Türkiye’de geçirdiği son günlerin ardından şimdi dönüş yolunda. Muhtemelen söyleşi yayınlandığında Zürih’te bu satırları okuyor olacak. 24 yaşında, yarı İtalyan yarı Türk, ‘kadın’ orkestra şefi Nil Venditti’yi gider ayak Ajandakolik’e konuk ettim. 

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Capcanlı, mütevazı, çok disiplinli ve eğlenceli görünüyordu. Hakkında daha fazla bilgi almalıydım ama! Fazıl Say’ın “Bir deha hissediliyor” sözünün ötesinde onu tanımak istedim. Bir sürü sorum vardı, “Nil!” dedim “Hadi söyleşi yapalım!” Hemen “Tamam” dedi.
Dünyada sayılı genç kadın orkestra şeflerinden Nil Venditti’ye sordum: “İyi bir orkestra şefi nasıl olmalı?, Peki neden hep ‘erkek işi’?, Başka müzikler dinliyor musun?” Bir sürü şey konuştuk, bence böylesi bir yeteneğe kulak verin ve müziğini dinleyin.

Sevgili Nil, basında çıkan haberlere bakıyorum da geçtiğimiz haftalarda Fazıl Say’la birlikte yer aldığın Bodrum Müzik Festivali’ne kadar Türk basınında seninle ilgili pek bir haber çıkmamış. Hatta ilk ve son söyleşin 2017 yılında Serhan Bali’yle gerçekleşmiş. Türkiye’den uzakta olduğun için mi senin ismini bu kadar sık duyamadık, ne dersin?

Sanıyorum bunun birkaç nedeni var. Serhan Bali ile Andante dergisine yaptığım söyleşiden sonra Türkiye’de ilk kez Bilkent Senfoni Orkestrası’nın 2018-2019 açılış sezonu konserini yöneterek Fazıl Say’a eşlik ettim. Ardından bu yıl  İzmir Olten Filarmoni Orkestrası ile çalıştım ve geçen ağustosta da Bodrum Müzik Festivali‘nde yine Bilkent Senfoni Orkestrası ve Fazıl Say ile bir araya geldik. Dolayısıyla çok sayıda konserim olmadı burada. Türkiye’de yaşamadığım, Zürih’te halen okuduğum için beni tanımıyorsunuz. Aslında bu benim için daha iyi. Henüz çok gencim. Beni ünlü kılmak, hakkımda onlarca yazı yazarak beni göklere çıkarmak kulağa güzel gibi gelebilir ama bir orkestra şefinin kariyeri 100 metre hızlı koşmakla değil, 40 kilometrelik bir maraton gibi sürekli olmalı. Eğer hemen meşhur olsaydım büyük ihtimal kısa zamanda tecrübesiz olduğum için başarısız olurdum. Kariyerime yavaş başlamam, gerek kişilik olarak gerek müzisyen olarak çok daha kalıcı ve mükemmel olur.

“ORKESTRA İLE İNSANIN KENDİNİ EVİNDE HİSSETMESİ MUTLULUKLARIN EN YÜCESİ” 

Sana katılıyorum. Bodrum Müzik Festivali’nden başlayalım. Nasıl geçti? Seyircinin ilgisini ve konseri nasıl buldun?

Çok güzel bir konserdi. Dört bin kişinin beni ayakta alkışlaması beni gerçekten duygulandırdı. Ayrıca bu kadar çok seyircisi olan yönettiğim en büyük konser. Açık havada yapılan bir konser olduğu için ses düzeni pek iyi olamayabilirdi. Orkestra için de tahmin edersiniz ki bu çok önemli bir şey.  Ne mutlu bize, her şey mükemmeldi, çalarken çocuklar gibi eğlendik. Önümdeki müzisyenlerin enstrümanlarını çalarken başlarını oradan oraya dans eder gibi sallaması benim için mutluluk kaynağı oldu. Orkestra ile insanın kendini evinde hissetmesi, o ailenin bir bireyi olup ulu bir amaç için beraber çalmak, mutlulukların en yücesi. Her şeyden önce seyircinin tüm bu duyguları bizimle paylaşmasını hissetmek kelimenin tam anlamıyla büyüleyici. Bunun için herkese, ama en başta, bütün bunların onsuz olamayacağını bildiğim mükemmel Tuğçe Tez’e teşekkür ediyorum.

Peki, müzik kariyerinin başına dönelim. Orkestra şefi olmak senin hayalin miydi?

Müziğe 6 yaşında çello çalarak başladım. 10 yaşında Roma’da Accademia Nazionale di Santa Cecilia Orkestrası’nın gençlik orkestrasına girdim. Yavaş yavaş orkestranın baş çellosu oldum. Bir gün orkestra şefimiz Simone Genuini, birimizden tecrübe olsun diye çaldığımız senfoniyi yönetmemizi istedi. Bunun üzerine arkamda tüm çello çalan arkadaşlarım benim adımı haykırdı: “Nil, Nil, Nil!” Böylece kürsüye çıktım, hem de en ufak bir partisyon* bilgim olmadan. Sadece kollarımı müziğe göre kaldırıyordum. O anda Simone benim orkestra yönetiminde çok yetenekli olduğumu söyledi ve beni, hangi öğretmenle hangi konservatuarda okumam gerektiği konusunda yönlendirdi.

“MÜZİK YAPARKEN NE ERKEĞİZ NE KADINIZ, SADECE İNSANIZ” 

Dünyada kayıtlı 744 orkestranın başında sadece 32 kadın şef varmış. Pek çok meslekte olduğu için ‘orkestra şefliği’ de erkek işi olarak görülüyor. Bu düşünceyi kıranlardan birisin. İnsanların seni görünce tepkisi ne oluyor?

Kadın şef olmam beni hep olumlu yönde etkiledi. Podyumda, orkestranın önünde sadece iyi müzik yapmak ve paylaşmak isteyen bir müzisyenim. Her podyuma çıkışta orkestranın müzisyenlerinden çok daha az bilgi ve tecrübemin olduğunun bilincindeyim. Zaten nasıl böyle olmaz? Ne kadar çok bilgili olsam da, 24 yaşında, yıllardır her gün saatlerce çalan müzisyenlerden daha iyi bilebilir miyim? Dolayısıyla her zaman podyuma tevazu ve her türlü eleştiriye açık çıkıyorum. Müzisyenler bunun farkına varıyor ve tüm prova boyunca “Kadın mı erkek mi?” sorunu olmuyor. Müzik yaparken ne erkeğiz ne kadınız, sadece insanız. Bu da müziğin güzelliği!

Aslında bu ifadeni genele de yayabiliriz. Orkestra şefliğinin erkek işi olarak görülmesinin nedeni ne olabilir?

Kuşkusuz tarihsel nedenlerden. İlk orkestra şefi Lully’den 1950’lere kadar kadınlar hep erkeklerin gölgesinde kaldı. Sadece son yıllarda kadınlar özgürlüklerine kavuşmak için uzun mesafeler kat etti. Hâlâ kadın erkek eşitliği için mücadele veriyoruz. Orkestra şefi, bir hiyerarşi içinde her zaman gücü temsil etti. Bir ordunun generali kadın olabilir miydi? Ama dünya değişiyor, zamana ihtiyaç var. Ümit ediyorum yakında kimse orkestra şefinin cinsiyetini merak etmeyecek.

“MÜZİSYEN OLMAM GENETİK DEĞİL, SONSUZ BİR TUTKU VE İRADEDEN GELİYOR” 

Ailenden biraz bahseder misin? Onların müzikal bir geçmişi var mı? Senin müzikle uğraşmanda etkileri oldu mu? Kardeşin Federico’nun kemanda bir dahi olduğunu söylemişsin. Bu altyapı size genlerden mi geliyor?

Dünyanın en şanslı insanlarından biri olduğumu biliyorum çünkü birbirini seven, beni seven ve hep beni destekleyen ve yanımda olan müthiş bir ailem var. Babam Bruno, doğduğum Perugia şehrinde kliniği olan bir diş doktoru. Annem Nur, dünyanın en mükemmel annesi. Dünyaya geldiğim andan beri tüm hayatını bana ve kardeşime adadı. Eğer bugün ben böyle isem, annemin benim için yaptığı fedakarlıklar sayesinde böyleyim. Ona ne kadar teşekkür etsem az. Ailem müzisyen değil. Ama onlar sanatı seven insanlar. Küçüklüğümüzden beri beni ve kardeşimi konsere, tiyatroya, baleye götürdüler. Böylece biz de bu büyülü dünyaya girdik. Şunu kesin olarak söyleyebilirim ki müzisyen olmamız genlerden değil, sonsuz bir tutku ve iradeden geliyor.

Avrupa’nın önde gelen orkestralarıyla çalıştın, Temmuz ayında Hollanda Filarmoni Orkestrası’na yardımcı şef olarak atandın, bir yandan da Zürih’te orkestra şefi yüksek lisansını tamamlamak üzeresin. Unutmadan İtalya’da da ‘Orchestra della Toscana’nın misafir şefi pozisyonuna getirildin. Bu kadar genç yaşta bu kadar büyük başarıların sebebini sorsam sana… Çok çalışmak mı, yetenek mi, bize biraz anlatır mısın?

Öyle günler var ki yaşamımda bazı günler hiç abartmıyorum günde 14 saat çalıştığım oluyor. Ama genellikle 6-8 saat çalışıyorum. Bu işin en önemli yanı öğrenmek. Çok yetenekli de olsan, eğer devamlı çalışıp öğrenmezsen, başarılı olman imkansız. Hep çalışıyorum. Partisyon, armoni, piyano… Şan egzersizleri yapıyorum, şarkı söylüyorum, piyano çalarak söylüyorum, sonra aynı anda çalmaya, söylemeye ve yönetmeye çalışıyorum. Ellerin ve kolların bağımsız olmasını kolaylaştıracak egzersizler yapıyorum. Ama en önemlisi çok okuyorum. Çalıştığım eserlerin tarihsel konumunu ve bağlarını, bestecilerin yaşamlarını, kişiliklerini öğreniyorum. Tüm bu birikim olmazsa eser yönetmek imkansız olur. Çok şanslı olduğumu söyleyebilirim çünkü orkestra şeflerinde olması gereken iyi kollarım ve iyi bir müzik içgüdüm var. Bazen içimde bir ses, partisyon çalışırken,  “Bu böyle müzikal ifadeli olmalı” diyor. Bir gün, bana destek olan değerli şef Paavo Jarvi ile konuşurken şunu söyledi: “Müzik seninle konuşur, yeter ki sen onu dinlemesini bil.”  Yaşamımda duyduğum en anlamlı gerçek cümle. Müzik konuşuyor, nasıl çalınması gerektiğini söylüyor, doğasını açığa veriyor. Bize kalan şey onu dinlemeyi öğrenmek.

İtalya’da birçok dergi tarafından dünyanın en genç kadın şefi unvanını almışsın. Bu hâlâ geçerli mi? Peki dünyadaki en genç şef kim, biliyor musun?

Dünya o kadar büyük ki zor yanıtlamak. Ama iki ülkemi, Türkiye ve İtalya’yı konuşursak, en genç şef olduğumu söyleyebilirim. Bunu söyleyerek hem İtalyan hem Avrupa orkestraları ile ilişkisi olan ve sürekli davet edilen “en genç şef” demek istiyorum. Benden daha genç, iyi bir kariyeri olan, Finlandiya’da okuyan Fransız James Kahane’yi de (21 yaşında) tanıyorum.

İyi bir orkestra şefi olmak için hangi sihirli güçler olmalı sence?

Yetki, ironi, alçakgönüllülük.

Galiba iyi bir analiz gücü de gerekiyor, değil mi? Bunu biraz açar mısın?

Prova esnasında iyi bir şef, eğer bir yanlış olursa, orkestrayı durdurur, hızlı bir analiz yapar. Yani bir  iki saniyeyi geçmeden. Nerede yanlış yapıldı, kim hata yaptı, söyler ve yeniden provaya devam eder. Analiz verim ve kolaylık sağlar. Bu iki unsur orkestraların en değer verdiği şeyler. Prova esnasında yanlış bir analiz yapılırsa, orkestranın kontrolü kaybolur ve prova sağlıklı olmaz.

Senin orkestra yönetimini diğer şeflerden ayıran bir özellik var mı? Kendine has bir tarzın var mı mesela?

Benim stilim tevazu ve orkestra ile müzik yapma isteği. Bilerek ve isteyerek Paavo Järvi’den kopya çektim diyebilirim. (Gülüyor.) Orkestraya kendi müzikal ifademi gösteriyorum. Ama bir an diğer müzisyenlerin tavsiyesi ile bir ifade değişikliği olursa, ona da yapmam demem asla. Çünkü o anda kendiliğinden ortaya çıkan müzik hoşuma gidiyor. Ve tüm bu hisleri seyirci ile paylaşmak güzel bir duygu.


“FAZIL SAY BANA ‘ARTIK BENİMLE KONSER YAPMAK YOK, BAŞKALARINI YÖNET’ DİYOR” 

Fazıl Say’ın kariyerin açısından önemi büyük. Senin için ‘deha’ ifadesini kullanmış. Ne zaman tanıştınız?

2016 yılında Gstaad Menuhin Festivali’nde tanıştık. Say, her yıl Gstaad’da konser veriyor. Ben de o yıl şeflik akademisindeydim. Konserine gitmeden önce annem, Fazıl Say‘a bir mesaj yazmış, benim öğrenci şef olduğumu, festivalde olduğumu ve onu tanımaktan dolayı mutlu olacağımı yazmış. Ve bir gün Fazıl Say, Shostakovich’in piyano ve trompet için yazdığı konçertoyu çalarken beni partisyon sayfalarını çevirmeye çağırdı. Tabii sadece o tanışmadan sonra beni izlemeye başlayacağını tahmin edemezdim. İki yıl sonra da 2018 şubatında Slovenya Senfoni Orkestrası ile yapılacak jump-in konserine şef olarak davet etti beni.

Bodrum Müzik Fesitvali’nin ardından yeniden Fazıl Say ile bir araya gelip Türkiye’de senin yönetimindeki bir orkestrayı dinleme şansımız olacak mı?

Artık bana “Benimle konser yapmak yok, başkalarını yönet, herkesi yönet” diyor, gülümseyerek. Beraber 30 Kasım’da Camerata Salzburg ile Salzburg’da olacağız. Konser gecesi Say’ın besteleriyle dolu olacak. Ama gelecekte Say ile Türkiye de konserimiz görünmüyor.

Bir müzik aleti çalıyor musun?

Çello çalıyorum, arkadaşlarla, oda gruplarımızla. Ama her gün gereken 6 saatlik çalışmayı yapamıyorum, gerilediğimi itiraf etmeliyim. Bunun yanında piyano çalıyorum ve trompetten de amatörce sesler çıkartabiliyorum.

Şef olmasaydın ama yine de müzikle uğraşsaydın ne yapıyor olurdun?

Çellist! Çelloyu gerçekten çok seviyorum, notaları çalmasını, diğer müzisyenlerle hep beraber müzik yapmasını seviyorum. Yine orkestrada ama bu defa çalmayı isterdim.

Sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla çok da pozitif bir insansın. Bunun işine büyük bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Sence etkiliyor mu?

Evet olumlu olmam hem yaşamımda hem de prova esnasında bana çok yardım ediyor. Olumlu bir ortamda daha güzel ve iyi müzik yapılabileceğini düşünüyorum. Eğer şef sinirli olursa tüm müzisyenler de sinirli çalar. Ama bu sadece benim kişisel düşüncem. Kişiliğim, enerjim ve dünya görüşüm yaptığım işe çok uygun, dolayısıyla her şey daha kolay oluyor.

Peki ya kadın olmak? Biliyorsun Türkiye’de kadın olmanın ağrısını çokça yaşadığımız yıllardan geçiyoruz. Kadına şiddet giderek artıyor. Her gün kadınlar ölüyor. Genç bir kadın olarak neler hissediyorsun bunları öğrendiğin zaman?

Kendim şiddet görmüş gibi acı çekiyor, karamsarlığa kapılıyorum. 2019’da hâlâ bu sorunlar… Bence insanlığın en büyük yenilgisi.  Kadına, hayvana, doğaya şiddet! Buna karşı savaşmalıyız. Ama şiddete şiddetle değil, eğitimle, sevgiyle, akılla, yaşamın güzelliği ve bunun bilinciyle karşılık vermeliyiz. Etrafımızdaki nefret, bencillik ve yüzeysellik gerçekten endişe verici. İnsanın içgüdüsünde şiddet var. Bunu performans sanatçısı Marina Abramoviç bir deneyle yıllar önce göstermişti. Altı saat yanından kim geçerse kendisine istediğini yapabileceğini
söylemişti. İlk önce ona yavaşça dokunan insanlar sonra vücuduna çivi çaktılar. Şiddeti bugün yok edebilmemiz için tek silahımız bilgi ve sevgi.

Çok genç olduğun için bunu özellikle soruyorum. Mesleğinde büyük hedeflerin var mı?

Evet belki çok basit bir yanıt ama beni mutlu eden cevap şu: Amacım bu dünyayı müzikle değiştirebilmek.

En çok hangi besteciyi seviyorsun?

Zor bir soru. Her besteci kendine özgü bir kişilik. Onu çalışıp öğrendiğin zaman onun en sevdiğin besteci olduğunu anlarsın ama bir diğerine geçtiğin zaman da aynı hisse kapılırsın. Soru “Eğer en iyi hangi besteciyi yönetiyorum?” olsa, o zaman klasik repertuvar diyebilirim, yani Haydn, Mozart, Beethoven. Büyük ihtimalle İtalya’da bu repertuvar çok iyi yapılır ve öğrenilir. Bu yüzden bu bestecilerin eserlerini yönetirken sanki benimle konuşuyor gibi gelirler. İtalyan operasını da çok severim: Puccini, Rossini, Verdi, Donizetti, Bellini… Kendileriyle alay ederek özeleştiri yapmaları müthiş.

Orkestrada kendini en yakın hissettiğin bir müzik aleti var mı? Ya da en çok duymayı sevdiğin…

Ayırt ettiğim hiçbir enstrüman yok. Her enstrüman, iyi çalınırsa, dünyanın en güzel enstrümanı.


“MÜZİK YAPMADIĞIM ZAMAN AKLIMA GELEN SON ŞEY MÜZİK DİNLEMEK” 

Klasik müzik dışında dinlediğin diğer müzik türlerini sorsam bana ne cevap verirdin? Günümüz müziğini takip ediyor musun?

Korkarım seni hayal kırıklığına uğratacağım, Nilüfer. Çağımızın müziğini pek takip etmiyorum. Arkadaşlarımla beraberken dinliyorum ama hafif pop müzik benim dünyam değil. Diyebilirim ki o kadar çok müzikle uğraşıyorum ki, müzik yapmadığım zaman aklıma gelen son şey müzik dinlemek.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajandan ya da not defterin var mı, notlarını aldığın, planlarını yaptığın?

Manajerim var. Her şeyi o planlıyor, izliyor. Ama bunun dışında düşüncelerimi, yaptıklarımı ve duygularımı bir deftere hemen hemen her gün yazıyorum. Beni ruhumla iletişime sokan bir araç olduğu için yazmayı çok seviyorum.


partisyon*: Orkestra, oda müziği topluluğu, koro, bando gibi topluluklar için yazılan eserlerin bir bütün halinde görülmesini sağlayan notadır.