Kadın bedenine yüklenen estetik anlam ve algıları değiştirmek istiyor, Gülten Taranç. Bunu hem çektiği filmler hem de rol aldığı kliplerle yapıyor. Son single’ı bahanesiyle bugün onu Ajandakolik’e konuk ettik. Anlatacağı çok şey var, tıpkı çekeceği filmler ve söyleyeceği şarkılar gibi…

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu 

Onu bu söyleşi sayesinde tanıdım, iyi ki de tanıdım! Geçtiğimiz hafta üçüncü single’ı ‘Senin Yüzünden‘le sesini duyduğumda “Kim bu Gülten Taranç?” deyip onu biraz araştırdım. Karşımda ödüllü, çok genç bir yönetmen vardı. ‘Kadın’ mevzusunu filmlerine işleyen Taranç’ın sektördeki hikayesi kilosu yüzünden ona zor günler yaşatmış. “Şişman olduğum için bana iş vermiyorlar” dediği bir dönemden geçmiş. Çektiği ilk uzun metraj filmi ‘Yağmurlarda Yıkansam’, Antalya’dan ve birçok ülkeden ödülle dönünce herkes onu olduğu gibi kabullenmiş ve müzik kariyerine geri dönmüş. İşte o zaman da kilo vermeye başlamış. 

Önce 2017’de Umut Utku’yla ‘Dejavu’ şarkısına düet yaptınız, ardından 2018’de ‘Özür Dilerim’ single’ı geldi ve geçen hafta çıkardığınız yeni single ‘Senin Yüzünden’ ile karşımızdasınız. Kırık bir aşk şarkısı mı bu? Söz ve müzik kime ait?

Şarkıların söz ve müzikleri bana ait, aranjelerini Umut Utku yapıyor. Aslına bakarsanız şarkılarımda huzuru arıyorum ve olabildiğince de insanlara huzur vermeye çalışıyorum. Tabii ki bir aşk var ama mesela bu şarkı farklı iki kişiye yazılmış bir şarkı. Intro melodisini bana huzur veren birine yazdım, sözlerini ve şarkıyı beni üzen birine… İnsanların şarkılarımı dinlediklerinde ortak kanaati onlara huzur verdiği. Bu dönemde de en ihtiyaç duyduğumuz şey. Kırılmadan da aşk olmuyor sanırım.

Gitar da çalıyorsunuz bir yandan. Müzik, hayatınıza sinemayla mı girdi? 
Sanatçı bir aileden geliyorum. Annem, anneannem ve onun annesi hep bir enstrüman çalıyor. Balkanlar’da çok yaygın bir yetenektir müzik; bir şey çalmak, yemek yemek gibidir. Dokuz yaşındaydım, annemin dolabının derinliklerinde telleri paslanmış bir gitar buldum. Annem, müzikolog profesör ancak müzikle ilgilenmemi istemedi. Opera sanatçısı olmaktı en büyük hayalim. Yıllar içerisinde babam şarkılarımdaki hikaye yazma gücünü gördü önce, sonra da çektiğim fotoğraflarda gözüm olduğunu fark etti. Ritim duygusu, müzik kadar sinemada da çok önemli. Sinema müzikten çok da bağımsız bir sanat değil. Sinema okumaya karar verdim.


Kadın haklarıyla ilgili kurmaca kısa filmlerle sinema hayatına atıldığınızı biliyorum. ‘Kadınlar’ sinemanızın ana unsuru sanırım. Ne dersiniz? 

Öyle gerçekten. Çok da bu alanda kısıtlamak istemedim kendimi ancak bambaşka bir konu ile ilgili yazarken bile kadın karakterler ön planda oluyor, bir bakıyorum roller eşit dağılmış ama mevzu yine kadının iç dünyasını anlatıyor. Açıkçası yüksek lisans tezi yazana kadar feminist kuram okumaları yapmamıştım, okuduğumda da fark ettim ki hayata bakışım oradan şekillenmiş. Kadınları anlatmak için fazladan bir çabaya ihtiyaç duymuyorum.

Galiba 2016’daydı değil mi; yönetmenliğini yaptığınız ‘Yağmurlarda Yıkansam’  filmi, 53. Antalya Film Festivali Renkaheng Seçkisi İzleyici Ödülü’nde ‘En İyi Film’ ödülünü kazanmıştı. Kadına şiddeti merkezine alan toplumsal duyarlılığı olan bir filmdi. Biraz anlatır mısınız?

Özellikle sektörde yaşadığım psikolojik şiddet sonrasında böyle bir film yapmaya karar verdim. İstanbul gibi bir yerde bu kadar modern bir iş yapan insanların, bedenim üzerinden yaptıkları psikolojik şiddetin travmasını üzerimden atmam yıllarımı aldı. Filmi çektikten sonra bile eski neşeli günlerime geri dönemedim. Filmde Türkiye’de yağmurlardan korkan bir genç kızın, korkusuz hale nasıl geldiğini anlatmaya çalıştım. Annesi, babası tarafından öldürülen bir genç kız aslında aynı gece babasız da kalır. Cinayetle biten değil, cinayetle başlayan bir hikaye ile bu mevzuyu irdelemek istedim. 25 yaşında bu kadar ağır bir konuyu seçmemeliydim belki ama şu anda her şeye daha kolay cesaret edebiliyorum, işimde de, özel hayatımda da… Kimseden hiçbir destek bulamadım, üç buçuk sene boyunca kredi ödedim ve bu ay bitti. Şimdiki aklım olsa tüm süreci daha iyi belgelerdim. Hem bağımsız sinema adına hem
kadın hareketi adına önemli bir girişimdi.

Bu, bir anlamda sanatsal bir tepki de, değil mi? Sanat yoluyla kadına şiddeti anlatmak… 

Tepki çekmekten çok, durumun sonuçlarını göstermek istedim. Bu olayın insan hayatında ne kadar travmatik olduğunu, yıllar sonrasında hiç alakası olmayan insanları bile ne kadar etkilediğini göstermek istedim. Kadına şiddeti  göstermedim, onun insan üzerindeki etkisine odaklanmaya çalıştım.

“YILLARDIR YAŞANAN TACİZ VAKALARI SOSYAL MEDYANIN ETKİSİYLE DUYULUR HALE GELDİ” 

Biliyorsunuz geçtiğimiz yıl bu anlamda Hollywood’da da bir ilk yaşandı ve 300’den fazla kadın oyuncu, yönetmen ve yazar, film endüstrisi ve diğer sektörlerdeki sistematik cinsel tacizle mücadele etmek için Time’s Up (Süre doldu) adını verdikleri kampanya başlattı. Türkiye’de de böyle bir ‘ayaklanma’, bir ‘başkaldırı’ olmalı ama sanırım kimse buna cesaret etmiyor. Bu tarafta da pek bilmediğimiz pek çok taciz vakası var çünkü. Ne dersiniz? 

Bence yavaştan burada da bir hareket başladı. Üyesi olduğum WMC Turkey (Women with Movie Cameras) bu konuda aktif olarak çalışıyor. Düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz toplantılarda bu sorun üzerine konuşuyoruz ve çok yakında sonuç alınacak düzenlemeler olacağı inancındayım. Ayrıca bu konu ile ilgili birçok kadın sinemacı ayaklanmış durumda, sürekli toplantılar düzenleniyor. Sabancı Kısa Film Yarışması’nın bu seneki sloganı ‘Ayrımcılığı Çeken Bilir’di. Yıllardır yaşanan taciz vakaları bu dönemde sosyal medyanın da etkisiyle duyulur hale geldi, sosyal medyanın önemli bir gücü oldu bu olayların duyulmasında.  Tabii ki çok üzücü bunları duymak ama bir daha yaşanmaması için yasalarla yeni düzenlemeler getirilmesi gerekiyor.

Bianet’in Erkek Şiddeti Çetelesi’nin medya takibiyle belirlediği verilere göre 2018 yılının ilk 10 ayında en az 203 kadın erkek şiddeti sonucu yaşamını yitirmiş ve yitirmeye devam ediyor. Sizce bu şiddetin temeli nereden geliyor?

Yüksek lisansım bu konu üzerine olduğu için bunun kökenine inmek durumunda kaldım. İlkel toplumlar ana erkil aslına bakarsanız. Kadına şiddet yerleşik hayatla birlikte başlıyor, toprak bir sahip kazanıyor, toprak ataya geçiyor, yerleşik hayata geçen toplumların inanç arayışı, dinleri, dinlerde ayrımcılığı meydana getiriyor. Günümüzdeki durum ise modern hayatta kadının etkisinin artmasından kaynaklı bir şiddet. Kadınların özellikle iş dünyasında etkinlikleri artıkça, eşlerinin şiddetine daha çok maruz kaldıklarını görüyoruz. Şiddeti sadece fiziksel olarak düşünmemek gerekiyor. Hiç okumayan kesimdeki şiddet ise başkaldırı ile ortaya çıkıyor, erkek kendisine hayır dendiği anda şiddete başvuruyor. Çok da savunduğum bir görüş olmasa da, annenin oğlunu yetiştirirken onu eğitmemesi büyük bir etken. Ama asıl etken, toplumun erkeklere birebir ehliyet veriyor olması. Yani buna bile bile izin veriyor. Ne zaman ki toplum olarak şiddeti gerçek anlamda kınamaya başlarız,  kadına şiddet o zaman biter. Tek bir kişi bile erkeği takdir etmediğinde…

“VAZGEÇMEYECEĞİM TEK ŞEY SAMİMİ BİR FİLM YAPMAK” 

Bundan sonraki filmleriniz de yine kadın özgürlüğü, kadın hakları ve/ya kadına şiddet ile mi ilgili olacak? Kafanızda böyle bir yol var mı, belirlediğiniz?

Çok genç yaşta çok büyük sorunları anlattım, ileride de mutlaka anlatmaya devam ederim ama tek bir konuya odaklanmak istemiyorum. Doksan dakikalık bir film için bir yönetmenin ayırdığı minumum zaman dört yıl. Bu dört yıl boyunca bir filmle yaşıyorsunuz. Vazgeçmeyeceğim tek şey samimi bir film yapmak.

 ’12’ye Beş Kala’ filminiz ön hazırlık aşamasında mı yoksa tamamlandı mı?  Konusuna bakınca gerilim filmi olduğunu düşünüyor insan. Öyle mi? 

Bu sefer ilk filme göre çok daha şanslıyım, film için benimle sabahlayan bir yapımcım var, Şebnem Vitrinel. Film, kara komedi ve tek bir mekanda geçiyor. Bu sene çekimlerini kasım ayında gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.

‘Obezonlar’ filminden bir sahne…

“MÜZİK BENİ HAYATA KARŞI AYAKTA TUTAN YEGANE DOSTUM” 

Bir de 2011 yılında çektiğiniz ‘Obezonlar’ diye bir kısa film projeniz var; obez genç bir kızın hikayesini anlatıyorsunuz. Kliplerinizde de ‘Beden Olumlaması’nın altını çiziyorsunuz. Bu yıl moda endüstrisi de ‘beden pozitivizmi’ üzerine çağrıda bulunuyor ve ‘zayıf beden’ algısını kırmaya çalışıyor. Sanırım sizin de bununla ilgili bir hikayeniz var. 

Doğduğumda kilolu değilmişim, dokuz yaşından itibaren kilo almaya başlıyorum. Aslına bakarsanız bu durum hep beni ortamlardan dışladı. Çocukken erkeklerle futbol oynardım, beni kaleye koyarlardı, çok koşamam diye. Büyüdüm, mesleğe adım atarken yine önüme çıktı, birçok iş yerinden bu yüzden red yedim. 18 yıl gerçek bir obez gibi yaşadım, yemek için yaşadım. ‘Obezonlar’ filmi bu anlamdaki ilk başkaldırımdı, “Böyle mutluysanız kilo vermeyin” dedim. Ama yaşım ilerledikçe bu, en çok da sağlığımı etkiledi. 140 kiloya kadar çıktım. Ne zaman ki ‘Yağmurlarda Yıkansam’, Antalya’dan ve birçok ülkeden ödülle döndü, herkes beni olduğum gibi kabullendi ve müzik kariyerime tekrar başladım, kilo vermeye de öyle başladım. Toplamda 35 kilo verdim. Müzik, beni hayata karşı ayakta tutan yegane dostum, her an yanımda, her an beni motive ediyor.


Genç bir sinemacı, genç bir yönetmen olarak sinema sektörünün son yıllarını değerlendirmenizi istesem… 

Özellikle yurt dışı festivallerinde daha görünür olduk. Avrupa fonlarından da Türkiye yapımlarına güzel destekler çıkıyor ancak bu destekler filmlerin tek tipleşmesini gündeme getirdi. Çünkü Avrupa kendi bakış açısından filmler yapılmasını dayatıyor. Filmlerin hikayeleri asla ilk başladığı noktada kalmıyor. Uzun uzun pencereden bakanlar akımı da bence bu şekilde doğdu… Ama Türkiye’deki hayat öyle değil, o kadar durağan yaşamıyoruz, sadece köylerden ibaret değiliz. Dikkat ederseniz şehir hayatını ya da modern kesimi anlatan çok az yapım var. Bu durumun genç kuşakla değişeceği inancındayım.

Ajandanız var mı? Varsa içinde neler var?

Ajandam var tabiki… Her sene aralığın ilk haftası çoktan bir ajanda edinmiş oluyorum. İçine olmasını istediğim şeyleri yazıyorum, sevdiğim insanların doğum tarihlerini not alıyorum. Onun dışında da günlük yapılacak işlerin listesini yapmayı seviyorum. Aklıma gelen şarkı sözlerini not alıyorum arada. Hayatımda önemli bir gelişme olduysa, çok tanışmak istediğim biriyle tanıştıysam onları yazıyorum.

Hep şarkı söylemeye, film çekmeye devam mı?

Nefesim yettiği sürece üretmeye devam edeceğim çünkü bu işin her yerini seviyorum. Şarkı söylemenin de film çekmenin de her aşamasını çok seviyorum. En çok da bittiği anda izlemek, dinlemek çok keyifli oluyor. Belki  henüz yüzde yüz içime sinen birşey yapmadım ama elbet bir gün yapacağım, yapana kadar da durmayacağım.