Bu söyleşiden sonra Melisa Kesmez’in öykü kitaplarından birine başlamak, yorgun kalbinize iyi gelebilir.  Bir zamanlar birininkine iyi geldiğini biliyorum.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Son yıllarda o kadar çok kitabı yarım bıraktım ki. Heyecanla sayfalara uzanan elim pişmanlıkla çokça kitap kapattı. Üç yıl önce Suadiye’de bir kitabevinde, epey yorgun ve yalnız bir günümde, bir kitaba rastladım: ‘Atlayı Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz’. “Ne isim be!” demiştim sesli sesli. Melisa Kesmez’in ismini ilk defa o kitap sırtında görüp öğrenmiş ve sonra hemen yanında duran bir diğer Melisa Kesmez kitabı olan ‘Bazen Bahar’ı da yanıma alıp kasaya yürümüştüm. Galiba o gün de bahardı ama bende içinde çiçek açan mevsimlerden eser yoktu. Kötü zamanlarda okunan kitapları bellek daha mı iyi hatırlıyor, sanmam… Melisa Kesmez’in birbirinden samimi öykülerinin doluştuğu o iki kitabı bitmesin diye çok yavaş okuduğumu iyi hatırlıyorum ama. Üçüncü kitabı uzun zaman bekledim. Merakla bekledim. ‘Nohut Oda’ çıktıktan sonra bir imza gününde yanına gidip yazar olmakla ilgili aklıma geleni sordum. Aylar sonra bugün Ajandakolik’te nihayet… Daha soracak çok soru vardı.


Bazı yayınevlerine göre öykü kitapları çok okunmuyor ama sen bir öykü yazarısın. Bu ülkede roman okumak mı daha çok tercih ediliyor sence?

Bu konuda net bir şey söylemek pek kolay değil. Her iki türün de okura başka bir okuma deneyimi yaşattığını düşünecek olursak, kişiye ve kişinin o anki okur beklentisine göre değişen bir durum galiba. Ama yayıncılık dünyasının mutfağından biri olarak, öykü türünün son birkaç yılda daha çok dikkat çektiğini görüyorum; yayınevlerine gelen ve yayımlanmaya uygun görülen ilk kitap dosyalarında özellikle öykü türünde dikkat çeken bir artış var. Yazar olarak da “Öykü pek okumazdım aslında ama sizin kitabınızla bu türe de bir şans vermeye karar verdim,” gibi yorumları sıklıkla duyar oldum.

 “YAZARLIĞA BİR GELİR BEKLENTİSİYLE BAKMIYORUM, BENİM İÇİN KEYFİ BİR ÇABA”

Mesleğini yazarak kazanan insanların ortak derdi; yazarak pek de para kazanılmadığı. Yazarlık şu an senin tek mesleğin mi? 

Yazarlık, mesleğim değil, belki uğraşım demeliyim. Düzenli olarak çalıştığım maaşlı bir işim var. Ayrıca yarı zamanlı yaptığım başka işler de var. Yazarlıktan para elbette kazanılıyor ancak bu hayatını idame ettirebilmen için yeterli değil, tabii eğer kitaplarınız binler satmıyorsa… Ben kendi adıma yazarlığa bir gelir beklentisiyle bakmadığım için memnumun; benim için çok daha keyfi bir çaba. Hırslanmadığım, daha çok satmalıyım duygusuyla masanın başına oturmadığım, kendime hayatta başka hiçbir alanda tanımadığım kadar özgürlük tanıdığım bir alan.

Merak ediyorum da insan ne zaman “Ben piştim artık, bir kitap yazabilirim” diyor ya da böyle bir şey deniyor mu o kitaba adım atarken? 

Bence bu öyle pek de bilinçli bir karar değil. Belki daha çok içsel bir süreç. Örneğin benim ilk kitabım, “Ben şimdi bir kitap yazacağım” diye başına oturup yazıp bitirdiğim bir metin değil. Yazmak, her zaman hayatımda olan bir şeydi, hep defterlerim vardı, yazdıklarımın çoğu kuşkusuz çöptü ama bir eylem olarak yazmayı hep çok sevdim. Nihayet bir gün içime sinen bazı öyküleri bir yayıneviyle paylaşmak üzere bir dosyada yan yana getirebildim. Gerçi yazdıklarımı okurla paylaşmak, bir kitap çıkarmak fikri bana çok geç geldi, iyi ki de öyle olmuş.

Yazarken nelerden besleniyorsun? Yazma süreci için nasıl bir hazırlık yapıyorsun?

Her şeyden. Gündelik bir sohbetten, okuduğum bir kitaptan, dünyanın öbür ucunda patlak veren bir olaydan, kişisel krizlerimden… Kafamda dolaşan konularla ilgili okumalar yapıyorum, film izliyorum. Hazırlık sürecim genellikle sağda solda not aldığım tonla fikri bir araya getirme, eleme, bir sürüsünü çöpe atma, kalanları yeniden biçimlendirme şeklinde ilerliyor.

İlham, çağrılabilecek bir şey mi sence?

Olabilir. Ben yazmaktan yorulduğumda okumaya sığınıyorum. O zaman yeni kapılar açılıyor kafamın içinde. Ama bulduğum fikirler bana genellikle durduk yere geliyor; hayatın içinde denk geldiğim herhangi bir durum, olay, duygu aklıma bir öykü fikri getirebiliyor.

Senin ilham kaynağın var mı?

Gündelik hayat diyebilirim. Gündelik hayat, kulaklarını ve gözlerini biraz açınca o kadar çok fikirle dolup taşıyor ki, ne kadar büyük bir şeyin içinde olduğumu, her şeyin birbirine ne tuhaf biçimlerde eklendiğini ve benim de çılgın şeyin bir parçası olduğumu düşündükçe şaşırıyorum.

Kitaplarını birkaç defa okuduğun yazarlar var mı?

Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Orhan Pamuk, Tomris Uyar, Ziya Osman Saba, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali’nin yanı sıra Ursula Le Guin, Paul Auster, Haruki Murakami… Bunlar aklıma ilk gelenler…

Kitap okurken satırların altını çizenlerden misin yoksa sayfaları temiz bırakanlardan mı?

Çizerim, notlar alırım. Kitaplar çantamda gezerken eskir, üstlerine kahve dökülür, kenarları kıvrılır.

“MUTLULUK YAZARLIĞIMI BESLEMİYOR ANCAK MUTLU OLMAYA YARIYOR”

Hüzünlü hikayeler mi neşeli hikayeler mi yazmak daha kolay?

Yazarken kolay diye bir şey yok galiba. Ben yazarken iki duyguyu da metne dahil etmeye çalışıyorum.

Peki hüzünlüyken mi yazmak daha kolay neşeliyken mi?

Mutluluk pek de yazarlığımı beslemiyor benim. Dert ettiğim şeyi yazıyorum çünkü, mutluluk ancak mutlu olmaya yarıyor. Mutluysam, mutluyum, o kadar.

Hikâye yazmanın bir formülü var mı?

Benim için yok, çok planlı çalışan biri değilim. Teknik bir hazırlığım yok yazmaya başlamadan önce. Bir ucundan yakalayıp ilerliyorum, çoğu kez sonunu da bilmiyorum, biraz siste yolunu bulmak gibi, orada uzakta bir kara var, bir noktada karaya çıkacağımı biliyorum ama geminin rotasını baştan çizemiyorum. Belki hikâye yazmak isteyenlere şöyle bir önerim olabilir, mümkün olduğunca hikâye okumak. İnsan okurken çok şey öğreniyor.

Tünelin ucunda roman yazmak görünüyor mu peki?

Öyle bir niyetim, hırsım yok. Yazdığım şey bir romana dönüşmeye başlarsa engel olmam tabii ama öykü yazmak bana çok keyifli geliyor. Sınırlı bir alanın içinde hareket etmek, o dar alanın olanaklarını keşfetmek, azla çok anlatmaya çalışmak beni zorluyor; dille mücadele ediyorum, bu mücadele bana iyi geliyor.

“AİLEMDEKİ KADINLARIN HİKÂYEMDE ÇOK BÜYÜK YERİ VAR”

Anne, anneanne gibi kişiler öykülerinin baş tacı. Çocukluğunda ve/ya ilkgençliğinde etkileri büyük olmalı.

Ailemdeki kadınların hikâyemde çok büyük bir yeri var. Ama sadece bir hayranlık duygusu değil; bir tür sevgi-nefret ilişkisi aramızdaki. Çok da baş tacı değiller yani (Gülüyor.) Ama evet, yazarken her seferinde ben de üzerimdeki tesirlerinin ne kadar büyük olduğunu fark ediyorum.

Nasıl bir aileydi seninkisi?

Parçalanmış bir aileydi. Erkeklerin hep zor, kadınların hep üzgün olduğu; çocuklarınsa kadın dayanışmasıyla savaş alanından olabildiğince uzak tutulup, korunup kollandığı bir ailem oldu. Ama tabii bir kız çocuğu olarak her şeyin farkında olmak da benim kaçınılmaz gerçeğimdi.

Melisa Kesmez’in çalışma masasını hayal edelim. Orada neler var?

Bir çalışma masam yok. (Gülüyor.) Yemek masasında çalışıyorum. Ama yanımda mutlaka kahve var, defterlerim var, kalemleri durmadan aşağıya yuvarlayan kedi kızlarım var.

Yazarken müzik dinler misin? Nelerdir mesela dinlediklerin?

Pek dinlemem. Sessizlik daha çok tercih ettiğim bir şey.

Bir türlü yazmaya cesaret edemeyen, kalemi iyi olsa da “Yazılacak her şey yazıldı. Kafta, Tolstoy gibi yazarlar varken ben neden yazayım?” diyen insanlar var bir taraftan. Onlara üç beş kelam etsen…

Bence bu kimsenin karar verebileceği bir şey değil, eğer içinden geliyorsa yazmalısın. Yazmak, biri tarafından beğenilme, ödüllendirilme motivasyonuyla yapılan bir şey olmamalı bence. Yazma olimpiyatlarına katılmayacağız, her yazdığımız basılmayacak, çok satmayacak. Bilakis yazmak çok içsel bir şey; yani öyle olmalı gibi geliyor bana, kimse seni duymasa da senin kendi sesini duymanın yettiği bir şey. Gerisi tesadüf.

“O KİTAPLARI BASMAK İÇİN KESİLEN AĞAÇLARDAN ÖZÜR DİLESİNLER” 

Nilgün Bodur gibi pazarlama harikası olarak görülen ‘yazar’lar hakkında ne düşünüyorsun? Şimdi bir taraftan da herkes yazıyor ya cesaret de fena bir şey! Yetenek değil de popülarite mi memleketin sevdiği şey?

Nilgün Bodur’u tanımıyorum. Ama evet, pazarlama harikası yazarlar biliyorum. Yazmak elbette herkese açık bir alan. Benim üzüldüğüm şey, okurun beğenisinin ve okuma tercihlerinin bunca büyük bir çabayla yönlendiriliyor olması ve günün sonunda hiçbir edebi kıymet taşımayan tonlarca kitapla bir okur kitlesi yaratılıyor olması. Sosyal medyada haftada on kitap okuduğunu duyuran okur var; okuduğu kitaplara bakıyorum, saçmalık. Okumasa da taze fasulye pişirse belki dünyaya ve kendine daha çok katkısı olurdu. O kitapları basmak için kesilen ağaçlardan özür dilesinler.

Melisa Kesmez’in bir günü nasıl geçiyor?

Çalışarak. Çok çalışıyorum. Birkaç işi aynı anda yaptığım için akşam ve hafta sonları da dinlenemediğim oluyor. Ama seviyorum bu hali. Boş durunca ülkeye sarıyorum, twitter okuyup küfür falan ediyorum. Bizi çalışmak kurtarır diyorum kendime, durma çalış diyorum, yaz, yaz, üret, şikâyet etme.

Peki fuarlar nasıl geçiyor?  Okuyucu gelmeyecek endişesi duyuyor musun hiç?  

Fuarlar hep tatlı geçiyor. Okur gelmezse diye bir korkum yok. Ben de iyi bir okurum ve sevdiğim yazarların imza etkinliklerine gitmiyorum. Gelmeyebilirler, bence şart değil. Ama epey insanla karşılaşıyorum imzalarda, duyduğum içten yorumlara bazen inanamıyorum. Okurla karşı karşıya gelmek çok güzel bir duygu; vakit ayırıp okumuşlar kitaplarımı, kalkıp gelmişler. Ne büyük bir şans benim için…

Bana senin sözlüğünde şu sözcüklerin anlamını söylesen…

Kediler…

Yoldaş.

Yorgan…

Kış geceleri.

Düşünce…

Yalnızlık.

Kırık…

Ülke.

Sevda…

Güven.

Telefon kulübesi…

Aşk.

Bahar…

Yaşam sevinci.

Öykü…

Hayat.