünü. Attila İlhan’ın ‘Yarının Başlangıcı’ şiirini Gezi Direnişi için besteleyen Çoban’la umuttan, hürriyetten, kavgadan ve hepsinin etrafında dolanan şarkılardan konuştuk. Sonra bütün gün devrim şarkıları dinledim.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu 

Bir yandan Trakya’nın doğal güzelliklerinin ortasında şarkılar söyleyip videolar hazırlıyor bir yandan Cümbüş Cemaat isimli müzik grubunda elektro bağlama ve keman çalıyor. Hatta en son Tony Gatlif’in son filmi ‘Djam’in soundtrack’inde yer alıp 2017 yılında grupça Cannes’da konser vermişler. Geleceğe dair dünya için umudu var. “Kapitalizm öldü. Bizi sosyalizm kurtaracak” diyor. Ozan Çoban, Gezi’nin altıncı yıl dönümünde Ajandakolik’e Gezi için bestelediği şarkıyla geldi. Finalinde ciğerimizi söküp attı. Her şey çok güzel olacak diyen umuda ve yitip giden ‘deli kanlı’lara selam olsun…

Ozan Çoban ve Cümbüş Cemaat grubu. 

Instagram’da keşfettiğim isimlerden biri Ozan Çoban, sen kimsin? Bu alemde devrimci şarkılar mı söylersin?

Merhaba! Ben öncelikle dünyanın tüm canlılar için daha yaşanılır bir yer haline gelmesi için mücadele etmeye çalışan ve sosyalizme inanan biriyim. Dolayısıyla yaşamımdaki her şeyi de bu minvalde şekillendirmek gayreti içerisindeyim. Bu çaba elbette yaptığım besteye de, söylediğim türküye de yansıyor. Umutlu bir insanım ve umudu paylaşmanın, diğer insanlarla aynı düşte buluşmanın en etkili yollarından birinin de şarkılar olduğuna inanıyorum. Ve umudumuzu en çok perçinleyen de devrimci şarkılar. Ben bu anlamda müziğimde aşka ve umuda olan o inanç kadar devrime, güzel günlere olan inancı da barındırmak derdindeyim. Yani evet, bu alemde devrimci şarkılar söylerim. (Gülüyor.)

Ozan Çoban’ın, Attila İlhan’ın ‘Yarının Başlangıcı’ şiirini bestelediği parçanın bir kısmı.

Haziran’ın ilk gününe bugün girdik. Gezi’ye selam gönderelim. Attila İlhan’ın ‘Yarının Başlangıcı’ şiirini Gezi Direnişi’nin altıncı yıldönümü için besteledin. O günlere dair neler hissediyorsun? İstanbul’da mıydın?

Haziran direnişi, bir parçası olmaktan onur duyduğum en güzel şeylerden biriydi. Direniş boyunca elimden geldiğince Gezi Parkı’nda olmaya çalıştım. Direnişin ilk günü yaptığım yorum şuydu; “İnsan Gezi Parkı’ndaki kardeşlik havasını bir kez soluduktan sonra hayatı boyunca o kokuyu arar.” Evet ne o kokuyu ne de o havayı unutmak mümkün. Hâlâ burnumuzda tütüyor olmasının sebebi de bu olsa gerek. Büyüleyici ve dönüştürücüydü.  Bizim kuşağın yaşadığı en güzel günlerdi. Tarih boyunca da böyle olmuş; devrimci süreçler insanların en mutlu günleri oluyor her zaman. Yalnız olmadığımız hissi, karanlığa boyun eğmeme ve o karanlığı yırtıp atma iradesi, insanı tarih boyunca hep güzelleştirmiş, büyütmüş. Haziran direnişi için nasıl bir beste yapabilirim diye düşünürken bir arkadaşım bana Attila İlhan’ın o müthiş ‘Yarının Başlangıcı’ şiirini önerdi. Şiiri, tüylerim diken diken, neredeyse 30 defa art arda okudum. İlhan, bu şiiri 60’larda Demokrat Parti faşizmine karşı başlatılan büyük toplumsal hareketlerin kendisinde meydana getirdiği hislerle yazmış. Gezi’de yaşadıklarımız ve hissettiklerimizle o kadar aynı ki… Umut aynı umut, kavga aynı kavga. Çok da uzun bir şiir. Ben şiirin beni en çok etkileyen kısımlarından bir beste yapmaya çalıştım. Şu dizeler bugünden baktığımızda tam da Haziran direnişini anlatmıyor mu;

“Sen hep böyle beni düşün

Hürriyetin kendisi kadar mağrur

bir yağmur hazırlığı kadar muhteşem

sen hep beni düşün.”

“HÜRRİYET İÇİN DİRENMEK BU TOPRAKLARDAN SÖKÜLÜP ATILACAK BİR ŞEY DEĞİL” 

Öyle… Beni de çok etkiledi. Peki sence altı yıl sonra Gezi’deki o ruhu kaybettik mi?

O ruhun kaybolabileceğine inanmıyorum. O insanlar biziz ve hiçbir yere gitmedik. Çok şey öğrendik, çok şey de öğrenmeye devam ediyoruz. Şarkıları, marşları olan bizleriz. Karşımızdaki karanlığın böyle bir gücü yok. Kötülüğün bir sınırı olamayabilir belki ama korkunun ve baskının kesinlikle bir sınırı var. Elbet bu örgütlü kötülüğün karşısına da örgütlü bir iyilikle çıkacağız. Direnmek, hürriyet için direnmek bu topraklardan kolay kolay sökülüp atılabilecek bir şey değil. Elbet her şey çok güzel olacak.

Sesin Beni Ezginin Günlüğü’nün ilk dönemlerine götürdü. ‘Seni Düşünmek Güzel Şey’ albümünde tanıdığım Emin İgüs’ün sesindeki bir şeyler var seninkinde de… Biraz da Onur Akın sanki…

Bu sorunun ve benzetmelerinin beni çok mutlu ettiğini söyleyeyim öncelikle. Çünkü Emin İgüs’ün de Onur Akın’ın da müzikal hayatımda yerleri büyük. İkisiyle de kişisel olarak tanışıyoruz hatta Emin İgüs Nazım Akademi’de hocam da olmuştu. Özellikle lise dönemlerini Onur abinin şarkılarıyla geçirdim. Hemen her şarkısı ezberimdeydi. Üniversite yıllarım ise Emin abinin de yer aldığı Ezginin Günlüğü albümlerini yalayıp yutmakla geçti. Müzikleri duruşları  ve tavırları benim müzikal gelişimimde çok önemli yerlere sahip. Bu gelişim sürecine Ruhi Su, Yeni Türkü,  Grup Yorum ve Zülfü Livaneli müziğini de eklemek gerek.
İstanbul Üniversitesi Öğrenci Kültür Merkezi Müzik Kulübü’nde uzun yıllar arkadaşlarımızla Türkiye’de ve dünyadaki müzikal hareketler üzerine atölye çalışmaları yapıyorduk. Tüm bunların sonucunda ‘Sesler ve Düşler’ isimli grubumuzu kurduk. Ezginin Günlüğü ve Yeni Türkü’nün ilk albümlerinden, oradaki tınılardan feyiz alan besteler ve üretimler gerçekleştirdik bolca. Baya bir yol da almıştık aslında ama okullar bitince her birimizi hayat dertleri sardı ve ara verdik. Ben aslında buradaki müziğimizin de devamcısı olma gayretindeyim. ‘Dilerim Sesler ve Düşler’ bir gün yeniden bir araya gelir.

Ukulele, keman, bağlama, ud, gitar çalıyorsun.  Üstüne bir de şarkılar söylüyorsun. Bu kulak, bu yetenek nereden geliyor? Ailede var mı müzisyenler?

Benim bir abim ve bir ikiz kardeşim var. Üçümüz de kendi çapında müzisyeniz. Ama ailemizde daha eskiye dayanan bir müzisyenlik kültürünün varlığından haberdar değilim açıkçası. Babam ve annem, 1980 darbesinde sürgünleri ve cezaevlerini de görmüş Trakyalı iki aydın eğitimci. Müzik hayatımızın başlamasına vesile olanlar da onlar. Babam 17 yaşındayken öğretmen olarak Adıyaman’da bir Alevi köyüne atanıyor. Daha ilk görev yeri. Orada bağlama çalıp türküler söyleyen insanları görünce çok etkileniyor. Kendi de çalmayı deniyor ama nafile. Sonra diyor ki “Bir gün çocuklarım olursa bağlama çalmaları için elimden elimden gelen tüm çabayı göstereceğim.” Sonuç ortada; şu an üç müzisyen oğlu var ve her bir araya gelişimizde o sazlar mutlaka kılıfından çıkar.

Peki senin asıl mesleğin müzisyenlik değil mi?
Bu soruyu soran insanlar genellikle verdiğim cevapla biraz şaşkına dönüyorlar. Asıl mesleğim eczacılık. 2011 yılında İstanbul Üniversite’sinden Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum ve 2012 yılında beri de eczanem var. Ama eczacılığın müziğe uzak bir meslek olduğunu düşünmüyorum, ikisi de bir nevi şifa dağıtıyor. (Gülüyor.)


Genellikle sol tandanslı şarkılar ve türküler söylüyorsun. Peki neler dinliyorsun? Sana, şarkılarına kimler ilham oluyor?

Açıkçası samimi bulduğum her müziği kucaklıyorum. Ama şu ara bolca rebetiko dinliyorum. Müthiş bir zenginlik.

Müziğin dışında farklı uğraşların var mı?

Eczacılıkla uğraşıyorum. (Gülüyor.) Latife ediyorum tabii. Şöyle diyebilirim; eczanem Tekirdağ’da ve bu sebeple haftanın büyük bölümünü Trakya’da geçiriyorum. Doğduğum, büyüdüğüm yerdeyim ve buraya karşı sorumluluğum olduğuna inanıyorum. Bu sebeple bölgemizdeki doğa talanlarına karşı ki müthiş bir saldırı var, çevreci dostlarımızla beraber yoğun bir mücadele veriyoruz. Videolarımdaki doğa güzelliklerin hemen hepsinin Trakya’dan olması aslında bu bilinçle yapılmış bir şey. “Bakın bizim bakmaya doyamadığımız güzelliklerimiz var ve bunlar rant uğruna bu güzellikleri yok etmek istiyorlar” demek de istiyorum. O videolar biraz da bu güzelliklerin bilincine varılması amacıyla çekiliyor.

“SOSYALİZM DIŞINDA İNSANLIĞI VE DÜNYAMIZI KURTARACAK BAŞKA BİR DÜZEN OLDUĞUNA İNANMIYORUM”

Yaşadığımız dönemi hem sosyolojik hem de siyasi açıdan değerlendirecek olsan sence neredeyiz biz? Nereye gidiyoruz?

Umutsuz bakanlardan değilim. Reel sosyalizmin yıkılışından sonra dünyanın çok daha kötü bir yer olacağı kaçınılmaz bir sondu. Geldiğimiz noktada neoliberal politikaların dünyaya açlık sefalet ve savaştan başka bir şey sunmadığı gün gibi ortaya çıkmış oldu. Kapitalizmin artık insanlık için bir delilik, bir akıl yitimi çağı olduğunu ABD başkanı Trump’ın kontrolüne verilen nükleer bombalardan anlayabiliriz. Canı sıkılsa nükleer savaş bile başlatabilecek bir delinin tüm dünyaya ahkam kestiği bir dönemindeyiz. Sosyalizm öldü diye zil takıp oynayanlar vardı. Fakat tarih ortaya çıkardı ki asıl kapitalizm ölmüştür. Sosyalizm dışında insanlığı ve dünyamızı kurtaracak başka bir düzen olduğuna inanmıyorum. Marx ve Lenin hep haklıydılar, hâlâ da haklılar. O güzel günler gelecek ve ben de göreceğim. Bu gerçekliğe inanarak, bu umutla yaşıyorum. Sınıfların ortadan kalktığı bir dünya düşüncesi bir düş değil, yarının gerçekliğidir.


Yeni şarkıların var mı? Ya da sesini daha çok kişiye duyurmak veya ünlü olmak gibi bir arzun?

Aslında neredeyse ayda bir şarkı ya da türkü yayınlıyorum. Bu bir rutine bağlandı. Yakın zamanda gerçekleştirmek istediğim ise şarkılarımı konserlerde çalmak. Bununla ilgili çalışmalarım var şu an. Artık dinleyiciyle buluşma vakti geldi sanki.
Ünlü olmak gibi bir derdim hiç olmadı. Kendimce üretiyor, içimden geldiğince söylüyorum. Lakin yaptığım işlerin insanlara dokunduğunu görmek çok büyük bir mutluluk kaynağı. Ortaya bir anlatı, bir düş sunuyorsunuz ve insanların buna ortak olduğunu görünce öyle bir sevinç kaplıyor ki içinizi… Ünlü olmak değil ama şarkılarımı binlerce insanla beraber meydanlarda söylemek ne büyük bir bahtiyarlık olurdu.

Bu kadar besteler yapıyorsan bir ajandan veya not defterin vardır mutlaka… 

Okuduğum kitaplardan önemli gördüğüm ve beğendiğim kısımları not aldığım, özellikle de bestelemeyi düşündüğüm şiirlerin ilgili kısımlarını yazdığım defterlerim var. Anlık bir ezgi yakalamışsam da telefonumun ses kaydedicisi imdadıma yetişiyor.