Baştan söyleyeyim, aşk dolu bir söyleşi oldu bu! Okurken siz de bunu anlayacaksınız hemen. Müziğe, şarkılara, eşine, işine, hayata aşkla sarılan bir kadın, Dilek Türkan… Sesine yansıyan da bence bu zaten; a
şkın zarafeti. Onu dinlemek benim için büyük bir keyifti. Aşka gelmek için bu söyleşiyi okumalısınız.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Ne zaman onu dinlesem, geçmiş gelir, karşıma geçip oturur. Ne zaman onu dinlesem gözlerimden birkaç damla yaş mutlaka akar. Çok içli, hüzne çok yakışan bir ses onunkisi. Ama eskiyi yenileyen bir hali, tavrı var. Naftalin kokan günleri ferahlatan, içimize su serpen bir hal… Geçmiş deyince nostaljiden başladık, aşkla yol aldık, aileden, ilham perilerinden, dünden bugünden konuştuk, biraz da magazine dolanıp çabuk kurtulduk.
Dilek Türkan, Ajandakolik’e konuk oldu.


Taş plakların çıtırtısına yakışan bir ses seninkisi… Bunu yalnızca ben değil, sanırım pek çok hayranın söylüyordur. Sesini ve kendini nostaljik buluyor musun?

Sıklıkla duyduğum bir şey bu. Kendimde nostaljik bulduğum şeyler var tabii. Evet, başta sesim. Görünüşümde ise öyle olmayı tercih etmediğim halde, zaman zaman kendimi nostaljik bulduğum bir durum söz konusu. Yaptığım müzik beni bazı mecburiyetlere itiyor. Bana kalsa spor ayakkabı ile çıkarım sahneye. Sahnede epey hareketliyim çünkü. İçimdeki nostalji duygusunu, geçmişte olan güzelliklere özlem duygusu olarak ifade edebilirim. Etrafımdaki insanlara, aileme, kızıma, eşime, beni takip eden sevenlerime duyduğumN minnet, hoşgörü bendeki ‘nostaljik Dilek’in ifade şekli.  ‘Saygı duymak’, bugün nostaljik bir kavram haline geldi. Tanımadığın insanlara gülümsemek, selam vermek, asansörde karşılaştığın birinin hatırını sormak da sanki artık nostaljiye dair davranışlar oldu. Bir yandan da gelecekle ilgili hep büyük meraklarım var. Bir şeyleri önceden keşfetmek, alışılagelmiş olmadan yeni kavramlara kucak açmak heyecan verici.

“YAPTIĞIM MÜZİĞİN TARZI RETRO-FÜTÜRİZM” 

Geçtiğimiz yıl çıkardığın ‘An 1908 – 2018’ albümünün teaser’ında geçmişle geleceği birleştirdiğini söylüyorsun. En çok da bu şarkılardan dolayı insana nostaljik geliyorsun sanırım. Geçmişle bağların nasıl?

Albümdeki bağ, müziğin analizi ile ilgili. Geçmişteki müziği yaparken bir yandan da gelecekteki Türk müziğini hayal ediyorum. Bu tarzda eserler ortaya çıkarmaya çalıştığım ve bugüne kadar bunu en yoğun yaşadığım döneme denk geldi, bu albüm. Müziğin geçmişi ile ilgili ise araştırmalar yaptım. Gücüm el verdiğince bilgilere ulaşmaya çalıştım. Kendi geçmişimle olan bağlarım ise epey kopuk. Bunun bazı sebepleri var.
15 yaşında, doğduğum, yaşadığım yerden kopup İstanbul’a konservatuvara gitmek için geldim. Ve bir daha geri dönmedim. Çok kısa bir süre öncesinde babamı kaybetmiştim. O travmayı henüz atlatamadan yaşadığım yerde tüm hatıralarımı bırakıp geldim buraya. Onlar hızla silindi. Belki de hatırlamak istediğim için içten içe ben sildim. Yaşam mücadelesi içinde geçen ilk gençlik dönemi ise çok hızlı ve ayrıntıları farketmeden geçti. Müzik her anımı kapladı. Tüm dikkatimi ona verdim ve o süreçte de bazı şeyleri geriye attım. Şimdi bakıyorum da hatırladığım şeyler çok sınırlı. Yani kısacası geçmişle bağım çekirdek ailem. Çünkü aile, hayatla olan bağımın yegane sebebi.

Eskiyle yeniyi bir araya getirerek yeni neslin de bu şarkılarını sevmesini sağlıyorsun bir bakıma… Böyle bir arzun var mı? 

Çok doğru. Tam olarak yaptığım bu. Ve arzum da buydu. Amacına ulaştı, ulaşmaya da devam edecek. Bu süreç biraz yavaş ilerliyor ama bu da çok normal. Popüler bir tarz değil fakat kendi içinde bir popülizmi oluşmaya başladı. Bir şeyi dejenere etmeden popüler hale getirebiliyorsanız (kelime olarak ‘popüler’ kulağa pek hoş gelmese de) bunun büyük bir başarı olduğuna inanıyorum. Bunların çoğu, geçmişte yaratılmış bir müzik gibi görünen ama günümüzde meydana gelen eserler. Yani bu bir kitap, film ya da mimari eser olsaydı ismi ‘retro-fütürizm’ olurdu. Bizde ise adını bulmakta zorlanan ve bu sebeple kimliğini oluşturmakta kavram kargaşası yaşayan bir tarz. Bana göre ise yaptığım tarz; ‘müzikteki retro-fütürizm’.

“SEVDİĞİNİ EŞLEŞTİRMEYE, SEVMEDİĞİNİ DE KIYASLAMAYA MEYİLLİ BİR TOPLUMUZ” 

Mazide kalbinde yara olan şeyler var mı? Yoksa kolay unutur musun yaşananları?

Kalbimde yara açan, mazide yaşadığım şeyler tabii ki var. Geriye dönüp baktığımda bunlar, şimdi bir yandan da beni mutlu ediyor. Yaşadığın anlar acı verici olabiliyor fakat önemli olan sonrası. Tüm yaralara rağmen ayağa kalkıp yürümek ve seni yaralayanların, fark etmeden sana iyilik yaptıklarını sonradan fark etmek iyi hissettiriyor. Şerden gelen hayırlara tek tek şahitlik ediyor insan. Ve “Daha neler yaşayacağım, onları da atlatacağım” diyor peşinen.
Bazı şeyleri çok kolay unuturken bazılarını hiç unutmuyorum. Sebebi ise hataları tekrarlamama isteği. Bana göre eğer akıllıysan hata bir kez yapılır ve o iyi ki yapılır. Sonrasında tekrarlanmaz. Bunun için tek kural unutmamaktır. Bu arada küçük bir ayrıntıyı atlamamak gerekir ama, o da kin. Kin olmaksızın unutmamaktan bahsediyorum. Çünkü o tüm akışı değiştirir.

Senin için 21. Yüzyılın Seyyan Hanım’ı diyorlar. Ne dersin?

Seyyan Hanım, benim hayran olduğum bir kadın. Döneminde bu kadar fark yaratmış, sıra dışı bir sanatçıya benzetmeleri benim için onurdur ama ben toplumumuzun buna ihtiyaç duyduğundan dolayı böyle benzetmeler yaptığını düşünüyorum. Genel olarak sevdiğini eşleştirmeye, sevmediğini de kıyaslamaya meyilli bir toplumuz. Bana kalırsa dünyadaki her şey tektir. Eşi benzeri yoktur. Seyyan Hanım’ı kişiliğindeki azmi, cesareti açısından kendime her ne kadar çok benzetsem de, o bir taneydi ve yerine kimse gelmeyecek. Başka başka insanlar gelecek ama hiçbiri Seyyan hanım olmayacak.

Haklısın. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Ses Eğitimi bölümünden mezunsun. Musiki eğitim almaya nasıl karar verdin?

Ailede herkes müzikle amatör bir ilişki içindeydi. Babam bağlama çalıyor, bir ağabeyim onunla bağlama öğreniyor diğer ağabeyim de Balıkesir’de amatör Türk Müziği Topluluğu’nda şarkı söylüyordu. Ben de ona özenerek ortaokul talebesi olduğum halde çalışmalara gidiyordum. Konserler vermeye başladık. Kısa bir süre içinde henüz 10-11 yaşlarındayken kararımı vermiştim. Hiçbir yönlendirme olmaksızın kendi kararımdı. Konservatuvar okuyacaktım.



“İNSANI AŞIK EDEN O KEMENÇE SESİNİ DUYDUĞUMDA EVLENMEYE KARAR VERDİM” 

Ne güzel insanın kendi kararıyla kendi işine yönelmesi. Bu, çok değerli! Ve ne güzel ki insanı kemençenin sesine aşık edecek bir adamla evlisin. Klasik kemençe üstadı Derya Türkan’la nasıl tanıştın? Birlikte müzik yapmak, birlikte aynı işi yapmak, ilişkiye nasıl yön veriyor?

Tam da söylediğin gibi oldu. İnsanı aşık eden o kemençe sesini duyduğumda evlenmeye karar verdim onunla. Ve hemen evlenelim dedim.

Aaa sen dedin yani? 

Evet, evet ben dedim. O ise şaşırdı çünkü iki yıldır istediği şeyi, bir kemençe taksimi sonrası benden duymuş olması tuhaftı. Ama bence tuhaf değildi; bir enstrümana böyle muhabbet duyan biri kötü biri olamaz. Böyle çalan biri, iyi insan olmalı dedim. Ve hemen evlendik. Zaman içerisinde bir evliliğin yaşaması gereken tüm süreçleri yaşadık. Birlikte müzik yapıyor olmak bazen avantaj iken bazen dezavantaj oldu. Biz olabildiğince faydalarında buluşturduk benliklerimizi. Derya, benim müzik konuştuğum tartıştığım yegane arkadaşım.

Sesini bir müzik enstrümanına yakıştırsan hangisi olurdu bu? Benim için udsun galiba!

Kemençe olurdu. Ama Derya’nın kemençesi.

Hep hüzünlü şarkılar söylüyorsun. Bu şarkıları söylerken ruhen etkilenmiyor musun? Hüzünlü bir kadın olarak görüyor musun kendini?

Ben hüznü seven biriyim. Ama neşeli tarafım da epey güçlüdür. Tebessüm ederken gözyaşı dökmek gibi bir şey bu. Hayata bakışım biraz böyle. Söylediğim şarkılar benim hüznümün bir deşarj şekli. Onları söyledikçe bir yandan da içimi çok hoş bir duygu kaplıyor. Bu mutluluk gibi bir haz duygusu. Aynı anda hüzün ve neşenin bir buluşma anı. Bu, benim işte.

Konser provalarınızı Instagram’da biraz ‘stalklayınca’ neşeli bir kadın görüyorum zaten. Epey eğleniyorsun. En son Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde sahne aldın sanırım, nasıl geçti? 

Instagram’ı aktif olarak kullanıyorum ama daha çok mesleki paylaşımlarla. Özel yaşamım bana ait, sanat yaşamım herkese açık. Konserlerle besleniyorum. Bunu da paylaşıyorum sık sık. Biz konserlerde provadakinden daha çok eğleniyoruz aslında. Seyirci ile aramda çok özel bir iletişim var. O yüzden sahnede çok rahatım. Arada bir duvar ya da perde yok, olduğum gibiyim. Bu da konserlerime olan ilgiyi artırıyor. Haliyle çok mutlu oluyorum. Hayatta yaptığın işten tatmin olmak büyük şans, ben de bu şanslı insanlardan biriyim. Leyla Gencer Salonu, o akşam teknik bir aksaklık sebebi ile çok soğuktu. Durulacak gibi değildi. İki saatten fazla seyirci konseri donarak izledi bense mutluluktan soğuğu hissetmez olmuştum. Şimdi boğazım acıyor ama kalbim öyle huzurlu ki bunun bir önemi yok.

Yaptığın işten tatmin olmak demişken… İnsanın bu zamanda sevdiği işi yapması çok önemli ve çok büyük ayrıcalık. Sen şanslı kesimdensin. Müzik olmasaydı Dilek Türkan başka ne olurdu?

Aşk insanı her alanda besleyen bir şey. Hangi meslek olursa olsun yaptığım işi aşkla yapacağım kesin. Yine yaratıcılıkla ilgili olan iş olurdu. Mimariye büyük ilgim vardı, hâlâ var. Sanırım mimar olurdum.

Yakın zamanda seni başka nerelerde dinleyebiliriz?

İlk konser 4 Mart’ta İstanbul’da. Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde Dünya Kadınlar Günü’ne özel ‘Kadın Eli Değmiş Şarkılar’ projesi. Hayatıma değen, şarkılara eli değmiş muhteşem kadınlardan bahsedeceğim, onların şarkılarını söyleyeceğim. 7 Mart’ta ise Bursa’da yapacağız aynı konseri.

“SONLAR HEP BAŞLANGICIM OLDU BENİM” 

Ne güzel. Kadınlar Günü’ne özel konserlerin olacak yani. Peki kim bu ‘muhteşem’ kadınlar?

Konsere sakladım onları, Nilüfer. (Gülüyor.) Yaptığım müzik, bir dönemi anlatıyor. Belki yüz yıl önceki yaşanmışlıkları bugün hâlâ yaşıyor olmak, bir kadın olarak sahneye çıkmak, aynı zamanda bir anne olmak, çoğuyla aramda derin bağlar oluşturuyor. Seyyan Hanım’la, Neveser Kökdeş’le, Safiye Ayla’yla… Bu kadınların söyleyemediklerini söylemeye cesaret ettiğimi hissediyorum.

Yanılmıyorsam üç solo albümün var: ‘Aşk Mevsimi’, ‘Suya Söyledim’ ve ‘An’. Bir gruptan bağımsız çalışmak müzik kariyerin için daha mı yaratıcı oldu?

Kesinlikle öyle. Hayatımdaki hiçbir sona ben karar vermedim. İnsanoğlunun, güzel giden şeyleri bitirmeyi başarmakta üstüne yok. Ben öyle olmak istemedim. Kendi kariyerimden ziyade içinde bulunduğum şeyi beslemeyi,  ona hizmet etmeyi tercih ettim; hep akışta oldum. Ama hayat başta beni üzse de ileride iyi ki olmuş dediğim şeylerle karşılaştırdı. Sonlar hep başlangıcım oldu benim. Solo albümlerim de bu süreçte ortaya çıktı. Yalnızlıklarım şarkılara vesile oldu. Bana yeni projeler üretme güdüsü verdi. Hayal gücümü geliştirdi.

Söylemek isteyip de henüz söylemediğin bir şarkı var mı, böyle eskilerden?

Olmaz mı? Bir hayata o şarkıları nasıl sığdıracağımın derdindeyim ben. Keşke bir sürü hayatım olsa, birinde sadece klasik Türk müziği, diğerinde halk müziği, caz, opera, fado, rembetiko gibi bütün müzikleri söylesem.

Müzik dışındaki hayatın nasıl geçiyor?

Müzik çok büyük bir bölümü kaplıyor. Kalan zamanlarımı aileme ayırıyorum. Sabahları sahilde yürürüm. Kahvecimde kahvemi içer, orada kurduğum arkadaşlıklardan, sohbetlerden büyük keyif alırım. Bu bir ritüeldir. Her zaman el sanatları ile kurduğum bir bağ var. Evde zamanımı böyle birtakım hobilerle değerlendiririm. Yeni şeyler yaratmaya çalışırım. Hediye almayı sevmem, yapmayı severim. Misafir ağırlamayı çok severim. Mutfakta ailecek çok zaman geçiririz. Kitaplar da kalan tüm zamanımı keyifle doldurur. Ufkumu her daim açık tutar.

Senin dinlediğin isimler kimler? Kimlerden ilham alıyorsun?

Safiye Ayla, Perihan Altındağ Sözeri, kendi alanımda en çok dinlediğim isimler. Ayrıca dünya müziklerini, etnik müzikleri, batı müziğini çok dinlerim. Amalia Rodrigues, Mercedes Sosa, Barbra Streisand, Luis Amstrong, Ella Fitzgerald, Montserrat Capalle, Maria Callas, Eleni Vitali, Yael Naim, Iyeoka, Carminho, Ravi Shankar, Keith Jarret, Pat Metheny, Charlie Haden, bitmez ki saymakla…

Bu kadar aşkla dolu şarkılar söyleyen bir kadının aşka bakış açısı nasıl? Günümüzdeki aşkları nasıl değerlendiriyorsun?

Bir insan ya aşk ile yaşar ya da aşktan yoksun. Bu, her tür ilişkiye yön verir, sadece eşinle, sevgilinle değil, çocuğunla, sokakta bir anda karşına çıkan insanla, hayvanla, bir objeyle. Kalbin çarpmaya başlıyorsa o, aşktandır. Ben gün içinde bu duyguyu defalarca yaşıyorum. Ama bu duygudan yoksun insanlar görüyorum etrafımda. Onlar için sadece üzülebiliyorum. İnsanların aşksız bir geçmişten geliyor olması epey üzücü. Gözleri parlayan, buğulanan insanlar gördüğümde içim ısınıyor. Yaptığım müzikte de görüyorum ki ruh eşiyiz o dinleyenlerle. Bizi birleştiren, buluşturan da bu duygu.

“SON NEFESİME KADAR MÜZİK YAPMAK İSTİYORUM”

Ajanda tutuyor musun?

Ajanda tutmaya istekli ama bu konuda istikrarlı olamayan biriyim. Ajandam var ama her an yanımda olmuyor. Telefona notlar alıp sonra onları ajandama aktarıyorum. İçinde, bir şey görüp ya da yaşayıp beni etkileyen şeylerle ilgili yazılar, şiir ya da şarkı sözü olabilecek küçük notlar var. Etkilendiğim seyahat, konser, sergi gibi şeylerin bende yarattığı duyguları anlatan küçük yazılar var, kızım Elif’in söylediği, hiç unutmak istemediğim bazı sözlerinin notları var. Günlük iş programımı ise telefon ajandama kaydediyorum.

Ömrünün sonuna kadar müzik yapmak gibi bir düşüncen, kararın var mı?

Olmaz mı? Son nefese kadar. Bunun sahnede olması şart değil, ben mutfağımdaki masamda ağırladığım misafirlerime yemeğin üzerine bir de şarkı ikram edebilirim. Bundan da apayrı bir keyif alırım. Müzikte hayal etmenin, ortaya eser çıkarmanın yaşı yoktur. Müzik; yaşamımın sonuna kadar bitmez bende.

Hiç magazin haberi de olmuyorsun ancak ne yazık ki Altın Kelebek Ödülleri’nde talihsiz bir olay yaşadın. Sonu tatlıya bağlandı mı? Demirören grubundan arayıp özür dileyen oldu mu?

Evet, magazinden çok uzak olduğum için bu olay beni rahatsız etti. O süreçte birçok gazete ve köşeyazarı beni arayıp benimle söyleşi yapmak istedi. Hiçbirini kabul etmedim çünkü bu olayın uzaması, beni henüz tanımayanların bu şekilde tanımalarına neden olacak ve onlarla kötü bir başlangıç yapacaktık. Ben başlangıçlara çok inanırım. İyi başlarsa öyle gider her şey. Beni bulan herkes zaten arayıp buldu. Herhangi bir özür gelmedi çünkü bu incelikler maalesef mazide kaldı. Yani röportajın başına döndük; tüm bunlar artık birer nostalji oldu.