Gazeteci Nilüfer Türkoğlu, nam-ı diğer Hippi Kız, 14 yıldır dijital yayınlardan gazete ve dergilere özellikle kültür sanat ve yaşam haberleri yazan, çeviren ve üreten bir editör. Nilüfer Türkoğlu’yla gazetecilik serüvenini kendi mecrasında Ajandakolik’te konuştuk.

Söyleşi: Gülsüm Güller
gulsumyahyaguller@gmail.com

İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra bir İspanyol giyim firmasında müdür yardımcılığı yapmaya başlayan Nilüfer Türkoğlu, edebiyata ve yazmaya olan tutkusunun peşine düşüp Ankara’dan İstanbul’a gelerek bir internet haber sitesinde editör olmuş. ‘Hippi Kız’ lakabı ise bir dönem Türkiye’nin en iyi blogu seçilen Hippi Kız isimli blogundan geliyor. Gerçi blog yazmayı artık bırakmış bırakmasına ama Hippi Kız isminden vazgeçmemiş olacak, instagram hesabında Hippi Kız’ı yad etmeyi sürdürüyor. Yaklaşık dokuz ay önce kurduğu kültür sanat platformu Ajandakolik ise web sitesi, sosyal medya ve son olarak program olarak başarısına başarı kattığının en büyük göstergesi.

Siz gazetecilik mezunu değilsiniz aslında, alaylısınız. Neden gazeteciliğe yöneldiniz?

Ne güzel bir soru, bana ilk defa soruldu bu. Aslında tüm amacım yazılarımı, fikirlerimi paylaşabileceğim bir alanda olabilmekti. Kurumsal dünyada çok kısa süre çalıştıktan sonra daha sanatsal kimliği olan bir şeyler yapmak istedim. Gazeteciliği sanatsal bir iş olarak betimleyemeyiz belki ama kültür sanat alanında editörlüğü tercih edince daha kreatif şeyler yapabilme şansı buldum. Yeni çıkan albümler hakkında yazmak, sevdiğim, merak ettiğim ünlü isimlerle söyleşiler yapmak ya da bir kitap hakkında inceleme yazısı yazmak gibi… Tüm bunların çıkış noktası yazıydı ve ben hep yazmak istedim.


Bir haber sitesinde çalışırken 2010 yılında, blogların yeni yeni serpildiği dönemde kapsayıcı bir yaşam / kültürsanat temalı bir haber blogu açarak ilkler arasında girdiniz. Bir yandan gazeteciliğe devam edip bir yandan blogu yazarken ne oldu da Hippi Kız yok oldu?

Hacklendi! Birileri Hippi Kız web sitesini çökertti, tüm yazılarım gitti. Ama öncesinde de artık yazmayı bırakmış gibiydim orada. Galiba sıkıldım biraz. İnsanların bloglardan para kazanmaya başladığı bir dönemdi. Ben paraya çevirmedim blogu. Sonra da bu furya böyle devam edince, bloggerlık dediğimiz şey popülerleşince yaptığım işten soğdum. Üzerine düşmedim siteyi yeniden kazanmak için. Biraz tembellik ettim.

Peki ya Ajandakolik? Asıl ona gelelim. Şimdilerde gazeteciliğinizi sürdürdüğünüz yeni bir mecranız var. Kurucusu da içerik üreticisi/editörü de sizsiniz. Sosyal medyayı da bir yandan yönetiyorsunuz. Hepsi bir arada zor olmuyor mu?

Oluyor, olmaz mı? O yüzden siteye yazar aramaya başladım. Tek başıma yapıyorum evet ama bu biraz da kontrolün bende olmasını istememden kaynaklanıyor. Oysa yoruldum. Bir ekip kurmak istiyorum. Eğer tam zamanlı bir işim olsaydı bu kadar sık güncelleyemezdim muhtemelen web sitesini ve instagramı.

Artık bir medya kuruluşunda çalışmıyorsunuz. Kendi mecranızı da bu yüzden kurdunuz sanırım. Bunu sebebi nedir?

Bu sorunun çok fazla cevabı var bende. Hangi birini anlatsam ki… Kurumlar, kurumsallaşmalar, iş hayatının gerçekleri. Bazı insanlar çalıştıkları ortamlar, patronlar konusunda gerçekten şanslı olabiliyor. Galiba bu benim başıma pek sık gelmedi. Basın ve medya, gücünü kaybedeli epey zaman oldu. Taraflı haberciliğin kol gezdiği, insanların kopyala yapıştır haberciliğine soyunduğu, basın bültenlerininin iletişim danışmanları tarafından sürekli pompalandığı, lansman haberciliği dediğimiz markaya dayalı reklam yapma anlayışının hükmettiği dönemlerden geçiyoruz. Tüm bunlar düzelir mi bilmiyorum ama bireysel basın adı altında kendi içeriklerimi özgürce seçip yazabileceğim bir mecra yaratmak, zaten bloglarım (popüler mevzular’ı da buna dahil edelim) kapandığından beri aklımdaydı. En son çalıştığım kurumdan şutlanınca kendi yoluma bakmak ve yeniden yaratmak istedim. Çünkü işsizlik sürecinde bana bu iyi gelecekti. Ve ummadığım kadar da iyi geldi, Ajandakolik’i büyüttüm. Herhangi bir maddi kazanç henüz elde edemesem de Ajandakolik isminin bilinirliği için çabaladım. Şimdi sponsor arıyorum. Bu arada not düşmekte fayda var: Basın öldü, yaşasın bireysel gazetecilik!

Bir yandan da Ajandakolik programını sunmaya başladınız bir kanalda. Türk televizyonlarında kültür sanat programları o kadar az ki sizin Ajandakolik’le bu boşluğu doldurduğunuzu düşünüyorum. Özel bir kitleyi kendine çeken nitelikli işlere imza atıyorsunuz.

Çok teşekkür ederim, çok zarifsiniz. Ancak program yedinci bölümüyle sona erdi. Önümüzdeki programlara bakıyoruz artık. Hayat bana her açıdan yeni kanallar getirir belki, bilinmez. (Gülüyor.) Web sitesinde yazmaya, röportajlara ve haberlere devam… Ajandakolik’i YouTube’dan da takip edin. Şimdi o bölüm için bir şeyler düşünüyorum. Yeni videolar, daha renkli, takipçiyi de içine katabileceğim içerikler gibi…

Biraz araştırınca ortaokul yıllarınızdan beri hikayeler yazdığınızı biliyorum. Yeni hikayeler var mı mesela?

Evet, emektar daktilomla yazmıştım o öykülerimi. Bilgisayarım yoktu daha…  Yıllardır masamda boynu bükük duruyor tabii ama oradan göz kırpıyor: “Hadi hikayelerini kitaplaştır artık!” diye. Galiba en çok da o daktilonun hatırına hikayelerimi toparlayıp bir öykü kitabı hazırlamak istiyorum. Ancak fazla mükemmeliyetçi olduğum için yazdıklarımın hiçbirini beğenmediğimi söylemeliyim. Bu da, kafamda kurduğum planların gecikmesine neden oluyor. Ama şunu da itiraf etmeliyim; hikaye yazma konusunda Ajandakolik’te olduğu kadar çalışkan ve üretken değilim. Daha çok okuyup daha çok çalışmam gerektiğine inanıyorum. İçime sindiğinde de umarım sizler de okursunuz yazdıklarımı.

Sosyal medyada bu denli aktif olmak ve işiniz gereği sürekli yeni okumalarla iç içe olmak hikayeciliğinizi nasıl etkiliyor?

Henüz hikayeci olduğumu söyleyemeyeceğim ancak işim gereği de sosyal medyanın hayatıma çok burnunu soktuğu bir gerçek. Ondan kurtulmak artık neredeyse imkansız. Haber içeriklerinin bile otomatik olarak sosyal medyaya göre uzunluğu, anlatımı, zamanı değişiyor. Sırf instagrama daha uygun bulduğum haberler var. Onların hepsine web sitesinde yer vermiyorum mesela. Tüm bunlarla uğraşmak epey zaman aldığından ve bunu ‘iş’ olarak yaptığım için edebiyatla istediğim kadar haşır neşir olamıyorum. Bugünlerde biraz buna çabalıyorum, daha çok yazabilmek için.

Teknoloji ile ne kadar içli dışlı olsanız da bazı konularda geleneksel -nostaljik olanı takip etmeyi seviyorsunuz. Kitabı ekrandan okumak yerine sayfa hışırtısını duymak istemek gibi. Artık klişe gibi görünüyor olsa da bu aslında kişisel bir direniş biçimi. Var mıdır başka, bu şekilde özellikle sürdürdüğünüz -eskimeyecek- alışkanlıklarınız?

İlginç bir soru bu. Evet kitabı kitaptan okumayı seviyorum diyerek zaman kazanmaya çalışayım, eskimeyen alışkanlıklarımı bulabilmek için. Buldum! Mesela hâlâ kart attığımı söyleyebilirim ve postaneye gidip onları postaladığımı! İlkgençlik yıllarımda yazlıktaki arkadaşlarıma uzun kışlar boyunca mektuplar yazdığımı bilirim. Ege’nin her şehrine mektuplarım gitmiştir benim. (Gülüyor.) O dönemleri özlüyorum. Şimdi hepimiz Instagram’dan halimizi hatrımızı soruyoruz birbirimizin. Bu değişime ayak uydurmak zorunda kalmak istemezdim.

2011 yılında katıldığınız bir televizyon programında “En büyük hayalim köşe yazarı olmak aslında, Hippi Kız isminde bir köşem olsun isterim.” demişsiniz. Aradan sekiz yıl geçmiş, aslında Ajadakolik sizin başta köşenizdi, öyle değil mi? Peki şu an kendinizi nerede görüyorsunuz?

Evet son çalıştığım gazetede Hippi Kız Ajandakolik ismini verdiğim bir köşem oldu ama etkinlik haberlerinin duyurusunu yaptığım bir köşe olduğu için tam da yazmak istediğim şekilde biçimlenmedi. Kendimi gördüğüm bir yer yok açıkçası. Sürekli uğraş veren, hayat mücadelesine devam eden, hep üretmek için yaşayan, bir an boş durduğunda çok sıkılan Nilüfer olarak geçiriyorum ömrümü. Hayata direnen ve kuyruğu dik tutan insanları seviyorum. Bunu -mış gibi yapanlardan bahsetmiyorum tabii. Üretmek çok önemli yoksa kafayı yeriz! Devam…

Tatlı sohbetiniz için teşekkür ederim. Ses getirecek nice güzel işlere!

Ben teşekkür ederim. Çiçek gibi söyleşi oldu, sağ olun.