24 Eylül’ü ajandanıza not edin. Sıradışı fotoğrafların, insanın zihnine, kalbine ses eden sergilerin sahibi Ali Alışır’ın kariyerinin 10 yıllık sürecini anlatan ‘Ali Alışır 2009 – 2019’ kitabının sayfalarını çevirmeye az kaldı. Bitmedi. Kitapla birlikte tüm dönemlerinden eserlerin yer aldığı bir de sergi var. Alışır’la sergi öncesi sohbet ettik; epey de derinlere indik.

Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Bundan yıllar önce bir söyleşisinde okumuştum: “Bu yüzyılda mutlu insan tipi yok” diyordu. Sanallığın hükmettiği bir dünyada teknolojiye bağ(ım)lı yaşama uğraşı verirken ve her şeyi ‘like’ alma uğruna çarçur ederken sanallığın içinde kaybolduğumuzun özetiydi aslında bu cümle. Sonra düşündüm: Acaba hangi yüzyılda insanlar gerçekten mutluydu ya da mutlu oldu mu? Fotoğraf sanatçısı Ali Alışır’la sanal dünya üzerinden fotoğrafçılığı, tüketim kültürünü, her şeyin çok ve aşırı yaşandığı 21. yüzyılı  konuştuk. Bu arada sergiyi  24 Eylül-26 Ekim Bozlu Art Project Mongeri binasında ziyaret edebilirsiniz.

Ne büyük bir onur; 10 yıllık çalışmalarınızdan bir kitap çıkıyor ve kitapla paralel olarak da serginiz olacak. Bozlu Sanat Yayınları’ndan ‘Ali Alışır 2009 – 2019’ , kariyerinizin hangi dönemlerini ve hangi eserlerini kapsıyor?

Sergideki yapıtlar geçmişten bugüne üretimlerime ışık tutmak amacıyla seçildi. Sergide Sanal Bedenler, Sanal Mekanlar, Sanal Savaşlar, Sanal Manzaralar, Kozmos ve Melez Ruhlar serilerimden eserler görülebilir. Sergilerimdeki eserler yaşadığımız hayata sosyolojik ve toplumsal eleştiriler getirirken bir taraftan da  insanlığın maddi ve manevi süreçlerini sorgulamayı amaçlıyor.

Şimdi en başa dönelim ve eserlerinizden önce tanımayanlara sizi tanıtalım. Yeditepe Üniversitesi grafik bölümü mezunusunuz. Resim ve grafiğe olan ilginiz ne zaman başladı?

1996 yılında Yeditepe Üniversitesi Grafik bölümünü başarı bursuyla kazandım. Hem okul eğitiminden önce hem de eğitimim boyunca uzun bir süre bölümümün dışında resim yaptım. Okulu bitirdikten sonra  İtalya’ya taşınma kararı aldım. Dijital teknolojinin fotoğraf sanatı ile geliştiği bir dönemde Floransa’da Academia Italiana’da fotoğraf üzerine master yaptım. Eğitimim boyunca fotoğrafın da resim gibi dijital ortamda işlenebileceğini deneyimledim. Tabii bunun yanında İtalya’nın o müthiş dokusu ve atmosferi o dönemdeki neredeyse bütün sanatsal çalışmalarıma yansıdı. Kısaca, resim ile gelen yaratıcılığımın zaman içinde fotoğraf ile birleşmesinde yepyeni bir dünya keşfedip bu alanda keyifle ilerlemeye başladığımı söyleyebilirim.

“Türkiye’de fotoğrafın bir düğmeye basmak” olarak algılanması sizce hâlâ devam ediyor mu? Sizin felsefeniz, çıkış noktanız neydi? Bu hep değişiyor mu?

Maalesef benim için fotoğraf karelerinin tek başına önemi yok. Bunun nedeni benim bu mesleğe klasik anlamıyla ‘fotoğrafçı’ olarak başlamamdan kaynaklanıyor olabilir. Eğer konu sanat ise, benim için fotoğraf bir anı yakalamak ve o anı ölümsüzleştirmekten ibaret değil; benim için fotoğraf o anı, mekanı ve insanları tekrar istediğim gibi bambaşka bir şekilde yeniden yaratabileceğim bir alan demek.
Dünyayı daha doğru kavrayabilmek için öncelikle geçmişte neler olduğunu ve bugün neler yaşandığını anlamak gerekiyor. Bu bağlamda ben de felsefe ve sosyolojiden yararlanıyorum. Edebiyat, sinema ve sanat tarihi ise dünyadaki güzellikleri ve insan ruhunu anlamamda bana yol gösteriyor. Diğer bir taraftan sanatımda geçirdiğim süreçler hayatımın izdüşümlerini yansıtıyor. Eserlerimde gittikçe derinleşen biçim ve kavramlar, yalnızca sanatsal  yeteneğimin gücünden beslenmiyor. Tam tersine, bu derinleşme hayatı kavrayış ve anlayış biçimimin zamanla şekillenmesi ile ortaya çıkıyor.

Eserlerinizde sanal olanı sıkça ele aldığınızı en başta verdiğiniz isimlerden görebiliyoruz. Bunlardan biri olan ‘Sanal Bedenler’ isimli fotoğraf serginiz, bazıları tarafından ‘sakıncalı’ olarak bulundu. 2011 yılında sanırım Fotokritik sitesi  fotoğraflarınızı sansürlemiş ve silmişti. 

Yaşamın mutlu, mutsuz, tatlı, zor yanları var. Ve bu, herkes gibi beni de etkiliyor. Ama nehir dün bir çölün içinden geçiyordu, bugün ise o ormanın içinden geçiyor. Bu yüzden dün yaşadıklarımın tanımı sonsuza kadar benim tanımım olmuyor. Bence kişi zamanla birlikte sürekli hareket edebilmeli. Geçmiş süreçlerin olumlu ve olumsuz yanlarında kalmamalı. ‘Sanal Bedenler’ sergisi bir dönem tepki aldı ve o zamanki fotoğraf sitesinde yasaklandı. Ama bu benim için yeni bir başlangıcı beraberine getirdi. Ve döneminde ürettiklerim amacına ulaştı.


“ASIL İLE KOPYA, GERÇEK İLE GÖRÜNÜŞ İÇ İÇE GEÇTİ”

Bir şekilde sürekli cinsel ve siyasi manipülasyonlara tabi tutulan bireylerin çaresizliğini anlattığınız bir sergi bu. ‘Sanal Bedenler’i tarif eder misiniz?

‘Sanal Bedenler’ ile tüketim toplumunundaki bedenin ve bireyin konumunu sorgulamayı amaçladım. Çok fazla kitle iletişim araçlarını takip eden biri değilim. Ama bir sanatçı olarak uzaktan baktığımda toplumda bunun çok büyük yansımalarını ve etkilerini görüyorum. Eskiden ‘tehlikeli kitle’ olarak adlandırdığımız bir gücün artık kalmadığını adeta büyük bir çoğunluğun toplumsal bir tepkisizliğe doğru itildiğini hissediyorum.’Üretime’ dayalı gerçek ekonomi yerine sanal ekonominin seyrine tutsak olan bizlerin (hem siyasi hem dinsel vs..) zihinsel olarak ‘travesti’leştiğini düşünüyorum. ‘Sanal Bedenler’ sergim 2009 yılında bu eleştirileri ortaya koymak için kurgulanmış bir projeydi. Diğer bir taraftan yaşadığımız bu yüzyılda tüketim kültürünün bir sonucu olarak ‘gerçeklik’ zorunlu olarak bir değişime uğradı. İnsanların sosyal ilişkilerinin yerini iletişim ortamlarında geçirdikleri elektronik makinaların aracılık ettiği yeni ‘sanal’ bir ortam aldı. İnsanların sahici yüzleri gitgide sanal bir dünyaya ait yüzlere dönüşmeye başladı. Asıl ile kopya, gerçek ile görünüş iç içe geçti.

Bir yandan bedenin etrafı kitle iletişim araçlarıyla sağlık, (grip ve virüsler) perhiz (ideal ölçüler), tedavi, arzu gibi söylencelerle kuşatılırken bir yandan da beden bir yatırım nesnesi haline dönüştürülmeye başlandı. Örneğin bir kadın dergisindeki bir modelin sıcaklığı ile modern bir mobilya takımının sıcaklığı neredeyse aynı. Bu bir ambiyans sıcaklığından öteye gidemezken erotik olan arzuya değil onun göstergelerine dönüştü.

Dolayısıyla cinsellik de artık sadece cinsellikte değil, birçok yerde karşımıza çıkmaya başladı (Medyada, sinemada, edebiyatta). Aynı şekilde siyaset de siyasette değil diğer bütün alanlara sıçradı. Futbol biraz siyaset, sanat biraz magazin, magazin de bugün biraz sanat oldu.

Ben bütün bu fotoğrafları kugularken sistemin bu ters yüz edilişini ve transeksüel yapısını ortaya koymaya çalıştım. Üzerinde sürekli cinsel, siyasi ve dinsel manipülasyonlara tabi tutulan bireyin parçalanmışlığını ve çaresizliğini konu aldım. O yüzden fotoğraflarımda görmüş olduğunuz klonlanmış bedenler başka bireylerde vücut bulmuştur. Arzu edilecek hiç bir yanı kalmamış androjin kimliklere dönüşmüşlerdir.

“SANATTA YALNIZCA ANLAYABİLECEĞİMİZ ŞEYLERİ BENİMSEK, BİZİ GÜÇSÜZLÜĞE SÜRÜKLER”

Peki, insanların çalışmalarınızı ‘anlaması’ gerektiğine yönelik bir kaygı duyuyor musunuz?

Delacroix’in çok güzel bir sözü var, “Aslında bizleri anlamıyorlar, kabullenmek zorunda kalıyorlar.” Sanatta, yalnızca anlayabileceğimiz şeyleri benimsemek bizi güçsüzlüğe sürükler. Çalışmalarımın insanlar tarafından anlaşılmasından ziyade, doğadan öğrenebilecekleri şeylerin daha fazla olduğunu düşünüyorum. Ben doğadan besleniyorum ve anlaşılmasını istediğim tek şey de bu.

Sanal Manzaralar sergisinden, 2015

‘Sanal Bedenler, ‘Sanal Mekanlar’, ‘Sanal Savaşlar’, ‘Sanal Manzaralar’…Yaşadığımız dünyada sanal olmayan bir şey kaldı mı sizce? Doğa belki? Onu da gitgide sanallaştırıyoruz galiba! Ne dersiniz?

İşte bu konuda da 2015 yılında doğadan yola çıkarak ‘Sanal Manzaralar’ isminde bir sergi yaptım, biliyorsunuz. Bu sergi ise bilginin kendi doğasından (gerçeklikten) koparılmasını, yeniden üretilmesini ve paylaşıma sokulmasını konu alıyor. Bunu yaparken de geçmişten günümüze bilginin en eski ve kadim sembolu olan ağaç kavramından yararlanıyor. Çünkü eski mitlere baktığımızda bilgi ve ilahi aleme ithaf edilen ağaç, tarih boyunca birçok öğretide evrenin modeli olduğuna inanılmıştır. Mesela ilk insanın işlediği günahla,yasak ağaç ve elma, dinin konu aldığı ağaç, ezoterik bilgilere göre alemler arası irtibatı simgelemiştir. Kabalistlere göre ise hayat ağacı, evrenin oluşmasının bir modelidir. Şamanlar da bu bağlamda ağacı gökyüzüne ulaşmak için bir merdiven olarak kullanıyordu. Hayat ağacı, aynı zamanda bilgelik ağacıdır. Kısacası geçmişten günümüze doğaya ve onun en önemli parçası olan ağaca atfedilen anlam, teknolojiyle beraber bugün yeni bir boyut kazanıyor. Bugün içinde bulunduğumuz bu manzara sosyal medya ağlarıyla çevrelenmiş, sürekli paylaşımda bulunmaya bizi davet eden bir dünya.

‘Sanal Manzaralar’, bu iki bilgi dünyasının, geçmişteki bilgelik ağacı ile, günümüzdeki internet, sosyal paylaşım ortamını, bir araya getiriyor. Ve belki de artık her anlamıyla şeffaflaşan dünyamızın, paylaşıma sokulmuş olan her görsel ve metinin arkasında aslında görecek ve öğrenecek bir şey bulamadığımız bir ‘manzara’ olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalışıyor.

Kozmos sergisinden, 2016

‘Kozmos’ serginiz için bir söyleşide “Kalple yapılmış işler” ifadesinde bulunmuşsunuz. Diğerleri değil miydi? 

Kozmos sergisi, inançlarımı sorguladığım bir dönemde gerçekleşti. Sergi fikri oluşmadan önce çalışmanın etkin gücüne inanan biriydim. Daha analitik bir düşünce biçimim vardı.O döneme kadarki çalışmalarım da bunların izlerini taşıyor aslında. (Entegre devreler, sosyal medya ağları, analitik düşünen bir zihnin üretimleri) Bu yüzden “zihinle yapılmış işler” olarak tanımlıyorum ben o dönemimi. ‘Kozmos’ sergisinde ise ‘kalple’ ürettiğim bir döneme geçiş yaptığıma inanıyorum.
‘Sanal Bedenler, Sanal Mekanlar, Sanal Savaşlar, Sanal Manzaralar’ sergilerinde sanki dünyadaki oluşumdan evrene yani Kozmos sergisine doğru bir üretim süreci izlediğimi fark ettim. Yedi yılda gerçekleşen sergilerimle beraber gerçeklik algımda çok büyük değişimler olmuş. (Öncelikle ‘beden’in -Sanal Bedenler- var edilmesi, o bedenin bir ‘mekan’la -Sanal Mekanlar- özdeşleşmesi, sonra bedenin mekanını terk edip ‘savaşma’ -Sanal Savaşlar- sürecine girmesi, ordan da savaşmayı bırakıp ‘manzaralar’a -Sanal Manzaralar- yani doğaya kendini bırakması ve belki de bu son sergiyle beraber kafamı yukarı kaldırıp bir zamanlar ait olduğumuz yere bakıyor olmamı içeriyor bu süreç.) O yüzden o dönem sergime gelen insanları düşünmeye değil, hissetmeye davet etmiştim.

Melez Ruhlar sergisinden, 2017

Modern insanı sorgulamanız devam ediyor. 2017de de ‘Melez Ruhlar’ serginizde beden ve ruhların birbirine karışmasını ele almıştınız. Buradaki fotoğraflar diğer işlerinize göre daha resimsel. Her fotoğraf kalabalık etkisi yaratan tek bir kişinin çeşitli hareketleriyle adeta ‘dans ediyor.’ Melez Ruh ismini seçmenizin nedeni bu giriftlik miydi? 

Gün geçtikçe daha fazla küreselleşen bu dünyada yaşadığımız sistem yeni bir insan türü üretiyor. Bu yeni insan tipi, bedensel olarak ‘özgürleştirilirken’ ruhsal olarak, kültürel ve siyasi olarak baskılanıyor. Bölünen kültürler, hızla gelişen teknolojilerin arasında sıkışmış bireyler yaratılıyor. Ve bu suni oluşumlar melezlik kavramını doğuruyor. Ben bu kavramdan yola çıkarak bu seriyi kurguladım. Melezlik, bir noktada evrimin duraksaması, doğal sürecinden başka bir şeye dönüşmesi demek. Bu noktada yaşadığımız bu yüzyılda, gerçek insan evriminin doğal sürecinin durakladığına ve o başka bir şeye dönüştüğüne inanıyorum.

21. yüzyıl, her şeyin çok ve aşırı olarak yaşandığı bir yüzyıl. Çok anlamlılık, çok kültürlülük, çok dillilik, çok kimliklilik gibi… Bu ‘çok’ ve ‘aşırılık’ kavramları beraberinde yukarıda belirttiğim gibi ‘melez’ kavramını beraberinde getiriyor. Artık aidiyet kavramlarının bittiği, bölünen kültürlerin, hızla gelişen teknolojilerin arasında sıkışmış bireyleriz.

Estetik sektörünün gündelik hayatın bir parçası haline gelmesi, organ nakilleri, genetik mühendislik, üreme teknikleri, iletişim ve bilişim teknolojleri hepimizin hayatına değişik yollardan müdahele etmekte ve insan bedenini, ruhu bir proje, tasarım ve pazarlama unsuru haline getirmekte. O yüzden eserlerimdeki figürler bu modern dünyanın çekiştirmecesine, hızın aşındırıcı kuvvetine, zamanın bu hızlı sürüklemesine karşı dengede durmaya çalışıyor. Modern dünyanın bu hareketliliğini gerek duruşlarıyla gerekse de ruhları aracalığıyla hissettirmeye çalışıyor. Sürekli bir devinim halinde olan bu figürler, ruhlarımıza nüfus etmiş bu modern dünyayanın karmaşıklığını ortaya koyuyor.

Mükemmeliyetçi misiniz? Estetik kaygılarınız günlük hayatınıza da yansır mı?

Evet, ama bu yönümü hem seviyorum hem de bir taraftan değiştirmek istiyorum. En azından gündelik hayat ile ilgili kısmını…

24 Eylül’de açılacak olan serginizde, bahsettiğimiz bu sergilerin tüm fotoğrafları yer alacak mı? Yoksa seçtikleriniz mi olacak?

Bu sergi, galerimle beraber kitap tanıtımımız için seçtiğimiz çok az sayıda eski dönem işimin bir araya gelmesini hedefledi. Yani kişisel yeni bir sergi olma iddiası taşımıyor. Amacımız geçmişten günümüze seyircide ufak da olsa bir iz bırabilmek…

Buraktınız da… Peki kitaba dönecek olursak… Derya Yücel’in kaleme aldığı kitap hakkında da ipuçları alalım sizden. Kitap nasıl oluştu?

Galerim Bozlu Art Project ile kitap projesine yaklaşık 1 yıl önce başlama kararı verdik. Bu bir yıllık süre içinde sayısız toplantı gerçekleştirdik. Kitabı sevgili Derya Yücel kaleme aldı ve eşim Şeyma Alışır tasarımını yaptı. Kitapta sanatsal olarak geçirdiğim dönemleri, etkilendiğim sanatçılara ve yapıtlarına yer verirken çalışmalarımı nasıl ürettiğime dair bilgileri de okuyucularla paylaşmaya çalıştık. Bu kitap yalnızca son 10 yıllık sanat hayatımı değil aynı zamanda sanatsal olarak esinlendiğim ve beni hâlâ sanatçı olarak beslemeye devam eden birçok konuyu da izleyici ile paylaşmayı hedefliyor.

“SANAT DIŞINDA HİÇBİR ZAMAN B PLANIM OLMADI.” 

Hayal gücünüzü en çok besleyen şeyler neler? Yaratıcılığınıza en çok kimin/neyin katkısı olmuştur sizce?

Hayatın kendisi herhalde, yani her şey. İnsanların ürettikleri sanatın, okudukları binlerce sanat tarihi kitabı ya da izledikleri sanatla ilgili belgeseller, vs.’ler olduğunu düşünmüyorum; hayatın özü olduğunu düşünüyorum. Kafede yapılan sohbetler, yeni ilişkiler, izlediğin filmler… Bunların hepsi. Hayatın kendisi sanattan her zaman daha ağır basıyor. Benim için ilham kaynağı burada.

Ajandakolik’in klasik bir sorusu var: ajandanız ya da tuttuğunuz bir not defteri var mı? Varsa içinde neler var?

Evet var. Dönem dönem aldığım notlar ve çizimlerim mevcut defterlerimde. Üniversite döneminden beri notlar tutup çizimler yapmaya devam ediyorum.

Fotoğraf sanatçısı  olmasaydınız ne olurdunuz? Neden?

Hayatta sanat dışında hiçbir zaman ‘B’ planım olmadı. O yüzden ne olurdum bilmiyorum. Sanat bildiğim ve yapabileceğime inandığım tek şey…

          Sanal Savaşlar sergisinden, 2013

Contemporary 2019’da da eserlerinize rastlıyoruz. Kaç yıldır katılıyorsunuz? Bienallerin sanata olan katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 14. defa düzenlenen Contemporary 2019’a bu 10’uncu katılımım. Bana kalırsa fuarlar her ne kadar ticari platformlar olsa da oldukça önemli bir boşluğu dolduruyor. Ve sanatın, üretimin yayılmasını sağlıyor. Gönlüm buna benzer fuarların daha fazla artması yönünde… Bienaller ise ticaret kaygısı olmadan sanatçılar var olup seslerini, kaygılarını dile getirebilecekleri çok önemli etkinlikler. Bu noktada sanatın var olması ve varlığını daha fazla kitlelere ulaştırması için bu tür etkinliklere daha fazla ihtiyacımız var.

*Travesti: Tanınmamak için veya tiyatroda rol icabı kılık değiştiren kimse.