Öyle görünüyor ki Mevsim Yenice ismini edebiyatta daha çok sık duyacağız. Şimdiki zamanın dikkat çeken öykücülerinden biri o. Üstelik bunu iki kitabıyla kanıtlamış bir yazar. Mevsim Yenice, edebiyatın ‘bilinmeyen sular’ında emin adımlarla ilerliyor.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

İlk kitabı ‘Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’yle geçtiğimiz haftalarda Notre Dame de Sion 2019 Edebiyat Ödülleri’nde mansiyon kazanan Mevsim Yenice’yle yakın zamanda çıkan ikinci kitabı ‘Bilinmeyen Sular’ın da bahanesiyle bir araya geldik. İki kitapta yer alan öykülerin değişiminden, gelişiminden, romana yelken açmayı düşünüp düşünmediğinden ve ikimiz için de büyük önem taşıyan Pink Floyd’dan bahsettik. Ben sadece öykülerini değil, kendi ismini de çok sevdim. O yüzden ilk sorumda isminin peşine düştüm.

Acaba ailen edebiyatla uğraşacağını sen doğmadan hissetmiş miydi? Ya da aralarında sanatla, edebiyatla uğraşan var mı? Mevsim Yenice ismi adeta bir mahlas gibi. Çok şairane, çok edebi bir isim çünkü bence. Ne dersin?

İsmimin “Evet hissetmişler” diyebileceğim bu tip bir hikayesinin olmasını çok isterdim ama maalesef yok. Sonbaharda doğduğum için “Ne kötü bir mevsimde doğacak, yağmur çamur,” diye düşünürken bulmuşlar ismimi. Sanat ve edebiyatla ilgileri içinse, annem iyi bir okur babam da tutkulu bir dinleyici diyebilirim.

“NEREYE GİDERSEM GİDEYİM EVİMDE HİSSEDEMİYORUM”

Sen de İzmirlisin. Hatta dün İzmir’de söyleşin ve imza günün vardı. Nasıl geçti? İmza günlerinde okuyucuların seninle iletişimi nasıl oluyor?

Son altı yıldır İzmir’den uzakta yaşıyorum ve nereye gidersem gideyim evimde hissedemiyorum. Yeni kitabım ‘Bilinmeyen Sular’ın da teması bir nevi ‘ait hissetmek’,  hatta orada da söyledim; ilk öyküde kahramanımız İzmir’deki evine geri dönüyor, ait hissettiği yere, o nedenle kitap söyleşiyle tam da yerini buldu sanki. O anlamda da benim için özel, samimi ve okuyucularla etkileşimi yüksek bir söyleşi oldu.

Henüz iki kitabı yayımlanmış genç bir yazar olarak imza günlerinde “Ya çok az okur imzaya gelirse” gibi dertlerin oluyor mu?

Her iki kitapta da öyle çok fazla imza günü olmadı açıkçası. İlk kitabımla Tüyap Fuar’da olmuştu imza günü, etrafımdan birkaç kişi “Kimse gelmezse üzülürsün” demişti. Oysa kitabı okuyup o kadar uzaktaki bir fuara gelip benimle heyecanla öykülerim hakkında konuşan beş altı kişi bile buna değdi. Tabii ki etkinlikler kalabalık olsa daha hoş olur ama etkileşim kurabileceğimiz, edebiyattan, hayattan, müzikten konuşabileceğimiz birkaç kişi gelse de mutlu oluyorum ben. Bu nedenle öyle bir kaygım olmuyor pek.

Dilersen yeni kitabına geçmeden önce ilk hikaye kitabın ‘Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’ ile geçen hafta Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülleri’nde mansiyon kazanmandan başlayalım. Neler hissediyorsun?  Ödül kazanacağını düşünmüş müydün?

Karakterim gereği, en kötüsüne odaklanıp iyisi çıkarsa sevinen biriyim. O nedenle ödül alırım diye düşünmedim hiç açıkçası. Kazandığımı duyduğumdaysa harika bir motivasyon oldu, çok sevindim.

Daha önce de 2015 yılında ‘Açık Artırma’ isimli öykünle altKitap Öykü Ödülü’ne layık görüldün. Sence bu tip ödüller başarı için bir kriter oluşturuyor mu? Nasıl değerlendiriyorsun?

Başarı için bir kriter olarak görmüyorum ben, ödül almamış bir sürü güzel kitap var okuduğum. Az evvel de bahsettiğim gibi daha çok ileriye dönük yapacağım şeyler için motivasyon kaynağı oluyor bana.

Peki, bir yazar neden ödül aldıktan sonra kıymete biner? Şimdilerde o söyleşi benim bu TV programı senin koşturduğunu biliyorum. Bunu nasıl karşılıyorsun?

Benim serüvenim tam olarak böyle değil aslında. İlk öykü kitabımda da okuyanlarla çok güzel bir etkileşim yaşadım. Kitabı incelikle sahiplendiler, hakkında okuyup yazdılar, paylaştılar, iki kitap arasındaki iki yılda yeni öykülerimi beklediklerini dile getirdiler hep. O nedenle şanslı biri sayılırım. Ödülün de bir sürü güzel getirisi oldu elbet görünürlük ve motivasyon anlamında ama öykülerimi zaten önceden de seven bir sürü okuyucu vardı. Ödülden sonra kıymete bindim dersem onlara haksızlık etmiş olurum.

Yazmaya ne zaman başladın? Varlık gibi edebiyat dergilerinde de öykülerine rastlıyoruz. Hatta daha geçenlerde Birgün Gazetesi’nde de kısa bir öykün vardı. Öykülerini sadece kitaplara sığdırmıyorsun. Ne dersin?

Yazmak kendimi bildim bileli hayatımda önemli bir yer kaplıyor ama öykü yazmaya ve dergilere göndermeye 2014 yılının sonlarına doğru başladım.

“KARŞI CİNSTEN KARAKTER YARATMAK BANA OYUN GİBİ GELİYOR”

İlk kitabına dönecek olursak… Daha ilk öykün ‘Açık Artırma’ ile başlayarak ‘Muz ve Kovboylar’, ‘Tilkiler Aç mı Kalsın’ gibi öykülerinde baş karakterlerin hep erkek. Bu, kadın yazarların pek tercih ettiği bir şey değil.

Kahramanlarımın çoğunluğu erkek evet ama öykülerin dili eril diyemem. Şimdiye dek yazdığım öykülere hizmet etti hep erkek karakterler, bundan sonrası için ne olur bilemem ama karşı cinsten karakter yaratmak bana biraz daha oyun gibi geliyor, kendimi zorlamayı seviyorum.

Öykülerinin olgunlaşmasını beklemek uzun zaman alıyor mu? Bir öyküyü oluştururken içinde çok gider gelir misin?

İnce eleyip sık dokurum evet. Metin üzerinde epey çalışırım, defalarca başına geçip kelime kelime üstünden geçerim öykülerin. Biraz da öyküsüne göre değişiyor, bazen kısacık bir sürede yazıp sonra üstünde çalışsam da değiştirecek çok şey bulamıyorum. Bazense bir öyküyü yazıp son haline getirmek birkaç ayımı alıyor.

“İLK KİTAPTAKİ İRONİK DİL, İKİNCİ KİTAPTA KARA MİZAHA DÖNÜŞTÜ” 

Birinci ve ikinci hikaye kitaplarını karşılaştırmanı senden istesem…
Nasıl hikayeler bunlar? Ya da nasıl hikayeler değiller?

İlk kitabım ‘Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’ndeki öyküler kahramanları ile daha öne çıkan öykülerdi. “Edebiyatın sessiz kahramanları” demişti sevgili Seval Şahin onlar için radyo programında, çok hoşuma gidiyor benim de. Yeni kitabım Bilinmeyen Sular’da ise kurgu ve mesele daha önde diyebilirim. Tematik olarak da ilk kitabın teması ‘aile’ye yakınken bu kitapta ‘ait olmak’ konusu baskın. İlk kitaptaki ironik dilin dozu bu kitapta biraz daha azalmış, kara mizaha dönüşmüş durumda.

‘Bilinmeyen Sular’da bir araya gelen öyküler, Mevsim’in daha da olgunlaşmış, büyüyüp serpilmiş hikayeleri diyebilir miyiz?

Her yeni öyküyle dil, kurgu, karakterler, edebi dünyam ve birikimim dönüşüyor sanırım. Daha büyüyüp serpiliyor mu bilemiyorum, kendimle ilgili böyle bir kanıya varmam güç ancak ben her seferinde bir tuğla daha koyarak yola devam etmeye çabalıyorum. Amacım bu, başarabilirsem ne mutlu…

Rock müzik tarihinin en önemli gruplarından Pink Floyd’un bazı şarkılarının sözleri, bu kitabındaki her öykünün girişinde göze çarpıyor. Spotify’da da bu şarkılardan oluşan ‘Bilinmeyen Sular’ listen var. Büyük hayranısın sanırım. 

Hayatımın bundan sonrasında tek bir grup dinleme şansım olsa Pink Floyd seçerim, o derece seviyorum. Annem de Pink Floyd’cu.

Geçen yıl Notos’ta Semih Gümüş’ün seninle yaptığı söyleşide hikayelerindeki karakterlerin yalnızlıkları ve tuhaflıklarıyla başa çıkmaya çalışmadığını söylemiştin. Kendilerini zora bir zümreye ait hissetmiyorlar. Sen, yine senin deyiminle, defoların ve yalnızlıklarınla onları benimseyerek yaşayabiliyor musun? Tıpkı kahramanların gibi… 

Öyle yapmaya çalışıyorum evet. Huzur bulabilmek için de başka çıkar bir yol da bilmiyorum açıkçası.

Şimdiye kadar kaç öykü yazmışsındır tahmini olarak? Hepsi kitaplarda yer buldu mu kendine?

İki kitapta toplam 21 öykü var. En az iki katı kadar da kitaba girmemiş öyküm vardır. Belki de daha fazlası…

Hikayelerini oluştururken kafanda bir kurgu oluşturur musun yoksa masana geçer ve sadece yazmaya mı başlarsın?

Çoğunlukla ilk önce bir öykünün son sahnesi ya da ufacık bir kesiti geliyor gözümün önüne. Bir süre onun palazlanmasını bekliyorum ama çok da o fikirden, histen uzaklaşmasına da izin vermeden… Daha sonra yeterince o his beni tekmeleyince oturup yazmaya başlıyorum, yolda şekilleniyor her şey.

Yazarken en çok hangilerini sevdin, merak ediyorum.

‘Bilinmeyen Sular’ için cevap vermem gerekirse ‘Bataklık Balığı’ ve ‘Göründüğünden Daha Uzak’ öykülerimi epey uzun zamanda yazdım. Belki bir novella yazabilirim fikrine yakınlaştırdıkları için beni, onları yazarken farklı bir keyif aldım.


“ÇALIŞMA MASAMIN VARLIĞI HOŞUMA GİDİYOR AMA ORADA HİÇ ÇALIŞMADIM”

Gaye Boralığlu’yla yaptığım söyleşide yazarın mutlaka bir masası olması gerektiğini söylüyor. Fuat Sevimay ise yazma yeteneği ve tutkusu olan kişinin, masa, kendine ait oda, özel koşullar aramasını komik buluyor. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? Bir masan var mı?

Özenle oluşturduğum bir çalışma odam var evde yıllardır, gel gelelim orada neredeyse hiç çalışmadım şimdiye kadar. Varlığı hoşuma gidiyor, istersem oraya çekilip öykü yazabilirim hissi güzel ve korunaklı hissettiriyor ancak orada tek bir öykü bile yazmadım dediğim gibi. Ben biraz daha dağınık, sesli, alelade yerlerde daha rahat çalışıyorum. Kitap okurken de keşmekeşin, kalabalığın içinde olup kitaba odaklanmak daha çok hoşuma gider mesela. Uzun lafın kısası öyle özel şartlarım yok ama olanları da yadırgamıyorum, aksine onlara epey hak veriyorum. Benim durumum biraz anormal geliyor bana.

Masanın üzerinde neler var? 

Çalışma masamın üstünde bir kartpostal var, Porto’dan aldığım. Sıra sıra dizili rengarenk evler. O kartpostal bir kağıt tutucuda tutunuyor. Bir dünya küresi var sonra. Kürenin hemen önünde bir biblo var, küçük bir tavşan kocaman bir armudun üstüne binmiş kürek çekiyor. Zaten ‘Bilinmeyen Sular’a kürek çekmek fikri de biraz masamın üstündeki bu görüntüden gelmişti aklıma. Çok sevdiğim birkaç kişinin aldığı ufak objelerim var ve bolca kitap, kalem, kağıt.

Bu aralar kimleri okuduğunu da sorayım… Öykü yazarı olarak izinden gittiğin ya da beslendiğin öykücüler kimler?

Raymond Carver, Italo Calvino, J.D Salinger, Etgar Keret öykülerini döner döner okurum. Şu sıralar Mo Yan okuyorum. Enfes, kesinlikle tavsiye ederim.

“ELİMDEKİ METİN BİTMEDEN NORMAL HAYATIMA KEYİFLİ DEVAM EDEMİYORUM” 

Ajandakolik’in klasik sorusu: Ajandan var mı? Ya da defter tutuyor musuun? Eğer cevap evetse içlerinde ne var?

Kafası epey dağınık biriyim bazı konularda, bunların başında da yapılacak işler, teslim tarihleri, gidilecek etkinlikler vb. bulunuyor tabii. Küçük bir ajandam var bunun için. Bir de benden geriye kalması için tuttuğum bir defterim var. Sahiden benim için çok önemli olan, okuduğumda çok etkilendiğim metinleri yazıyorum içine.

Öyküler giderek birikirken cebinde, bir de romana el atayım diyor musun? Yoksa roman daha mı cesaret ve birikim istiyor?

Benim açımdan roman epey sabır gerektiriyor. Ben elimdeki metin bitmeden normal hayatıma pek keyifli devam edemiyorum maalesef. Romanın en iyi ihtimalle altı ay bir yıl bitmeyecek bir metin olduğunu düşünürsek, o kadar süre hayattan zevk alamayacak olmak beni ürkütüyor. Öte yandan bir novella fikrim var ve bilinmeyen sulara açılmayı seven biri olarak da, kim bilir belki de bırakıveririm kendimi sulara.

Peki sence ortalıkta bir yazar kirliliği söz konusu mu? Hani herkes kitap yazıyor ve bir anda popüler oluyor ya… Bu tip kitaplara göz attığın oluyor mu hiç?

Dahil olduğum bir okuma grubum var ve her ay toplanıp iki kitap okuyup tartışıyoruz. Bunun haricinde kendi okuma listelerim var. Teknik, araştırma ya da keyif için. Tüm bunların dışına çıkıp başka kitap okumam biraz zor oluyor. O nedenle her çıkan kitabı takip edemiyorum açıkçası.

Senin gibi öykü yazmak isteyen ya da yazan ama yayınlama cesareti gösteremeyenlere öneride bulunmanı istesem…

Öykülerini dergilere yollamaktan çekinmesinler bence, bunu önerebilirim.

Yazıyla geçinmek Türkiye şartlarında pek mümkün görünmüyor, senin yaptığın başka bir iş var mı?

Aslen fizikçiyim ama birkaç yıl önce çalışmayı bıraktım. Sadece yazıyorum.

‘Bilinmeyen Sularda’ boğulmaz mı insan?

“Hiç bilmediğin sularda yüzmek, boğulacağın anlamına gelmez,” diyor ‘Bilinmeyen Sular’ öykümde kahramanlardan biri. Göreceğiz…