Bundan yalnızca bir iki gün önce Türkiye’nin önemli edebiyat ödüllerinden Duygu Asena Roman Ödülü‘nü kazanan Gaye Boralıoğlu’yla 
‘Dünyadan Aşağı’ya doğru yola çıktık. Bastığımız yer yine şu ‘lanet dünyaydı’. Ama neyse ki bizi kurtaracak olan yine sanat yine edebiyattı!

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu 

Doğan Kitap’ın Duygu Asena’nın anısını ve fikirlerini yaşatmak için düzenlediği Duygu Asena ‘Kadının Hâlâ Adı Yok’ Roman Ödülü’nün bu yılki sahibi Gaye Boralıoğlu, yalın dili, başarılı anlatımları ve hafızada güçlü bir etki bırakan kurgularıyla çağdaş Türk edebiyatının önde gelen kadın yazarlarından. Edebiyattaki eril zihniyeti eleştiren Boralıoğlu’yla, ona bu ödülü takdim eden jürideki erkek hegomanyasını da konuştuk. Gaye Boralıoğlu bugün Ajandakolik’te.

Duygu Asena Roman Ödülü’nü kazandığınız için duygularınızı almak isterim öncelikle… Tebrikler!  

Çok teşekkür ederim. Duygu Asena, kadın hakları mücadelesinin önemli isimlerinden biri. Onun adına verilen bir ödüle sahip olmak benim için kelimenin her iki anlamıyla da ‘çok’anlamlı.

“JÜRİDE KADINLARIN ÇOĞUNLUKTA OLMASI GEREKİRDİ”

Doğan Hızlan başkanlığındaki sekiz kişilik seçici jüride yalnızca Filiz Aygündüz, geçen yıl bu ödülü kazanan yazar Oylum Yılmaz ve Vuslat Doğan Sabancı’dan oluşan yalnızca üç kadın jüri üyesi olması konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizce Duygu Asena Ödülü kapsamında tüm jüri, kadınlardan olsaydı daha mı iyi olurdu? 

Tabii ki daha iyi olurdu. En azından daha önceki yıllarda olduğu gibi kadınların çoğunlukta olması gerekirdi. Türkiye’deki edebiyat alanındaki eril egemenliğe daha önce birçok kez dikkat çektim. Jürilerin çok büyük kısmında erkekler var, edebiyat dergilerinin yayın kurulları, yayınevlerinin editör ağırlıkları da böyle. Yazılan romanların pek azında güçlü kadın karakterler var. Pek çoğunda hiç kadın karakter yok. Sevdiğiniz edebiyatçılar hangisidir sorusuna verilen cevaplara bakın, pek az kadın yazara rastlarsınız. Bu açıdan Türkiye’de kat edilecek çok uzun bir yol var.

Siz aynı zamanda gazetecilik de yaptınız. Gazetecilik yıllarınızın edebiyatınıza bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

Yazının pek çok alanında çalıştım aslında. Gazeteci, reklam yazarı ve senarist olarak. Her birinin dil işçiliğime katkısı olmuştur ama edebiyat söz konusu olduğunda başka bir zihinle bakıyorum dünyaya.

Balat’ta bir ağacın altında “İnsan yaralı bir hayvandır” diye başlıyor kitabınız. Yara kavramını biraz açabilir miyiz?

Sükunet ve makullük istisnai kavramlar. İnsan mütemadiyen birbirini hırpalayan, yaralayan bir varlık. Hayattaki davranışlarımızın, tercihlerimizin arkasında birçok kez bu yaralar var. O yüzden huysuz, o yüzden mutsuz, o yüzden sinirliyiz. O yüzden başkalarını yaralamaya hazırız. ‘Dünyadan Aşağı’ bir yandan da bu trajik zincirin hikâyesidir.

Hilmi Aydın isminde bir adamın hikayesi ‘Dünyadan Aşağı’. Romanınızı özetleyecek birkaç cümle isteyelim sizden…

‘Dünyadan Aşağı’ bizi bunaltan, aşağıya çeken vasat zihnin, riyakârlığın, bencilliğin, vurdumduymazlığın eleştirisidir. Hilmi Aydın’ın şahsında zamanın ruhuna, insan varlığının temel içgüdülerine dair sorgulayıcı bir bakıştır.

Peki kitabın oluşumu ne kadar sürmüştü?

Fiili çalışma iki yıl civarında sürdü.

Ödül almak sizce yazar için bir kriter olmalı mı? Ödülün sizdeki karşılığı nedir?

Asla kriter olamaz. Ödül için ya da çok satmak için edebiyat yapılmaz. Benim için edebiyat dünyayı dil yoluyla değiştirme, daha iyi bir hayatı düşleyebilme ihtimalidir. Ödül bu yönde bir yarar sağlarsa, kitaba dikkat çekerse ne âlâ…

Rağmen ‘İlkler’ kitabında da ‘Çalıntı Hikaye’ öykünüzle yer aldınız. Serinin ikinci kitabı için de bir öykünüz olacak mı? 

Pek çok iyi kadın yazar var. Eminim ‘Rağmen’ okurları onları da okumak istiyordur.


“HAYSİYET TARTIŞMASI GÜNÜMÜZ SİYASİ KOŞULLARINDA ÇOK ÖNEMLİ” 

Kitap Stüdyosu’nun ilk kitabı ‘Haysiyet’te Ümit Kıvanç’la birlikte bu kavram üzerine tartışıyorsunuz. Size göre haysiyetin tanımı tam olarak nedir?

Ben haysiyeti kişisel alan ile kamusal alan arasındaki camdan sınır çizgisi olarak tanımlıyorum. İnsan kendi varlığını, sahip olduğu hasletleri, imkânları, arzuları düşünerek, hissederek tarifler ve bu tarifin başkaları tarafından da varsayılmasını ister. Bu, hakikatle ilişkili olduğu sürece en doğal haktır. İnsanım o halde saygı görmek istiyorum, kadınım varsayılmak istiyorum, doktorum ya da avukatım işimi yapmak istiyorum gibi… Bu gayet insanidir ve haktır. Bu alana yapılan her türlü saldırı da haysiyet kırıcı eylemdir.  Haysiyet tartışmasının günümüz siyasi koşullarında çok önemli  olduğunu düşünüyorum. Kitap bu anlamda kavramı enine boyuna tartıştığımız, felsefi-kavramsal yönüyle, siyasi-toplumsal açısıyla, örneklerle, kişisel deneyimlerle ele aldığımız bir nevi başvuru kaynağı oldu.

Genellikle yazarlara sorduğum sorulardan biridir bu. Sizce yazarın ille de bir masası olmalı mı? Ve eğer ‘kendinize ait’ bir masanız varsa üzerinde neler var?

Yazarın muhakkak bir masası olmalı. Hayalinde bile olsa sığınacağı bir metrekare bir yeri olmalı. Ben yaşadığım her yerde muhakkak kendime bir masa oluşturuyorum. Her zaman orada çalışmasam da, fikir kırıntılarımın, ruh hallerimin biriktiği yer olarak bir masanın varlığı benim kendimi bu hayatta daha güvenli hissetmemi sağlıyor.

Bugünlerde kimleri okuyorsunuz?

Masadan devam edelim.Şu anda masamın üzerinde duran kitapları söyleyeyim size… Sebastian Haffner – Bir Alman’ın Hikâyesi, Cioran – Yeni Tanrılar,  Selahattin Demirtaş – Devran, Pınar Öğünç – Beterotu.  Bu ara biraz dağınık okumalar yapıyorum.

“Her gün yazmalıyım”  duygusu yaşıyor musunuz? 

Belli bir roman ya da öykü üzerinde çalıştığım zaman bu duygu daha yoğun oluyor ve o zamanlarda her gün yazıyorum. Ama böyle bir somut amaç yoksa, her gün yazma değil her gün okuma duygusu yaşıyorum.

Ajandanız var mı? Ya da tuttuğunuz defterler?

Hayır, ajanda tutmuyorum ama bir sürü not defterim var. Yazmaya başlamadan önce uzun okumalar yapar, notlar alırım. Elimle aldığım bu notlar, zihnimi berraklaştırır, yolumu açar.

‘Dünyadan Aşağı’ gitsek nerede oluruz? 

Dünyanın neresinden aşağıya indiğinize bağlı elbet. Yani her okurun kendi hikâyesidir bu. Öte yandan benim için aslolan üstüne bastığımız şu lanet dünyayı daha yaşanılır bir hale getirmektir.