Bodrum’da yaşadığını öğrendiğimde yüz yüze gelemeyip şöyle sohbeti tellendiremeyeceğimiz için pek bi’ üzülmüştüm. Mail yoluyla olan söyleşilerden biri oldu bu da. Uzun bir süre cevaplanması için bekledi, bir tutam zamanı geçti ama ben ilk sorumu yine de değiştirmedim. Sevgili yazar Mahir Ünsal Eriş’i Ajandakolik’e konuk ettim.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Can Yayınları’ndan çıkan ‘Sarıyaz’ ve ‘Kara Yarısı’, Mahir Ünsal Eriş’in altı yıl aradan sonra çıkardığı iki öykü kitabı. Sekiz öyküden oluşan ‘Sarıyaz’ın tüm öyküleri birbiriyle bağlantılı ve bir o kadar etkili. Sıradan insanın hikâyelerini anlatma konusunda günümüzün en iyi kalemlerinden Mahir Ünsal Eriş’e sormayı unuttuğum sorulardan biri kendisine ait bir soruydu aslında… “Bu dünya neden?”
Cevaplarını uzun vakitlere yayılıp beklerken bunu sormaktan vazgeçtim. Sarıyaz’ın içinde aslında saklıydı bu neden…

Tebrik ederim; küme düşen Gençlerbirliği tekrar çıktı.

Teşekkür ederim. Ama asıl İlhan Cavcav sezonunda küme düşmüş olmamızın haber değeri var. Şampiyonluk çok büyük haber değil. Çünkü Gençlerbirliği’nin kalibresi o ligin çok üstünde. Yerimize, Süper Lig’e döndük. En büyük Gençlerbirliği!


En son kitabınızdan bu yana altı yıl geçmiş. Bir anda iki kitap birden raflarda yerini aldı: ‘Kara Yarısı’ ve ‘Sarıyaz’. Üstelik farklı bir yayınevinden: Can Yayınları’ndan… Neden kitap serisi olarak çıktı; bu sizin düşünceniz miydi?

Öncelikle, son kitabım 2017’de çıktı. Öbürküler. Ama son öykü kitabımın üzerinden altı yıl geçtiği doğru. Kitap serisi demek sanırım ki durumu tam karşılamaz. Çünkü birbiriyle doğrudan bağlantılı ya da birbirini tamamlayan iki kitap değiller. İki farklı zamanda yazılmış iki farklı öykü dosyasını aynı zamanda yayınevine teslim ettim ve ikisi de aynı zamanda çıkmış oldu böylece.

‘Sarıyaz’ birbirine dokunan ama birbirinden farklı sekiz öyküden oluşuyor. Bir depremle birlikte kasaba insanlarının hayatlarındaki şiddetli sarsıntıları okuyoruz. Kalp yaraları var, hüsranlar, isyanlar var. Her karakter kendi hikayesinin kahramanı. Mahir Ünsal Eriş’in özetinde ‘Sarıyaz’ nasıl bir çerçeve çiziyor?

Sarıyaz, toplumun tamamını etkisi altında bırakan birtakım olaylar çerçevesinde birbirinden bağımsız ya da birbiriyle ilintili insanların bu dönemi kendi hikayeleri özelinde nasıl geçirdiklerine dair bir öykü toplamı. Hepsi müstakil öyküler biçiminde okunabileceği gibi tek bir çatının altındaki ilintili öyküler şeklinde de okumak mümkün.

‘Genç kuşağın başarılı yazarlarından’ olarak nitelendirilmek anlamsal olarak size sıkıcı, tekdüze geliyor mu merak ediyorum. Yani bu tip nitelendirme sıfatlarını ne kadar gerçek, samimi buluyorsunuz?

Çok ilgimi çeken adlandırmalar, kategorilendirmeler olduğunu söyleyemem. Yazmak ve bunları elimin erdiğince paylaşabilmek dışında hiçbir şey beni heyecanlandırmıyor.

“ERGENLİKTE HAYALLERİNİ SÜSLEYEN BİR ŞEYDİ KİTABIMIN OLMASI”

İlk kitabınızı 30’ların başında yazdınız. Daha öncesinde “Kitap yazmalıyım” dediğiniz bir an, zaman oldu mu? İlk öykülerinizi ne zaman sıraya koymaya başladınız mesela?

Ergenlikte hayallerimi çok süsleyen bir şeydi kitabımın olması. Ama bir yaşam hedefi olarak koymamıştım önüme hiç. Otuzlu yaşlarımın başında yazmaya başladım öykü. Sonra onlar birleşip bir vücut buldu ve kitaba dönüştü. Ondan öncesinde tek bir öykü yazmışlığım yoktu herhangi bir dergiye ya da edebiyat ortamına.

‘Olduğu Kadar Güzeldik’ hikâye kitabınızla siz de Sait Faik Hikâye Armağanı kazanan yazarlarımızdansınız. Sizce ödüller, edebiyatta başarının kriteri olarak algılanmalı mı? Sizin için anlamı nedir?

Bunu takdir etmek benim becerebileceğim bir şey değil ama iyi hissettirdiği muhakkak. Ödülü alan kadar onu verenler de önemli tabii diğer yandan.

“TESCİLLİ BİR YAHUDİ DÜŞMANI OLDUĞU İÇİN YILDIZ TİLBE’DE NEFRET EDİYORUM” 

Yıldız Tilbe hayranı olduğunuz ve ‘Olduğu Kadar Güzeldik’ kitabınızın isminin ordan geldiği söyleniyor. Doğru mu bu?

Değilim, tescilli bir Yahudi düşmanı olduğu için nefret ediyorum bile diyebilirim hatta. “Delidir ne yapsa yeridir,” türünden manasız perdeler arkasından kusulan kötülük bana hiç mazur görülebilir gelmiyor. Irkçılık bir insanlık suçudur.

Kitaplarınızın kapaklarına İletişim Yayınları’ndaki tarzıyla alışık olduğumuz için Utku Lomlu tasarımları sizin yazınınızda biz okuyucular için biraz şaşırtıcı oldu. İletişim’den neden ayrıldığınızı sorsam… İnsanın ilk dört kitabı da aynı yayınevinden çıkınca mutlaka arada bir bağ oluşuyordur çünkü…

Tebdili mekanda ferahlık vardır. İletişim Yayınları’yla bağım sürüyor. Önceki kitaplarım hâlâ onlar tarafından basılıyor. Oradan çeviri kitaplarım basıma hazırlanıyor. Tam bir ayrılık sayılmaz, değişiklik sadece.

Nisan ayında İstanbul Edebiyat Festivali’nde bir dil atölyesi düzenlediniz. Dillerin doğuşundan Türkçe’nin hangi dil ailesinden olmasına kadar dile olan hakimiyetinizi okuyucularla paylaştınız. Dile olan bu duyarlılığınız ne zaman başladı ve bu hakimiyete nasıl eriştiniz? Muhtemelen yaptığınız çevirilerin de buna bir katkısı olmuştur.

Çocukluğumdan beri dile ve her gün duyduğumuz Türkçeden başka dil ve ağız konuşan insanlara hep çok yakın ilgi duymuşumdur. Dile karşı merakım büyüktür ve merak ettiğim şeyin peşini obsesif biçimde bırakmam. Hayatta en eğlenceli bulduğum uğraşlardan biri dildir. Bunun da dil öğrenmeye katkıları olmuştur muhakkak.

İlle de yazı masam olmalı diyen yazarlardan mısınız? Yazmak için somut / soyut kriterleriniz var mı?
Yazmak için kağıt ve kalemden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymam.

Varsa eğer, yazı masanızın üzerinde neler var? 

Maalesef. Defterin, kağıdın düz durduğu her zeminde yazabilirim.

“BEN YAZMAYA BAKIYORUM. TEMEL DERDİM; ANLATMAK”

Öykücülüğün daha zor olduğunu söyleyenlere yazmış olduğu öykü kitabı çok daha  fazla olan bir yazar olarak ne cevap verirdiniz?

Açıkçası edebi türlere hiç böyle yaklaşmadığımı fark ediyorum böyle sorularla karşılaşınca. Ben sadece anlatacağım hikayenin peşinden gidiyorum. Bunun geniş bir alana yayılıp katmanlanarak bir romana dönüşmesi ya da kendi hacmi içinde kalarak derinleşen bir öykü olarak kendini göstermesi o kadar da yazı uğraşımın merkezine koyduğum bir mesele diyemem. Ben yazmaya bakıyorum. Temel derdim bu; anlatmak.

Peki şöyle bir şey de deniyor ki bunu yayınevleri söylüyor: “Öykü kitapları çok satmaz. Roman daha iyi satıyor.” Sizce?

Kitap okurla buluştuğu noktada ticari bir ürünse eğer bu alış-satış meseleleri yayınevinin, kitabevlerinin konusu olsa gerektir. Yazana bu konu hakkında konuşmak yakışık almaz. Benim için böyle en azından. Neyin satıp neyin satmadığı yazma faaliyetimin yönünü ya da eğilimini belirleyen bir şey değil pek.

Bir öyküyü hayata geçirirken belli bir taslak/şablon çıkarır mısınız yoksa kendinizi yazının akışına mı bırakırsınız?

Yok, çıkarmam hiç. Önce kafamda bitirim hikayeyi, sonra yazmaya başlarım.

Her gün bir şeyler karalar mısınız? Böyle bir disiplininiz var mı?

Evet. Yazmadan geçirdiğim bir tek günüm yoktur. Kendi hikâyelerimi yazmıyorsam çeviri yaparım, çizgiroman forumlarına post yazarım, mail yazarım, deri yazılarımı yazarım ama muhakkak yazarım. Yazısız tek bir gün geçirmem.

Daha çok geceleri mi yazıyorsunuz gündüzleri mi?

Hiç belli olmaz. Yazılacak şeyin geliş durumuna ve teslim ediliş zamanına bağlı olarak değişkenlik gösterir bu durum.

Bangır bangır Ferdi çalar mı mesela siz yazarken? Ya da bir şey çalar mı?

Yok, müzik dinleyemiyorum çalışırken. Aklım müziğe gidiyor ve dikkatim dağılıyor. Ferdi de hiç dinlediğim bir şey değildir öte yandan.

Yazdıklarınızı beğenir misiniz genellikle? Yoksa çok fazla silip yeni baştan yazdığınız oluyor mu?

Hayır, beğenmem.

Şiirle aranız nasıl?

Kötü, çok kötü. Tam bir kara cahilim.

Bir masada bir araya gelseniz  hangi yazarlar olsun şöyle meşk edeceğiniz? 

Yazarlarla bir masada oturup konuşmak öyle sanıldığı kadar eğlenceli bir etkinlik olmayabilir ama yine de Sevgi Soysal’la, Reha Mağden’le, Bolano’yla falan bir araya gelmek isterdim.

Bir yaşına bastı Ethem. Babalık ve yazarlık, ikisini yan yana nasıl görünüyor oradan?

Hayat bambaşka bir şeye dönüştü artık. Kendimi Mahir 2.0 v. gibi görüyorum artık. Herhalde yazıcılığıma da sirayet ediyordur bu.

Bu aralar kimleri okuyorsunuz? 

Bu aralar, kendi cahiliye devrimde okuyup çok da tadına varamadığım Pardayanlar serisini ve Babil Kitaplığı dizisi kitaplarını yeniden okuyorum. Öyle mutluyum ki onlarla.

 Ajandanız var mı?

Değil ajanda, günlük falan tutmak gibi tertipli işler, banka kartımı bile altı kere kaybettiğim için banka en sonunda bana isimsiz bir kart verdi, nasıl olsa kaybederim diye…


“POPÜLER EDEBİYAT DERGİLERİYLE EVİMİZİ GEÇİNDİRİYORUZ” 

Popüler edebiyat dergilerini nasıl buluyorsunuz? Sizce yazmaya hevesle genç yazarlara yeterince yer ve değer veriliyor mu? Bence genel olarak hep aynı kişiler yazıyor bu tip dergilerde, siz ne dersiniz?

Çok faydalı buluyorum. Evimizi geçindiriyoruz. Bu dergilerin genç yeteneklere alan açmak, yeni isimler keşfetmek üzere çıkarılmadığı açık. Bunları yapan edebiyat dergileri okur bulamadığı, seçkin edebiyat okuru bunları okumaya tenezzül etmediği için ilgisizlik ve parasızlıktan kapandı hep. Popüler dergiler hiç olmazsa elimizi diri ve aktif tutuyor, üç beş kuruş da para kazanıyoruz.

Yazıyla geçinmek zor iş. İstanbul’dan kaçıp daha küçük bir yere mi sığınmak lazım?

Yazıyla geçinmek her yerde zor. Çünkü düzenli gelir yok ama giderler hep düzenli. O yüzden nereye giderseniz gidin geçim derdi hep peşinizden geliyor.

Her şeyin çok güzel olacağına inanıyor musunuz?

Her şeyin daha da kötü olacağına inanıyorum.