Takvimi çok dolu. Özellikle de şu sıralar o konserden bu konsere koştururken  onu yakalamış olmak bizim için heyecan verici. O gün Urla’da kahvaltı masasında tam karşımızda oturuyordu. Kaş göz işaretiyle söyleşi yapalım mı dedik, hemen anladı da “Tamam” dercesine baktı bize
. Sonra geçti, karşımıza oturdu. Hiç acelesi yoktu, sanki sabaha kadar onunla sohbet edecek gibiydik. Erkan Oğur, tüm haşmeti, dinginliği, derinliği ve ara sıra uzaklara dalan gözleriyle sorularımızı yanıtladı.

Söyleşi: Batuhan Sarıcan – Nilüfer Türkoğlu
Fotoğraflar: Batuhan Sarıcan – Nilüfer Türkoğlu

Serin esintileriyle sonbaharı müjdeleyen ama güneşli bir günde, caz festivali için Urla’dayız. Elinde sazı olmadan rahat edemeyen çok yönlü müzisyen Erkan Oğur, gitarı tıngırdatırken onunla çocukluk günlerinden doğaya, hızdan dengeye, cazdan halk müziğine uzanan bir söyleşi yaptık.

Erkan Oğur, alçakgönüllülükle, “Benim söylediklerimin hiçbir iddiası yok, sadece kendi düşüncelerimdir” dese de verdiği cevaplar çok kıymetli ve kayda değer. Söyleşi gününün akşamında Oğur’un İlkin Deniz ve Turgut Alp Bekoğlu ile bir araya gelerek kurduğu “Telvin” Anatolian Blues grubunu dinlerken bir kere daha anladık ki sözcükleri tane tane seçen, sazına gerektiğince vuran Oğur’un sırrı doğanın ritminde saklı.

Batuhan Sarıcan: Müziğe ilginiz ne zaman başladı? Elinize sazı, dilinize sözü aldığınız ilk zamanları hatırlıyor musunuz?

Çocukluğum Elazığ’da geçti. Çok küçük yaştaydım. Annemden duyduğum, ortalıkta çalınan, kulağıma gelen müzikleri söyleyerek tekrar edermişim. Ama bunları hatırlamıyorum ben tabii. Şunu biliyorum ki 5-6 yaşlarında müzik aletleriyle tanışmıştım. Ancak bir disiplini yoktu. Tanışmaktı sadece, kendi kendime çalmaya başlamıştım. Özel bir eğitim söz konusu değildi yani. Öğrenmem de çok yavaş oldu ve uzun sürdü. Yaklaşık kırk sene kadar…

B.S: Elinize aldığınız ilk enstrüman neydi?

Bir dede sazıydı. Ardından bir Süryani cümbüşü. Sonra keman. Elazığ yöresine ait yerel müzikleri çalmaya başladım ilkin.

B.S: “Nefes” desem Erkan Oğur’un aklına ilk ne gelir?

Hayat gelir, ölüm gelir. Ses gelir, sessizlik gelir; müzik gelir. İnsanın erdemliliği ve erdemsizliği gelir. Hepsi nefeste gizli.


“TABİATA YAKIN DURMAK KADAR NORMAL BİR ŞEY OLAMAZ” 

B.S: Nefes demişken tasavvuf ve tabiat aşkı sizi ve müziğinizi nasıl etkiledi?

Ben tasavvuf eri falan değilim ancak doğayla ilişkim derindir. Din üstü bir şey. Tamamıyla doğa-insan, doğa-varlık ve kişinin varlıklarla olan ilişkisi, onların düzeni ve düzensizliği şeklinde.

B.S: “İnsanın, salt yaşantısı ve yapıp ettiklerinin doğayla uyumlu olduğu müddetçe başarıya erişme şansı vardır” diyorsunuz. Doğanın sizdeki karşılığı nedir?

Çocukluğum hep dağda bayırda, bağda bahçede geçti; kuşlarla, bitkilerle, ağaçlarla ve onların arasındaki insanlarla… Tabiata yakın durmak kadar normal bir şey olamaz.

B.S: “Bilinmeyenle Karşılaşmak” albümünde Yunus Emre’den okuduğunuz “Eğer Aşkı Seversen” parçası da tabiat ile tasavvufun birlikteliğinden geliyor sanıyorum.

Yunus’a şapka çıkardığım bir parça “Eğer Aşkı Seversen”. Yunus tasavvuf eri. Biz sadece onu anlamaya çalışan gecikmişleriyiz. “Eğer aşkı seversen uyanasın” diyor. Yunus’un bu sözleri dünyevi aşkla ilgili bir şey değil tabii. “Uyan!” derken aşkı başka şekilde algılayarak tarif ediyor.

B.S: Peki siz aşkı nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben aşkı, “bilinmeyenle karşılaşmak” olarak tarif ediyorum. Albüme ismini de o verdi zaten.


Nilüfer Türkoğlu: Bu sükûneti, bu dinginliği neye borçlusunuz?

Hep böyleydim ben. Ama sebebi de yaşam biçimim olsa gerek. Benim çocukluğumda araba yoktu, radyo yoktu. Fayton vardı. Radyonun geldiği günü hatırlıyorum mesela. Dolayısıyla önceleri çok sessiz ve gürültüsüzdü yaşam. Doğa sesleriyle yaşadık hep. Ara sıra uçak geçse merak eder onu dinlerdik. Tabii bunların arasında bahçede bir yerde birisi gazel okuyorsa onlar bizi etkiliyordu, hemen öğreniyorduk. İşte bu ses ve sessizlik ilişkisi, bizi izlenimci ve dikkatli kıldı. Müziğimize de yardımcı oldu tabii.

“YALNIZ BAŞIMAYKEN ARABAYI HIZLI SÜRERİM”

B.S: Müziği derinliğine kavuşturmak için daha ağır icra edilmesi gereğini savunuyorsunuz. Hayatı da derinliğe kavuşturmak için daha mı ağır yaşamalı dersiniz?

Burada ağırlıktan ne anladığınız önemli. Hız, müzikal bir unsurdur. Aslında yaşamın da bir parçası. Müzik açısından ele alacak olursak hız sadece kırıntısıdır müziğin. Ama hızın doğru tespiti, anlaşılır olmayı sağlar. Şarkı ve türkü formundaki sözel müzikte içerik, söylemek istediğin şeyin hızını belirler. O yüzden, benim de tercihim olan içerikler, insan ve onun yapıp yapamadıklarıyla, ahlak, dürüstlük, temizlik; kısacası yaşam biçimi ve toplumsallıkla ilgili. Bu sebeple bireysel (egosantrik) bir yanı yoktur. Onların da anlatımları hızla doğru orantılıdır. Bu açıdan çok hızlı anlatırsan kimse bir şey anlamaz. Bu sebeple hem yaşamda hem de müzikte hız iyi tespit edilmelidir. Hayatta ve müzikte esas olan hızı doğru kullanabilmektir.

N.T: Hayatı ağır mı yaşıyorsunuz peki?

Hayır, enerjim yüksektir aslında. Hızdan çok hız değişimlerini, ivmelenme hissini çok severim. İyi bir şey değil ama yalnız başımayken arabayı hızlı sürerim mesela.

B.S: Fizikle teknik açıdan bir münasebetiniz var aslında. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü üçüncü sınıftayken bir burs kazanarak fizik eğitimini tamamlamak için Almanya’nın yolunu tuttunuz. Münih Üniversitesi’nde Fizik Mühendisliği okudunuz. Hız ve zaman kavramlarına nasıl bakıyorsunuz?

Evet, fizik okudum. Kafamın bir köşesinde o bilgiler de vardır. Hız konusu yaşamda da bir unsur. Zamanlamak da başka bir şey. Hayatta doğru zamanda doğru yerde olmak. Zamanı iyi kullanabilmek; onun içinde de bir hız unsuru var. O da başka bir hünerdir. Hız ve zamanlama, yaşama paralel konulardır.

B.S: Telvin Trio ile cazda emprovize (doğaçlama) çalışmalarla ilgilendiğinizi biliyoruz. Caza yaklaşımınızı merak ediyoruz.

Ben caz müzisyeni değilim. Caz sanatı başka bir şey, bir folklor. İnsanlığa mal olmuş bir şey. Ama ilgiliyim, çok seviyor ve anlamaya çalışıyorum. Caz, kültürlere ve coğrafyalara göre farklılık gösterebilir. Caz müziğin içerisinde olan unsur; anlayış ve forma yakınlık duyuyorum. Emprovizasyonun ağırlıkta olması, bizim Türk müziğinin içindeki doğaçlamanın çokça olması, benim de ilgimi çeken bir yaklaşım oluşturuyor.


“YOL BİR, SÜREKLİLİK ESAS” 

B.S: Caz ile Türk Halk Müziği’nin kesiştiğini söyleyebiliriz o halde.

Tabii. Emprovizasyon ve tema unsuru hem cazda hem halk müziğinde mevcut. Ama bu, biz caz sanatını icra ediyoruz demek de değil. Sadece o anlayışta, o çizgide bir bağdaşlık var. Ben de zaten emprovizasyona yakınlık duyuyorum. Tabii biraz da özgürlükle ilgili bir durum söz konusu. Enerjiyi açığa çıkaran bir tarafı var.

B.S: Gnossienne No.1 yorumunuz, bugün çeşitli müzik platformlarında en çok dinlenen Gnossienne yorumlarında başı çekiyor. Erik Satie’yi niçin seçtiniz? Bir ses akrabalığı mı sezdiniz?

Klasik müzik de diğer müzik disiplinlerinde olduğu gibi bütün kültürlerden gelen bir iç disiplin içeriyor. Erik Satie’nin müziğine dikkat ederseniz teknik açıdan zeybek kökenli olduğunu görürsünüz. En azından ben öyle hissettim. O bestelerin Anadolu’ya bakışı anlatan yapısı var; Satie, Ege müziğinden etkilenmiş belli ki.

B.S: Gerek ses gerekse enstrüman açısından konuşacak olursak eserleriniz benim bam telime dokunuyor. İçime kapanıyor, dünyada kapladığım küçücük yeri hatırlıyorum. Peki siz icra halindeyken hangi duygulara gark oluyorsunuz? Bir içe dönüş mü yoksa bir enerjinin dışa vurumu mudur sizin için müzik?

Tabii, müzik monolog olmamalı. Neticede bir enerji biçimidir; ses ve sessizliğin bir organizasyonu söz konusudur. Dolayısıyla hiçbir zaman yok olmaz, her zaman vardır. Esas olan onu paylaşabilmektir. Sırf insanla değil, bir kuş, balık, ağaç ve hatta rüzgârla da paylaşabilirsiniz. Dolayısıyla bu paylaşımın ego veya bencilce bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sesleri, enerjiyi dönüştürebilir ve paylaşabilirsiniz.


B.S: Bu ifadeleriniz bana Sait Faik’in Hişt Hişt! öyküsünü hatırlattı: “Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları. Hişt hişt!”

İnsanlar bir yerlerde birleşiyor tabii. Yol bir, süreklilik esas.

“KAYIT TEKNOLOJİLERİ MÜZİĞİ YOZLAŞTIRDI” 

B.S: Bir kitabın filme uyarlanmasının okuru sakatlandığı düşünmüşümdür. Sizin, eserin kaydedilmesini doğru bulmadığınızı biliyoruz. Müziğin kayda alınmasının dinleyiciyi sakatladığını mı düşünüyorsunuz? Bu bir çekince midir?

Çekince değil, kesin bir şey bu. (Gülüyor) Kayıt teknolojilerine iyi bakmıyorum. Kolaya kaçma diyebiliriz. Kayıt teknolojisi olmasa beynimize yazarız. Öğrenme de bu şekilde olur ve unutmazsınız.

B.S: Peki ama bir eser, yapıt kaydedilmezse nasıl yayılabilir ve geleceğe kalır?

Daha önce nasıl olduysa… Yani Beethoven’ın kaydı mı vardı? Ya da Bach’ın veya Pîr Sultan Abdal’ın kaydı mı vardı? Kayıt teknolojilerinin gelişmesinin çok öncesinden bugüne, yozlaşmadan taşındılar. Çünkü müzik o zaman kıymetliydi, azdı. İnsanlar onu duydukları zaman benimsiyor, hatırlarına alıyor ve paylaşıyorlardı. İyi öğrendikleri ve kıymet verdikleri için de doğru aktarıyorlardı. Sonra nota yazımı ve ardından 1800’lerin sonlarından itibaren kayıt teknolojisi de devreye girdikten sonra bu işin disiplinini almamış (nota yazmayı ve okumayı bilmeyen/az bilen) insanlar tarafından kurcalandıkça yozlaştı. Çünkü bilgisi az olduğu için ona doğru gelmeyen kısımları düzeltmeye ve müziği değiştirmeye başladı. Dolayısıyla yozlaştı ve bu şekilde aktarılmaya başladı. Birçok müzik, orijinalinden uzak bir şekilde aktarıldı. Sonuç olarak ben eski usulün daha doğru, daha kıymetli ve daha az hasarlı olduğunu düşünüyorum.

N.T: Edebiyatla aranız nasıl?

Okuma açısından konuşacak olursak “normal” diyebiliriz ve birilerini anlama dönemim tabii ki oldu. Yazma açısından da bir şeyler karalıyorum. İhtiyarlık dönemi için baston şiirlerim var yani. (Gülüyor) Aslında şiir demeyelim de işte günlük lisanın üstünde birtakım söylem, düşünce, analiz ve tecrübeler.

B.S: “Birilerini anlama dönemi” kısmına takıldım. Bu anlama döneminizde kimlerden etkilendiniz?

O kadar çok var ki. Yunus Emre, Mevlânâ, Harabi, Nesîmî ilk aklıma gelenler. Zaten bunların hepsi sanki bir kişi gibi. Ayıramıyorsun birbirinden. Müzik konusunda ise Paul Hindemith. Onun, müziği “ses işçiliği” olarak tarif ettiği bir kitabı vardır. O beni çok etkiledi. Onu okuduğunuzda, müzik parçasının bir nevi dantel gibi olduğunu görüyorsunuz.


“SOSYAL MEDYA, ASOSYAL MEDYA DEMEK ASLINDA” 

N.T: İnsanların çoğunu ele geçiren sosyal medyayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Asosyal medya olarak değerlendiriyorum. Dijital dünya, bugün insanlığın bir problemi. İnsanları bireysel bir hale getirdi, herkes kendi içine kapandı. Bunun hem psikolojik hem de fizyolojik açıdan, aynı zamanda insan ilişkileri açısından bir bedeli olacaktır. Sosyal medya, sosyal bir medya değil, tam tersine kişiyi asosyal yapan, uzaklaştıran bir alan. Kişinin temeli, kökü de zayıfsa yanlışlıklara neden olan tehlikeli bir alan. Bunu da tasvip etmiyorum. Biz komşuluğu, ziyareti ve karşılıklı muhabbeti tercih ediyoruz.

N.T: Sosyal medya hesaplarınız var mı?

Hayır. Korsan bir hesap vardı. Onu da zar zor kapattırdık. Benim dijital dünyayla fazla ilişkim yok. Arkadaşlar, reklam ve konser ilanı sebebiyle Facebook hesabı açtı. O kadar.

N.T: Sosyal medya biter mi bir gün sizce?

Tabii. Teknolojik bir modadır. Mesela radyo; köy kahvesinde radyo geldi, herkes köy kahvesinde toplandı. Neden sonra evlerinde radyo olmaya başladı. İnsanlar evlerine çekildi. Derken televizyon geldi. Radyo kenara itildi. Sonra her odada bir televizyon olmaya başladı. Bir reklam aracı aslında, iki reklam arasında ıvır zıvır dolu. Sosyal medya da günü gelince unutulacaktır.

N.T: Sosyal medya birçok şeyi de bitirdi bir yandan.

Evet. Basın bitti. Müzik bitti. Okuma bitti. Bilgiye ulaşmak için gösterilen çaba bitti. Dolayısıyla düşünme bitti. Düşünmüyor, aramıyor, araştırmıyor da direkt hazrete (internete) başvuruyor insan. Dolayısıyla hafızaya almıyor ve unutuyor.

N.T: Eskiye dair özlediğiniz ne var?

Çocukluk var mesela. Onu özledim. Elazığ’da çok güzel bir çocukluk yaşadım. En güzel zamanlarımdı. Dediğim gibi dağda, bayırda, bahçede…

“YARATMIYORUZ, KEŞFEDİYORUZ” 

B.S: Zaman zaman yeni çalgı aletleri icat ediyorsunuz. Niçin yeni çalgılara ihtiyaç duyuyorsunuz? Bir özgünlük arayışı mı yoksa insan sesine yaklaşmaya çalışmak mı?

Çocukluktaki yaşam biçiminden kaynaklı bir şey bu. Ben kendimi ortaokul mezunu sayarım. Bütün eğitimim Elazığ’da geçen dönemimden. Hocalarımız köy enstitüsü mezunuydu. Dolayısıyla biz, Divan Edebiyatı bilirdik. Halk Edebiyatı bilirdik. Müzik bilgimiz vardı. İntegral çözerdik. Organik kimya ve tarım bilirdik. Tabii kendi aletlerimizi de kendimiz yapardık. İleri düzeyde perspektif anlayışımız ve resim bilgimiz vardı. Hepsi köy enstitüsü mezunu hocalarımız sayesindeydi. Üretime yönelik bir eğitim aldığımız için kendi oyuncağımızı, aletimizi kendimiz düşünüp yapmayı, geliştirmeyi öğrendik. Araştırmacı, izlenimci bir yapı oluştu. O yüzden kendime araba da yaptım, müzik aletleri de yaptım. Müzik aletlerini de seviyorum, onlardan anlıyorum. Yapılması da atla deve değil; zaman, ortam ve malzeme işi. Üzerinde deneyler yapılabilecek imkân da var. İçten gelen müziğe cevap verebilecek bir müzik aleti düşünmek keyifli de. İnsanı bir sonraki güne hazırlıyor. Birkaç gün sizi meşgul ediyor. Dolayısıyla bir enerjisi var. Yaşam enerjisi veriyor. Onun için bir şeyler yapmak, üretmek alışkanlığımız var.

B.S: Üretmenin enerjisinden bahsetmişken yazımın, söylemin (kısacası yaratmanın) sizdeki karşılığı nedir?

Biz yaratmayız, keşfederiz. Olan bir şeyi keşfederiz. Bize ait bir şey yoktur. Yani yoktan var etmeyiz, bu bize has değildir. Yaratıcı değiliz, olanı keşfederiz. Olanı keşfetmek de arkeolojik bir kazıda bir şey bulmak veya bir hazine bulmak gibidir. İnsana hoş bir his verir. Keşfetmek, sonra onu paylaşmak. Keşfettiğiniz şeylerin bir işe yaradığını görmek de iyi bir teselli insan için. Müzik de böyle bir şey.

B.S: Sizce keşif nereden gelir? İçsel bir şey mi yoksa dışsal bir ihtiyaç mı söz konusu?

O ihtiyacı hissetmek esas olan. Eğitim, aile yapısı, çevre, içinde bulunduğunuz kültür ve zamanla ilişkisi olan bir şey. Bunlar birbirini tetikler. İnsanımızın keşfetme ihtiyacı çok olmalı. Çok gerideyiz çünkü birçok şeyde. Bize her şeyin hazır sunulması, o yanımızı köreltiyor. Keşif yönümüz düşük. Böyle olmaması lazım. Eğitimlerin tam tersine üretime göre şekil alması gerekir. Bu açıdan eğitim konusunda devrim gerekir. Dolayısıyla müzik de öyle, keşfedilen bir şey. Bütün müzikler yapılmıştır, olmuştur. Biz seçeriz; orasından burasından tırtıklarız, hatırlarız, esinleniriz, etkileniriz, kopya ederiz ve hatta çalarız. Olan bir şeyi arar ve buluruz. Müzik de öyle. Bu müzik parçası benim diyene ben şapka çıkarırım. (Gülüyor) İnsan onu sindiriyor, bir yerde duyuyor ve birkaç sene sonra çağırıyor, hatırlıyor. Onu kendisinin sanıyor.

B.S: Müzik evrensel ve mülkiyetsizdir diyebiliriz o halde.

Evrensellik… Bütün kâinata ait miyiz onu bilemiyorum. Müziğimizin esamisi okunmaz çünkü. Ama dünyevi diyebiliriz; dünyaya has, insanlığa has. Ama kâinatın içinde olduğu için belki de evrensel diyebiliriz.

N.T: Ajandakolik’in klasik bir sorusu var. Ajanda tutuyor musunuz?

Var. Hem de birkaç tane. Unutup kaybettiğim ve sonra bulduğum. Güncel olmayan, günlük olmayan şeyleri karalıyorum. Aklıma bir şey gelirse, bir şey etkilerse elimin altındaysa not alıyorum.

N.T: Şu ifadeler size neyi çağrıştırıyor?

Özgürlük: Müzik

Aşk: Bilinmeyenle karşılaşmak

Sonsuzluk: İnsanlık

Cezaevi: Nasıl bir histir diye Sinop Cezaevi’ndeki hücrenin birine girdim. Kapatın dedim üstüme ve 15 dakika kadar durdum içeride. Su seviyesinin altında zifiri karanlık, çok kötü kokuyor, rutubet ve simsiyah, hiçbir şey görünmüyor. Sonra dedim ki beni unutmayın burada.

Erkan Oğur: Normal.