“Aman gecikmeyeyim sakın!” derken asistanı aradı: “Bir saat geç gelebilir misiniz?” Tüm saatlerim onundu, bekledim. Yanına gittiğimde hemen gözüme çarpan mor fularıyla beni selamlarken dudaklarından hızla dökülen ilk şu cümle oldu: “Buluşmamızı bir saat ertelemek zorunda kaldığım için çok özür dilerim, umarım çok bekletmemişimdir.”
Gerçek kibarlığın karşısında insan erirmiş. Ben erirken bir de Haldun Dormen’e sımsıkı sarıldım.

Röportaj: Nilüfer Türkoğlu
Fotoğraf: Şafak Güven

Söyleşi boyunca en sık yinelediği kelimeyle cümleye başlayayım: ‘Müthiş.’  Ve onu tanımlayan kelime de aslında tam olarak bu: Müthiş kibar, müthiş duyarlı, müthiş çalışkan, müthiş bir insan. Türk Tiyatrosu’nun duayen ismi Haldun Dormen’le henüz yeni oyunu ‘Küllerin Arasından’ın provaları yapılırken Karnaval Tiyatro’da bir araya gelmiştik. Ne şanslıydım ki hemen yanı başında onunla provayı da izledim. Ara sıra çaktırmadan onu baktım, tarifini anlatamayacağım bir şefkatle izliyordu oyunu.  Sonra bana baktı, aynı anda birbirimize gülümsedik.

Şu aralar hem yazıp hem başrolünü oynadığınız ‘Bir Zamanlar Gazinoda’ var, bir yandan ‘Kibarlık Budalası’ tam gaz devam ediyor, bu ayın başında da Defne Yalnız, Almıla Uluer, Kerem Atabeyoğlu gibi oyuncularla birlikte rol aldığınız  ‘Küllerin Arasından’ oyunu başladı. Her şeye nasıl yetişiyorsunuz böyle? Bu enerjinin, bu çalışkanlığın mazotu nedir?
Bu mazotun sebebi hayatı sevmem, insanları sevmem ve umutsuz olmamam. Ben hep umut peşinde koşarım; umudum hep vardır benim ve herkese bunu tavsiye ederim. Umudunuzu yitirdiğiniz zaman her şey biter. Her şey karışık olabilir ki şu an karışık bir dönemdeyiz. Ekonomi karışık, hayatlarımız karışık ama ben umudumu yitirmiyorum. Hem biz neler gördük…

(Almıla Uluer, Kerem Atabeyoğlu ve Haldun Dormen, ‘Küllerin Arasından’ oyununun provaları sırasında.) 

Geçtiğimiz Ekim ayında Kadıköy Tiyatro Binasının temelleri atıldı. Bir yanda yine Ekim ayında sizin memleketiniz Mersin Silifke’de Haldun Dormen Sahnesi açıldı. Yaklaşık bir buçuk yıl kadar önce Baba Sahne gibi tapusunda tiyatro yazan bir tiyatro açıldı, pek çok oyun sahneleniyor. Yani tiyatrolar aslında bu kadar varlıklarını gösterirken “Tiyatro elden gidiyor, ha kapandı ha kapanacak ” diyenler de çıkıyor durmadan.
Bu, aptalca bir tevatürden başka bir şey değil. Tiyatro üç bin senedir süregelen sağlam bir iş, hiçbir zaman kapanmaz. Bir ara ilk televizyon çıktığı zamanlarda tiyatroya ilgi biraz azalmıştı ama iyi bir oyun her zaman seyirci kazanıyor. Şu anda yaklaşık iki yüz tane alternatif tiyatro var. Çoğunu harika buluyorum. Mesela geçenlerde ‘Damdaki Kemancı’yı izledim. Müthişti. Adam Tiyatrosu’nda ‘Arthur Ve’yi izledim, keza o da öyle, bayıldım.

 Peki deneysel oyunlara bakış açınız nasıl?
Deneysel tiyatro olmadan bir yere gelemeyiz ki… Yani bence alternatif tiyatrolar, Türk Tiyatrosu’nun istikbali. Yerli yazarlar yetişiyor, bakın bu çok önemli. Çok iyi yönetmenler var, oyuncular da öyle. ‘Antabus’ oyunu, müthiş bir teks, müthiş bir reji ve olağanüstü bir oyun. Onu da hayranlıkla izledim.

“DORMEN TİYATROSU’NU ÖZLEMİYORUM.”

Aradan  16 yıl geçti, Dormen Tiyatrosu kapanalı… Özlüyor musunuz?
Hayır. Dormen Tiyatrosu bir efsane oldu çok şükür. O efsaneden çıkan insanlar aynı ruhu, aynı disiplini devam ettiriyorlar. Yosi Mizrahi ve Şebnem Özinal’la ‘Daha Neler’ oyunu için provaya başladık, o kadar ne yaptıklarını iyi biliyorlar ki, “Biz bunu Dormen’le öğrendik” diyorlar. Bu yaştan sonra oynayacaklar mı oynamayacaklar mı, para geliyor mu gelmiyor mu gibi şeyler uğraşamam ben. O yüzden freelance’im şimdi, freelance tiyatrocuyum (Gülüyor) . Dormen Tiyatrosu görevini yeterince yaptı. Bir okuldu, efsane olarak kaldı.

Sizden önce büyük ustalara rağmen Türk Tiyatrosu, mim sanatı, el ve yüz hareketlerinden oluşuyormuş. Siz ‘omurga hareketi’ni getirmişsiniz. Bu ne demek tam olarak?
Yani ben ritmik olan, hareketli şeyleri getirdim.  1955’te Beyoğlu Küçük Sahne’de sahneye koyduğum ‘Papaz Kaçtı’ oyununda kapılar açılıyor, kapılar kapanıyor, insanlar oradan oraya koşturuyor, cesetlerin üzerinden atlanıyor. Hareketli bir şeyi insanlar ilk defa o oyunda gördü. Ağustos sıcağında Kadıköy Süreya Operası’nda üç gece için anlaşma yaptım. Herkes bana “Delisin sen. Bu sıcakta kim gelir Süreyya Operası’na!” dedi. Ama o üç gece tıklım tıklım doluydu oyun. Herkes o kadar çok eğlendi o kadar çok güldü ki… Ve  böylece ‘fars’ yani halk komedisi, tam olarak yerine oturmuş oldu.

Peki tiyatro her zaman hayatınızın merkezinde miydi?
Ben öyle doğdum. Ailede yoktu ama öyle doğdum. Biz sanat sever bir aileydik. Biz her oyuna her konsere götürülürdük. Çok şanslı bir çocukluktu benimkisi.

Varlıklı bir aileden gelmenin de büyük şansı var tabii…
Elbette var ancak her varlıklı aile, oğlunun tiyatrocu olmasını istemezdi. Babam çok medeni bir adamdı ve bana okumam konusunda çok yardımcı olduğu için şanslıydım. Amerika’da Yale Üniversitesi’nde okumamı sağladı. Ama şimdiki paralarla o zamanki aynı değil tabii. Bir yıllık okul masrafı 600 dolar falandı şimdi 60 bin dolar kadar galiba. Zaten ben Amerika’ya gittiğim zaman 1 lira 50 kuruştu.

Eskişehir Belediye Tiyatrosu’nda da yıllarınız geçti. Hatta yıllar sonra ‘Lüküs Hayat’ı orada sahnelediniz ve gişe rekorları kırdı. 70 yıllık kütüphanenizi de oraya bağışladınız sanırım.
Belediye Başkanı sevgili Yılmaz Büyükerşan, bir gün beni Eskişehir’e davet etti ve benim adıma müze yapacaklarını söyledi. Ben de her şeyimi onlara bağışladım. Mesela oturduğum koltuğu, el yazısıyla yazdığım oyunlarımı, kapmlumbağa koleksiyonumu, plaklarımı, kasetlerimi, kitaplarımı bağışladım. Bu arada hâlâ el yazısı kullanıyorum. Asistanlarım bilgisayar kullanıyor. Ben yazıyorum, onlar temize çekiyor.

Eskişehir gibi sanat dostu şehirlerin kazanması Türkiye için çok büyük önem taşıyor.
Valla ben Eskişehir için ‘mucize şehir’ diyorum. Aynı şekilde Yılmaz Büyükerşan da ‘mucize adam’. Sihirli değnekle dokundu ve Eskişehir bambaşka bir yüze sahip oldu. Avrupa’dan birkaç misafirimi götürdüğümde onlar da buraya hayran kaldı. Hiç beklemiyorlardı. Gerçekten sanat fışkıran bir şehir. Eskiden kasabaydı. Biz oraya turneye giderdik, Porsuk Çayı’nın kokusuna tahammül etmek çok zor olurdu. Şimdi köprüler yapıldı, altlarından gondollar geçiyor. Plaj bile yaptılar. Hem sonra altı adet sahne var ve sürekli buralarda temsiller veriliyor. Filarmoni Orkestrası’nın her cumartesi konseri var . Keşke böyle şehirler çoğalsa…  Ama ben 1960’tan beri turneye çıkıyorum, giderek çoğalıyor bence. Samsun’da mesela çok iyi bir opera ve orkestra var. Hatta şimdi orada da ‘Lüküs Hayat’ı yapıyorlar.

“HİÇ PİŞMANLIĞIM VEYA KEŞKEM YOK!”

5 Nisan doğumlusunuz; Koç burcusunuz. Koç’lar genellikle çok kararlı, inatçı ve çok cesur oluyor. Hep ileriye bakıyorlar. Siz de öylesiniz. Geçmişe dönüp bakmamanın ya da geçmişte takılı kalmamanın sırrı ne? İnsan hafızasını silemez sonuçta, geçmişle bağı koparmak çoğumuz için zor.
Ama niye vakit kaybedeyim? Herkes gibi benim de çok hatalarım oldu.  Ama o hatalardan hiçbir zaman yerinmedim. Pişmanlığım hiç yok, keşkem hiç yok. Belki bir tek, bir tek keşkem var o da hep Amerika’da tiyatrolarda oynarken istediğim gibi bir tiyatro sahnesinde oynayamadım. Çünkü hep sinemalardan bozma orada burada oynadım. Dormen Tiyatrosu ilk Küçük Sahne’deydi. 10 yıl süreyle şimdi Ferhan Şensoy’un olduğu Ses Tiyatrosu’ndaydık ki bence en güzeli oydu. Tam tiyatroydu çünkü, locaları vardı. Bir tanesi de en sonuncu sinemadan bozma, Feriköy’deki. Oranın da akustiği ve görüntüsü çok iyiydi.

Bana uzun yaşamın sırrını verseniz… Sizin gibi bir 55 yıl daha yaşamak için ne yapmalıyım?
Bir kere ne dedim; benim gibi arkaya bakmayacaksınız, pişman olmayacaksınız. Hep önünüze bakmalısınız, insanları seveceksiniz. Ve çalışmaktan bıkmayacaksınız. Valla bak benim gerçekten yaşlanmaya vaktim yok. Şu anda dört oyunda birden oynuyorum. Ayrıca ders veriyorum. Bir de kitap yazıyorum.

Hah! Ben de tam onu soracaktım. En son 2016’da Yapı Kredi Yayınları’ndan bir kitabınız çıkmıştı: ‘Anılar’ diye.
Yine yazıyorum. Bunun ismi; ‘Ondan Bundan.’ Bu defa Hep Kitap’tan çıkıyor. Yılbaşına yetiştireceğim inşallah. Konusuna gelince bu defa anı türünde bir kitap değil bu. Benim için ilginç olan şeyleri yazıyorum; mesela tarihiyle birlikte açık hava tiyatrosu ya da ne bileyim eski Türk tiyatrosuna yön veren Ermeni sanatçılar, resimli arşivler…
 
BU YAŞTAN SONRA DEĞİŞEMEM; PANİK GELDİM, PANİK GİDECEĞİM”

Bu kadar çok şeyi bir arada yaparken hep plan program içinde mi gidiyorsunuz peki?
Ben hep plan yaparım, bir şekilde. En azından kafamın içinde. Sinirli bile olsam… (Ben ona “Sinirli misiniz?” diye sorarken asistanı Onur “Aslında daha çok paniksiniz” diye Haldun Dormen adına cevap veriyor.) Ama bu yaştan sonra değişemem ki… Panik geldim panik gideceğim. Hem belki de bu paniklik benim her şeyi doğru düzgün yapmamı sağlıyor.

Şimdiye kadar hiç yapmadığınız ama yapmayı istediğiniz bir şey var mı aklınıza gelen?
Buz pateni. Çocukluğumdan beri hayalimdi. Birkaç defa elime fırsat geçti hatta İsviçre’de ama oyunlarım olduğu için aman bacağımı kırarım korkusuyla yapmaya yeltenemedim.

Bir başka röportajınızda hiç göz yaşı dökmediğinizi söylüyorsunuz. Bu hâlâ geçerli mi?
Hiç ağlamadım. Yani içimden ağladım. Ama geçenlerde bir şey izledim, duygusal bir şey değil; gurur duyduğum bir şey. Gözlerim doldu. Koyu bir Atatürkçü olduğum için Atatürk’le ilgili olan şeyler beni çok duygulandırıyor.

Şunu gönül rahatlığıyla diyebiliyor musunuz; Bu toplum beni anladı, beni seviyor, benim değerimi biliyor.
Nereye gitsem beni tanıyorlar, sevgiyle karşılıyorlar, arabalardan bile selam veriyorlar. Tiyatrocu olmama rağmen beni neden bu kadar çok tanıyor insanlar pek anlamıyorum ama sanırım başrolünde Gülben Ergen ve Kenan Işık’ın oynadığı ve beni uşak rolünü canlandırdığım ‘Dadı’ dizisinin bunda payı büyük oldu. Adıma  sahneler açılıyor, sokaklara ismim veriliyor. Bundan daha fazla ne isteyebilir ki insan?

Sanırım akıllı telefon kullanmıyorsunuz. Sosyal medya hesaplarınızla da sizin direkt bir ilginiz yok. Peki gençlerin aşklarını bile sosyal medya üzerinden yaşadığı bir çağa bakış açınızı merak ediyorum. Nerede o eski aşklar, nerede o insan ilişkileri…
Teknolojinin bu kadar içimize girmesine çok karşıyım. Telefonun ne kadar yararlı olduğunu biliyorum ama iş biraz çığrından çıktı sanki ve bu beni korkutuyor. Bir kere artık karşılıklı konuşma denen bir şey kalmadı. Sevgililer görüyorsunuz, birbirlerinin yüzlerine bakmıyor; herkes telefonuyla meşgul. Bu beni üzüyor.

Karşımdaki siz olunca Betül Mardin’i sormadan da es geçmek olmaz. 50 yıldır sağlam bir dostluk var aranızda. Bu nasıl oluyor? İnsan boşandığı eşiyle arkadaş kalmayı nasıl becerebilir?
Valla ilk boşandığımızda altı ay kadar o dostluk pek kolay olmadı. Ama benim ailem onu, onunkiler de beni çok sevdiği için hayat içindeki normal ilişkimizi sürdürdük. Akıllı davrandık ikimiz de. Bir de oğlumuz vardı tabii, o da zaten biz boşandıktan sonra annesine  “İyi ki boşandınız, yoksa ikinizi aynı evde çekemeyecektim” demiş.

“İKİ BÜYÜK GÜÇ BİR ARADA OLUNCA ÇARPIŞMA KAÇINILMAZ”

Betül Mardin ismi, ‘halkla ilişkiler duayeni’ olmasını dışında kadınlara yol gösterici özel bir isim. Verdiği röportajlarda hemcinslerine verdiği öneriler çok anlamlı ve önemli. Çok güçlü bir kadın o ve gücü simgeliyor. Gençliğinde de bunun sinyallerini veriyor muydu?
Kadınlar için sembol bir isim olacağı elbette aklıma gelmezdi ama onun gücü ve kararlılığıyla bir yerlere geleceğini biliyordum. İkimizin bir arada olması gerçekten  zordu. Çünkü iki büyük güç bir arada olunca çarpışma kaçınılmaz oluyor.

Çok köklü, entelektüel ve hep göz önünde bir aile bu. Gelininiz Ayşe Arman, aile fotoğraflarınızı Instagram sayfasında paylaştığında bu aileye imrenen pek çok insanın yorumlarıyla karşılaşıyoruz. Sizin ailenizle iletişiminizi merak ediyorum. Sık görüşebiliyor musunuz?
Aramız çok iyi ama çok haşır neşir değiliz çünkü bir torunum Hindistan’da, diğeri Hollanda’da. Yani bizim görüşmemiz senede ancak dört beş defa ya oluyor ya olmuyor. Daha çok telefonda konuşabiliyoruz ya da maaile bir araya geldiğimiz özel anlarımız oluyor.

Memleket meselelerine gelelim mi biraz? Türkiye’nin gidişatından memnun musunuz? Mutlu musunuz burada yaşamaktan?
Çok karışık bir dönemden geçtiğimizi biliyorum ama biliyorsunuz beni; umutsuz yaşanmıyor diyorum. Hiç kimseyle bir ömür devam etmez. Ne Stalin ne Mao ne Adnan Menderes devam edebilmiş.  Ama insanlar buradan kaçmaya falan kalkıyor, bu beni çok rahatsız ediyor. İnsanlar bu ülkeden gitmeyi tercih etmemeli, kesinlikle burada kalmalı. Ve kalıp işini en iyi şekilde yapmaya devam etmeli ki bu ülkeye bir faydası olsun. Yani bana kalırsa kaçmak, kendinden kaçmaktan başka bir şey değil. Gidecekler, o ülkelerde üçüncü sınıf vatandaş olacaklar. Ben Amerika’da birinci sınıf vatandaş olarak yaşadım ama ben tiyatrocuydum, çok yakın çevremde Amerikalı arkadaşlarım vardı ama yine de kalmayı hiç düşünmedim. Üstelik oralarda iyi teklifler almış olsam bile Türkiye’ye döndüğüm için tek bir gün pişman olmadım. O yüzden kaçanlara kızıyorum. Bir de şuna çok kızıyorum; “Türkiye’de anca bu kadar olur!” B.k yesinler de pardon! Yıldız Kenter gibi oyuncular var yahu burada! Kendisi dünya çapında bir yıldızdır. Fazıl Say gibi, İdil Biret gibi insanlarımız var bizim. Gayet oluyor!

 “İSTERSENİZ ÖMÜR BOYU GENÇ KALABİLİRSİNİZ”

Şöyle bir sözünüz var, bana ilginç geldi; “Her yaşın kendine göre bir güzelliği yoktur. Yaşamayı bilenler her yaşın pek güzel olmadığını düşünmeden de hayatın tadını çıkarabilirler.”
Siz yaşamayı bilenlerdensiniz, bunu başarmışsınız da… Ama biz bunu düşünmeden hayatın tadını nasıl çıkaracağız?
Yapacak bir işiniz olursa, koşacağınız bir yön varsa ve etrafınızdaki insanlara sevgi dağıtabilmeyi becerebiliyorsanız tamam, hayatın tadını çıkarabilirsiniz. Benim için çok önemli bir şey var; ben paylaşmayı çok seviyorum. O yüzden etrafımda hep gençler var. Onlardan hep bir şeyler öğreniyorum. Her şey o kadar hızlı değişiyor ki; müzik değişiyor, o değişiyor bu değişiyor… Mesela pop müziği ben anlamıyorum ama dinlemeye ve öğrenmeye çalışıyorum. Çünkü bana bir gün bir oyunda lazım olur. Onu da gençlerden öğreniyorum.

Haldun Dormen’in lugatında bana şu kelimelerin karşılığını söyleseniz…
Gençlik…  Şimdi “Bitmemesi gereken” diyeceğim ama benim demek istediğim şu; isterseniz ömür boyu da genç kalabilirsiniz.
Vicdan…   Sevgiye dayanıyor.
Adalet… Onsuz bir hayat düşünmek çok zor. Sadece burada değil dünyada da hiç yok galiba.
Sahne… Hayat.
Hayat…
Umutla dolu dolu yaşamak.
Evlilik… Olsa da olur olmasa da…
Aşk… Olması gereken, hayatı renklendiren.
Haldun Dormen… Delinin teki, zırdeli, her türlü deli.