Hayal gücü, yetenek, zekâ, mizah, çizgi, kalem, kedi… Diye saya saya sonuca varalım da bir adet Bülent Üstün elde edelim. “Türkiye’nin başarılı karikatüristlerinden” diye söze başlamak adetimiz olmadığından lafı çok da gevelemeyip söyleşiye geçelim.

‘Kötü Kedi Şerafettin ne yapıyor?’, ‘Obje Art da pek harika fikir canım!’, ‘kurumsal olan, olmayan’ derken sohbeti epey uzatmışız. Bülent Üstün, Ajandakolik’e hoş geldi… Buyrunuz, siz de dahil olunuz…


Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Bu aralar özellikle sosyal medyada epey aktifsin. Canlı yayınlar yapıyorsun. Neler konuşuyor, neler anlatıyorsun?

‘Online canlı müzayede’ başlığı altında sevenleriyle sanat alışverişi yapıyoruz. Eserler sunuyorum ve kendi aramızda fiyatını yükseltmecilik oynuyoruz. Finalde de yarısı sokak hayvanlarına giden bi meblağ ile eseri kazanana kargoluyoruz. Çoğul konuşuyorum zira bu işlerde bana yardımcı olan co-pilot arkadaşlarım da oluyor. Aslında ‘fakir müzayedesi’ diye başladık bu işe. Çünkü ‘müzayede’ veya ‘sanat alışverişi’ genellikle soylulaştırılmış ortamlarda, fahiş fiyatlarda eserlerle, zengin insanların parası olduğunu göstermesinin bir yoluymuşçasına bir burjuva aktivitesi gibi olagelmiş ya da zihnimize öyle geçmiş. “Az parası olan insanlar niye böyle bir zevkten mahrum kalsın ki?” diye düşünerek bir nevi cüzi paralara sanat alışverişi yapıyoruz. Geçenlerde Cihangir’de sergi açtık, orada da çocuklara tablo satıldı. ‘Sanat alma alışkanlığı’nı öğrencilere, çocuklara, gençlere özendirici kılabilmek için giriştiğim bir olaydı bu.

Biraz ‘karikaşiir’i anlatsana… Nedir bu karikaşiiir? Çok beğeniliyor, çok ‘kariyorum’ alıyor.

1995 yılı HBR Maymun dergisi ‘Kabız kuğu’ sayfamda çiziyordum ilk karikaşiirleri. Bunlar şiirin derin anlamlar barındıran dizelerini, yüzeysel, basit bir çocuk çizgisiyle karikatürize etmekten ortaya çıkan yeni, tezat ve değişik bir tat ortaya çıkarıyor. Bu karışımdan da güzel geri dönüşler aldım. Edebiyat öğretmenleri  “Çocuklara şiiri sevdirmenin çok iyi bir yolu, karikaşiirleri derslerimizde kullanmak istiyoruz” diye mesajlar atıyor. Bazı şiir sevmeyenler “Abi çaktırmadan bize aylardır şiir okutuyorsun” diyor.

“SOKAĞA HATTA CEP TELEFONUNA İNMİŞ BİR SANATIN, YÜKSEK SANAT ORTAMLARINDA KENDİNE YER AÇABİLMESİ BENİ MUTLU ETTİ”

Ben Obje Art’çıyım! Nereden esti de bu proje gelişti?  Türkiye’de bunu ilk yapan sanırım sensin. Şu an işe dönüştürdüğün bir şey mi bu? Hatta İstanbul Sanat Fuarı’nda da Obje Art’ı çalışman olmuştu, değil mi?

Adını sonradan bulduğum bu uğraştı. Sonra akıllı telefonları çıkınca fotoğraflarını çekip insanlara sunabildim. Çizerlikten gelen bir göz alışkanlığı, tamamlayıcı göz refleksi oluyor. Objeyi  sadece bir form olarak görüp o formu çizgilerde tamamlayarak objeyi tamamen işlevi dışında başka bir  nesneye ya da canlıya çevirme sihirbazlığı gibi.  Geçen sene Obje Art’ın ‘art book’unu çıkardım. Yani bu işin kitabını yazdım diyebilirim. İşe dönüştürme kısmında ise, özellikle reklamcılar, basit, net ve açıklayıcı bir anlatım olması ve ürünü kullanmayı da mümkün kılmasından dolayı Obje Art’la çok ilgilendi. Reklam projeleri için ürünlerle Obje Art yaptım. Bu seneki İstanbul TÜYAP Sanat Fuarı’nda sergi duvarlarına araba lastiklerinden dev bir Obje Art ve birkaç tane de Obje Art kokteyli hazırladım. Fuarda Obje Art yaptığım bir duvarı satın aldılar. Bu açıdan sokağa, mutfağa, hatta cep telefonuna inmiş bir sanatın, yüksek sanat ortamlarında dahi kendine yer açabilmesi beni gerçekten mutlu etti.

Bundan birkaç yıl önce, film çıktıktan hemen sonra seninle yine söyleşi yapmıştım. Hatta beni Kötü Kedi Şerafettin’le birlikte çizmiştin. Ne yapıyor ‘Kötü Kedi’? Onunla ilgili yeni bir film yok mu ya da yeni bir hikaye?

Bu yıl içinde Şero hakkında pek çok proje fikri var. Öncelikle Kötü Kedi’nin 5 ciltlik bir külliyatı vardı, baskılar tükendi. Yeni bir yayıneviyle bu külliyatı restore edeceğiz ve altıncı kitabıyla birlikte tüm kitaplar yeniden çıkacak.  Türkiye’de animasyon ve kötü kedi Şerafettin yapımı üzerine  de bir ‘art book’ hazırlayacağız. Kötü kedinin yıllarca çizdiğim maceralarının orjinallerinden oluşan bir sergi planlıyoruz.  Film konusunda ise senaryo aşaması bitti, lakin aynı dergicilikte olduğu gibi dağıtım tekeli ile arasında problemler olan sinema
sektörünü gözlüyoruz. Böyle sıkıntılı bir süreç varken biraz ağırkanlı takılıyoruz diyebilirim.

 “ESERİN BAŞINA ‘YAPACAĞIM İŞ ÇOK PARA KAZANDIRACAK’ DİYE OTURULMAZ 

Türkiye’de yazarlık pek para etmiyor, aynı şeyi çizerlik için de söyleyebilir miyiz?

Yazarlığın para edip etmediğini tam bilmiyorum aslında, çizerliğin de öyle. Aslında yaptığım işin parayla ilişkisini ancak 40 yaşına geldiğimde anlayabildiğimi düşünürsek benim için zor bir soru bu. Sanat uğraşında eserin başına “Yapacağım iş çok para edecek” diye oturulmaz.


Kesinlikle katılıyorum ama geçim derdi diye de bir gerçek var. ‘Kötü Kedi Şerafettin’ sana çok kazandırdı mı?

Bu işler çocukluğumdan beri yaşanmışlıklarımdan, biriktirdiklerimden bir sinema filmi ortaya çıkarmaya yönelik büyük bir çaba ve deneyimden başka bir şey değildi benim için.  Sözkonusu sanat üretmekse para ile ilgili soruları biraz hoyratça buluyorum. Şöyle söyleyeyim:  Evet aslında epey kazandım ama bunu çaktırmamaya gayret ediyorum. Para kazandığını hemen belli etmeye yönelik bir refleks vardır insanlarda. Motosiklet alır, araba alır,  koluna duvar saati gibi kol saati takar. Ben yine böyle pasaklı halimle yaşamayı tercih ediyorum. Çünkü Kötü Kedi Şerafettin’in oluşumunda büyük katkıları olan Sarıgöl mahallesinde büyüdüm. Orada yeni spor ayakkabı giyenin akşam evi soyulurdu “Ulan, bunlarda para var!” diye.  O yüzden kimse belli etmezdi varlıklı oluşunu. Artık orada yaşamasam da oradan kalma bir alışkanlık sanırım, para kazansam da çaktırmıyorum.

“KURUMSAL OLAN HER ŞEYDEN TİKSİNDİM”

Nasıl ki ben Ajandakolik için ‘bireysel basın’ ifadesini kullanıyorsam sen de kendini ‘bireysel medya’ olarak adlandırıyorsun. Seninki de acaba aynı nedenden mi?

Ben kurumsal olan her şeyden tiksindim diyebilirim. Kendi yaptığım dergicilikte bile kurumsallaşmayla beraber başka şeyler işin içine giriyor ve özgür söylem yerini köleliğe ya da aşırı memuriyete bırakıyor. Kurumsalın geleceği nokta budur.  Şimdi yeni medya seçenekleri, kurumsal olmadan bireysel olarak kendimizi ifade edebilmek için gerekli enstrümanları bize fazlasıyla sağlıyor. Her birey kendi ürettiklerini kendi oluşturduğu platformlarda dilediği şekilde sunabiliyor. Canlı yayın bile yapabiliyor. Artık kurumsal bir yere başvurmak, üretim araçları kimdeyse onun kurallarına göre oynamak gereksiz. Ben uzun süredir bireysel medyaların takipçisiyim, kurumsal medyanın son durumu nedir, pek ilgilenmediğim için bilmiyorum aslında.

Aralık ayında Ege Mizah Fest’t siz de vardınız. Nasıl geçti?

Bunun gibi üniversite davetlerine gidiyorum çünkü üniversitedeki öğrencilere “Kim gelsin istersiniz?’’ şeklinde referandumla belirlediği konuklardan biri olmak hoş bir şey.  Ege Mizah Fest’e de oldukça yoğun bir ilgi vardı.  Bu tip organizasyonlarda çizgi roman, animasyon, senaryo, karikatür, obje art, karikaşiir gibi konularda, projeksiyondan yaptığım işleri de göstererek konuşuyorum. “Sizi güldüreceğim” şeklinde değil de ‘”Nasıl yapılıyor bu işler?” gibi  biraz  daha didaktik muhabbetler yapıyor,bilgiyle eğlenip eğlendiriyorum.

TED X konuşmanda yaptığın işe tutkudan yola çıkarak şöyle diyorsun; “Çocuklukta oluşan ruhtaki yara kabuklarını koparıp soymak, yaralandığım yerden, yaramı yine oradan tamir etmek, geri dönmemek, inandığın şeye devam etmek üzerine bir tutkunun olduğunu düşünüyorum.” Aslında epey derin bir şey var burada. Tutkunun altını kazıyınca çıkan bu yaraları konuşsak…

Sanatın, çocukluk yaralarını iyileştirmek ya da onları koparmakla ilgili bir yanı hep varmış gibi geldi bana. İlkokulda kendimi çok fazla derslere veremeyip Obje Artçı oyunlarla uğraşıyordum. Bu yüzden öğretmenim bana aptal muamelesi yapıyordu. Şimdi insanlar Obje Art’lara bakıp oradaki fikirlerimi zekice bulduklarını söylüyor. Tedavi bu şekilde işliyor. Mesela ‘Gittin Gideli Bebek’ köşesini çiziyorum; ilişkilerimde yaralanmış taraflarımı absürt bir mizahla iyileştiriyorum. Kötü Kedi Şerafettin’de vurdulu kırdılı sokaklarda büyüyüp haklı bir çekingenlik ve korkuyla yaşamışlığımın aşırı cesaretiyle bir karakter çizerek onun yaralarını kopardım. Sanatçının yaşamında yolunda gitmeyen şeyleri tersine çevirip oradan bir sağaltım yaratması gibi. Yani bahsettiğim tutkular da genellikle bu iyileştirici tutkular oluyor. Yaralar da işte bu tarz çocuksu travmatik yaralar…


O konuşmada bir de ‘ruhun pilak iğnesi gibi kalem’ ifaden var. Çok güçlü! Bundan yola çıkarak kalemle arandaki bağı sorsam…

Her insan kalemi farklı tutar, kalemi tutarken farklı harfler farklı çizgiler kullanır. Çizgi çok çıplak bir şey, çizenin ruh halini, kim olduğunu, nasıl biri olduğunu, hatta çizerken morali bozuk mu, neşeli mi olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koyan, hissettiren bi eylem. Ruhun plak iğnesi derken bundan bahsediyordum.

Kalemin adaletli olduğuna inandığını da söylüyorsun. Adalet gerçekten var mı?

Çok erken yaşlarda ilk heveslendiğim şey müzisyenlikti. Babamın bana bir gitar alacak gücü yoktu. İleride müzisyen röportajlarını okuduğumda hep “Sekizinci yaş günümde babam bana kırmızı bir gitar hediye etmişti” gibi cümlelere rastladım. Onlar gitarı çocukluklarında ele geçirmiş. Ama kalemde durum öyle değil. Henüz emeklerken sobanın altına kaçmış, tozlu, sonuna kadar kullanılmış kurşun kalemler vardır ya, öyle bir kalem bulup çizmeye başladım.  Kalem her yerdeydi. Sanatını icra edecek enstrüman her yerdeydi, herkesteydi.”Herkes için adalet! Yaşasın kalem! Ve tabii ki kahrolmasın gitar!” Artık geç de olsa bir gitarım var ama daha erken olmasını tercih ederdim.

Hayal gücü denen şey olmasaydı ne yapardık?

Çocukluk çok zor geçebilirdi. Büyüdükçe içimizdeki hayal gücünü yaratan kimyalar sanırım gitgide azalıyor. Oyun duygumuz da azalıyor ya da o duyguları bir işe çevirip sorumluluklara dönüştürüyoruz. Hayal kurma yeteneği  çocukluktan sonra bıçak gibi kesilen insanlar var. Aşırı gerçeklik içinde yaşamak mecburiyetinde olup hayal kurma lüksü olmayan insanlar da var. Hayal kurmadan yaşayabiliyorlar. Belki hayal gücü yemek içmek gibi temel bir ihtiyaç değil ama bir kırıntısı dahi hayatı yeniden renklendirmeye yeter.


Şero’yla benzer özelliklerin var mı? Sayko musun biraz mesela? (Mail adresin kendini ele veriyor gibi!)

Şero demin de dediğim gibi çocukluğumda büyüdüğüm bol kavgalı zorlu bir mahalledeki gözlemlerimden oluşmuş bir karakter. Kedi olanını değil ama Şerafettin gibi insanları pek sevmem. Çizgi roman beni rahatsız eden bu enerjiyi sevilebilir bir şeye dönüştürme işi. Bazen imza günlerinde Şero okurlari “Abi biz de piskopatız!” gibi şeyler söyleyip beni direkt piskopat olarak tanımlıyor. Ama ben aslında bir piskopatı çiziyorum ve çizmek epey uzun bir mesai.
Bir Şero macerasını yazıp çizmek 15-20 günümü alıyor. Çok teknik ve ağır bir çalışma gerektiriyor çizgi roman, yani bir piskopat için çok zor bir meslek aslında.  Velev ki ben Şero isem, gayet Tacettin’im de, bir yandan Trakya Bakkaliyesi Şemistan’ım da, Tonguç’um da. İçimizde pek çok karakter bulunuyor zaten. O karakterlerden Şerafettin dünyasında bir kokteyl  yarattım.

Türkiye’de yaşamanın sanatına bir katkısı var mı? Yoksa başka bir yerde doğmuş olmak ister miydin?

Burada yaşayışımın üzerimde biriktirdigi etkileri en çok Kötü Kedi Şerafettin de done olarak kullandım. Oldukça yerel, lokal bir çalışma Kötü Kedi ama mesela Obje Art evrensel bir dil. Oradaki nesnenin dönüşümünü Afrika’daki bir çocuğa da gösterseniz oradaki şeye gülümseyecektir. Yerellik ya da evrensellik birbirine tezat gibi görünse de sanatın özünde bütün bu sınırları kaldırıp insan ruhuna, insanlığın ortak anlayışına hizmet eden ortak imgeleri yaratma çabasında eriyor. Evrensellikte ortak bir dil için yerellikten faydalanmak samimiyet adına önemli.

Türkiye’yi bir objeyle ya da obje olarak çizsen bu ne olurdu?

Çocukken coğrafya kitabından Türkiye haritasına bakarken Marmara bölgesinin Trakya kısmı bana gülen bir adam suratını çağrıştırırdı. Obje olarak da, sarkacı doğu batı arasında sallanıp duran, arada üzerindeki minik kapısı gıcırdayarak açılıp senelerdir bunu yapmaktan bezmiş serçesi ötüp kaçan antika bir duvar saati geliyor aklıma.

Hayatını özet geçsen bir cümleyle…

1974’te doğdum ve henüz ölmedim.

Şu an evdeki kedi nüfusunu öğrenelim… 

Bir kedi, bir tavşan. Uzun süre avcı dostlarımız kedilerle büyüdüm ama av olan tavşanla yaşama deneyimim olmamıştı. Uzun süre tedirgindi. Tedirginliği sayesinde milyon yıl hayatta kalmış bir hayvan  tavşan.  Bir yıldır bende neredeyse. Sonunda kendini sevdirmeye ve benimle oynamaya başladı; dadından yinmiyor.

Kediyi tanımlaman gerekse onun için ne dersin?

‘Kedi’ öyle güzel bir kelime ki oturup böyle üst üste on kere “Kedi kedi kedi kedi” dediğim zaman kendimi daha iyi hisediyorum. Kediyi tanımlayacak daha iyi bi kelime olamazdı. Kedinin bu dünyada genel varoluşuna bir hayranlık duyuyorum. O yüzden kediyi tanımlayacaksam ona kedi derim, o gerçekten çok ‘’Purrfect’’ bir oluşum.

Çalışma masanın üzerinde neler var, saysana… 

Hemen sayıyorum:  Bir mürekkep şişesi, kahve bardağı, ‘”Yarının dünyası 2019’’ diye 80’lerde basılmış ve tutturulamamış kehanetlerde dolu komik bir ansiklopedi, Stephen King’in ‘Ceset’ adlı kitabı, efendime söyliyim bir çengelli iğne seti, guaj boya takımı, ‘Kızıl Maske’ cildi var; beş macera bir arada, akrobat lamba, içine pek çok kalem sıkıştırılmış bir bira bardağı, çay süzgeci,  çakmaklar, kuru boyalar, annemden kalma bir tespih ve mandallar, şimdilik bunlar var.

Masa da masaymış hani! Ajandan ya da not defterin var mı?

Eskiden ajanda kullanırdım, eski yıllarda tuttuğum ajandalarımı da saklamışım ama şu anda kullanmıyorum.  Ajanda yerine ofislerde kullanılan kare not kağıtları alıyorum. Onlara not alıp aklıma gelmiş bir espri, bir çizgi roman hikayesi gibi notlar oluyor. Bunları sonradan hafızamı tazelemek için kullanıyorum.

En son gittiğin etkinlik neydi?

Eskiden çıkan ‘Laneth’ dergisi adına düzenlenen doksanların metal, rock, punk gruplarının çaldığı müzik festivaliydi. Bazı punk konserlerine, bestem olan ‘Dinozor ta….ğı’ adlı şarkıyı coverlayan gruplar, şarkıyı birlikte söylemek için beni de davet ediyor. Son zamanlarda en sık gittiğim etkinlikler punk konserleri oluyor.

Sosyal medya sorusuyla başladık yine sosyal medyayla bitirelim. Instagram, Facebook ve Twitter’ın hayata bu kadar hakim olması korkutucu mu? Bir gün yok olup gitsin mi bu macera?

Aslında son 10 yıldaki tüm teknolojik gelişmeleri çok sevdim ve onlara hâlâ birer mucize gibi bakıyorum. O yüzden alışmak, kanıksamak ve eleştirel bakabilme aşamalarına varıp tek tek vazgeçmem uzun sürecek sanki.