Şu aralar imza günleri için koşturuyor. Üç masal kitabı yazdı ama onda proje de bol kitap da! Sanki 10 değil de onlarca parmağı var. Akasya Asıltürkmen’le sohbet ettik. Not düşüyorum: “Bu kadın yaşlanmaz!”


Söyleşi: Nilüfer Türkoğlu

Ajandakolik, uzun söyleşiler serisine kaldığı yerden devam ediyor. Bu defa karşımda hep kıvırcık saçlarıyla aklımızda yer eden, kimseye benzemeyen havasıyla Akasya Aslıtürkmen var. Akasya, hayatı çoğaltanlardan… Çoğaltıp da yaşayanlardan. Büyümüş ama büyümüş gibi yapmamış. Şimdi kızı Pera’yı büyütüyor, büyütürken kendi hayatını da sevdiği gibi yaşıyor. Türkiye için 2019’dan dileği ise malum: “Dolar düşsün” diyor.

Önce tiyatro oyunundan mı yoksa yazdığın kitaplardan mı konuşalım diye soracağım ama ben çocuk kitaplarına ba-yıl-dım! O yüzden dayanamayıp önce onları soracağım: ‘Bitli Rapunzel’, ‘Koca Ayaklı Sindirella’ ve ‘İstilacı Hansel ve Gretel’i okudum ve çok sevdim. Masallardan yola çıkarak onları başkalaştırma fikri harika! Nereden çıktı çocuk kitabı yazmak?

Ben de zaten hep son yaptığım işlerden bahsetmeyi severim. Onların heyecanı taze olduğundan anlatması da zevkli oluyor. Aslında çocuk kitabı değil de basbayağı roman yazacaktım. Bunun için de müneccim gibi bir editörle masa başına oturdum. Senem Kaleli, gözlerimin içine baktı ve “Acaba bir de çocuk kitabı mı yazsan?” dedi.

Ben de belirgin bir fikrim olmadığını söyledim. Neler yapabileceğini kestiren biriyle çalışmanın büyüsü orada kendini gösterdi ve “Bana masalları yorumlamaya ne dersin?” diye sordu. Şoke oldum, çünkü böyle bir şeyi düşünüp zaten köşeye koymuş olduğumu hatırladım. Ve çok kısa bir sürede bu üç klasik masalı baştan yorumladım. Bu da bana yeni bir kapı açtı. Başta insana özgün bir şey yapmıyormuş hissi verse de eğer aldığın şablonu kendi görüşlerini ve birikimini katarak harmanlıyorsan artık o senin eserin oluyor. Shakespeare bunu yapmamış mıydı defalarca? Ya da büyük yazarlar ve şairler birçok mitolojik eseri temel aldıkları özgün hikayeler yazmamış mıydı? Arketipler kollektif bilinç altında öyle güzel yer etmişlerdir ki onların etkisiyle bir adım ötesine geçerek hikaye anlatmak, anlam pekiştirmek çok daha kolay olmuştur. E masallar da öyle. Yetişkinlerin de belleğinde yer etmiş, özellikli hikayeler yakınlık kurmak için birebir.

Pera’ya onları okuyor musun ya da okudun mu? Haberi var mı bu kitaplardan?

Şimdi eline versem sadece “ Aaa bak abla, aa kuş, bak anne!” diyecek ve sonra sayfaları yırtmaya başlayacak. Yani şimdilik öyle. Şu an iki yaşında olduğundan haşat ettiği kitapları not ediyorum, yenilerini alıp kütüphanesine koymak için. Anlayacağı yaşa geldiğinde kitapları ona okumak için sabırsızlanıyorum. Şimdilik arkadaşlarımın çocuklarından geridönüşler almak yetiyor. Özellikle çocukların beğenmesi beni çok mutlu ediyor. Yorumlarını iştahla dinliyorum. Çocuklar dürüsttür.

Bu masal serisinin devamı gelecek gibi. Yazmaya devam mı? 

Devamı gelir mi bilmiyorum ama sırada çok bilinen bir tasavvuf hikayesinin, hatta bir destanın çocuklar için uyarlanmış versiyonu var. Ardından 14 kitaplık eğitici bir seri var. Şimdilik içerikleri bende kalsın. Basılmadan paylaşmam doğru olmaz. Onlarla ilgili de çok heyecanlıyım. Son dönemeçteyim hatta dördüncü kitapta. Bu söyleşiyi bitirir bitirmez yazmaya oturacağım. Yazı yazmak fena halde disiplin gerektiriyor. Düzenli yazmayınca hikaye de sizi bırakabiliyor.

Akasya Ana YouTube kanalı devam ediyor, değil mi? Ne kadar oldu, nasıl başladı? Neler paylaşıyorsun orada?

Akasya Ana artık Akasya Asıltürkmen oldu. “Neden? Eski hali daha iyiydi “ diyenler de var ama eski videolar bir yere kaybolmadı. Yeni anne adayları baştan başlayarak hâlâ Akasya Ana içeriklerini izleyebilir. Sadece biraz değişti ve yeni içerikler eklendi. Bu haliyle sadece annelere değil, herkese hitap eden bir kanal oldu. Ben memnunum. İki senedir YouTube için içerik üretiyorum. Hayatımın en yaratıcı iki senesini geçirmeme vesile oldu diyebilirim. Bir de YouTube’a koyduğun videolar hiç eskimiyor. İsteyen dijital mecrada bir diziye başlar gibi baştan hepsini izleyebiliyor. Çok seviyorum bu işimi de. Şimdi daha çok gezeceğim, röportaj yapacağım, karşılaştırma videoları çekeceğim.

“HERKES ANNE OLMAK ZORUNDA DEĞİL” 

Annelik duygusu tarif edilemez diyorlar ya; senin anneliğe, anne olmaya bakış açın nasıl? Herkes anne olmalı mı? 

Bu soruya cevap vermekten biraz sıkıldığımı farkettim. Hep aynı şeyleri söylüyorum gibi geliyor. Annelik çok güzel bir duygu bla bla. Kazın ayağı öyle değil. Çok özel bir iç ağrısı, kocaman bir endişe yumağı, dertler deryasında bir küçücük dal parçası olmak annelik. Bu sebeple o “Çok özel, kutsal, hiçbir duyguya benzemiyor” özendirmelerinden uzak duruyorum artık. Evladımı çok seviyorum evet ama olduğu için seviyorum. Yani sevgi biraz mecburiyetle karışıyor. Yanlış anlamasın kimse. O benim hayatımdaki en önemli şey. Ama şimdiki aklımla çok rahatlıkla söyleyebilirim ki; herkes anne olmak zorunda değil.

Buradan yola çıkarak; Billur Kalkavan, Ajandakolik’e verdiği röportajda “Kariyer de yaparım, çocuk da yaparım’a ben inanmıyorum. İkisini aynı anda yapamazsın. Zamanlamayı iyi ayarlaman lazım. Kariyerini de yap, çocuğunu da yap ama çocuğuna vakit ayır, kariyerine ara ver, ölmezsin!” demişti. Hatırlıyorum bu paylaşımımızın altındaki yorumunla sen bu düşünceye karşı çıkmıştın. Ama doğurup da zamanını çocuğa ayıramayan kadınlar da var. Haklı değil mi Billur Kalkavan?

Bilmem, bu onun bakış açısı. Birilerinin “Anne olmadığın için böyle konuşuyorsun, olsaydı görürdüm ben seni” dediğini görmüştüm sanki yorumlarda. Gerçek bir marjinaldir, Billur Kalkavan. Bence çok renkli, bu ülkede yaşıyor olmasından mutluluk duyduğum bir kadın. Üstelik tanırım ve çok severim. Kariyerle çocuk zaten teknik anlamda aynı anda yapılmıyor. Yapım ve geliştirme aşamasında ufak bir ara veriliyor. Burada şartların iyileştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca kadınların  iki sene emzirmesi gerektiği sürekli vurgulanıyor ve deyim yerindeyse kadın adeta ‘tecrit ediliyor’. Aslında bu süre o kadar da uzun olmak zorunda değil bana kalırsa. İşe dönmek isteyen ya da dönmek zorunda olan kadının sırtına büyük bir kamçı vuruluyor bu şekilde. Onların hepsini sızlayan kalplerinden öpüyorum. Keşke imkanım olsa da kendilerini yetersiz hissetmelerinin yersiz olduğunu onlara anlatabilsem. Çocuğunu büyütmek için mesleğine birkaç yıl ara vermiş kadınların yüzde kaçı tekrar geri dönebiliyor? Ben bu sayının çok düşük olduğunu biliyorum. Peki bu fedakarlık neye sebep oluyor? Çocukla ilgilenmek adına işini gücünü bırakmış, ekonomik özgürlüğünü, insan olma haklarını kaybetmiş anneler ordusuna. Bu kadının kimseye faydası yok. Ne evdeki çocuğa ne eşine ne de topluma. Ne oldu? Çocuk büyüttü. Koca da eve ekmek getirdi. Bırakalım bunları.

Çok fazla blogger anne var, hatta gün yapıyorlar, özel organizasyonlar düzenleyip buluşuyorlar. Bu tip ‘oluşumları’ nasıl değerlendiriyorsun?

Yeni çağın sosyalleşme biçimleri. Hep buna yukarıdan bakan ve aşağılayan bir kitle var. Basit görenleri değil de kıskananları çok rahat ayırt etmek mümkün. “Sanki bir tek sen doğurdun!” ya da “Aman bunlar da bir çocukla başımıza uzman kesildi” gibi tepkilere cevabım “Buyrun siz de yapın” oluyor. Bunları görmezden gelirsek çok faydalı buluyorum. Çünkü annelik çok yorucu, duygusal olarak çok yıpratıcı bir süreç. Çoğu annede duygu bozukluğu oluşuyor. Bir araya gelmek biraz olsun anksiyeteyi azaltıyor. Kadınların bu bir araya gelip imece usulü birbirine destek olma çabasına hayranım. Birçok girişimi de destekliyorum. Çok endişe kumkuması ve fanatik oluşumlar da var. Onlardan uzak durmaya gayret ediyorum.

Bebeğinin yüzüne emoji koyan ebeveynler var. Onlara ne diyorsun?

Bana ne! Çok direkt bir cevap oldu değil mi? Altına olumsuz yorum yapana da cevabım şu olur; sana ne! Bebekli paylaşımlar kabak tadı da verebilir bu arada. Ama yorumlarda illa bunu iğneleyici bir dille belirtenlere de ben gıcık oluyorum. Kimse zorla takip ettirmiyor ki. Artık sessize alma seçeneği de var mesela Instagram’da. Al sessize oh kafa rahat…

Geçenlerde bir hikayene denk geldim ve çok güldüm. Yolda yürürken çektiğin videoda liseli gençlerin yanından geçip onları eleştiriyordun. Yeni nesil nasıl sence? Aynı kuşaktan olduğumuz için soruyorum, bize göre farkları ne; yoksa değişen bir şey yok mu?

Arkalarından atıp tutuyordum, bir tanesi takipçim çıktı iyi mi? Çok güldüm. “Akasya abla, çekim yapıyordun bizim okulun çıkışında, yanına gelemedim” dedi. Bizim aramız çok iyi. Akasya Abla içerikleri de çekiyorum kanal için. Hatta en çok eğlendiklerim onlar. Hayat memat konuşuyoruz. Bazen soru-cevap yapıyoruz. Yeni nesile bayılıyorum ben. Çok duyarlı ve zehir gibi zekiler. Bizdeki sulu sepken duygusallık yok onlarda. Daha rasyonel düşünüyorlar. Bu da sanki onlar ilgisiz ve duyarsızmış hissi yaratıyor insanlarda ama öyle değil işte. Bahçeşehir Üniversitesi Sinema Televizyon bölümünde Kamera önü Oyunculuk ve Oyuncu Yönetimi dersleri veriyorum yaklaşık beş senedir ve öyle çok şey öğrendim ki yeni nesilden bu sayede. Yevmiyeli hocayım ama bırakamıyorum. Bana iyi geliyor onlarla iletişim halinde olmak. Sanırım onlar da memnun ki katılım oldukça yüksek.

Sosyal medyanın bu patlama halinden memnun musun? Her anımızı paylaşmak sence ne kadar kıymetli? “Bir gün sona ersin!” diyor musun? 

Bilmem, benim için güzel bir ifade alanı. Bir gün bitecek olduğunu bilerek takılıyorum bütün mecralarda. Çünkü bitiyor. Sürse bile aslında bitmiş sistemler var. Mesela Facebook benim için yok gibi artık ama anneannem için öyle değil. Yaş grubu değişti Facebook’ta. Yaşı büyük olup da sosyal medyayı anlayamayan bir kitle nihayet kendine bir mecra buldu. Bundan sekiz sene önce “Facebook veteranların iletişim yeri olacak” deselerdi inanmazdım. Twitter aşırı politize ediyor, hem de negatif biçimde. Ne zaman girsem sinirim bozuluyor. Instagram ise tam bir ülke fotoğrafı. Cahil de çok. Sadece kitabın resimlerine bakan, okuma yazma bilmeyen çocuklar gibi bir grup insan var mesela. Doğru yönetmek gerekiyor oradaki gücü. Bir gün aniden biteceğini, meçhul bir son kullanma tarihi olduğunu bilerek.

“ARASIZ OYNAMAK, BİR OYUNCU İÇİN TATMİN EDİCİ BİR PERFORMANS” 

Şimdi tiyatroya dönelim. ‘Internette Tanışan Son Çift’ oyununu biraz anlatır mısın? İsminden konusunu bir tutam çıkartıyoruz ama biraz daha detay lütfen… 

Dördüncü senemiz olduğu için biraz daha aralıklı oynuyoruz ama hâlâ buluşacak seyircimiz olması bizi mutlu ediyor. Güncel metinleri seviyorum. Bu sebeple yerli yazarlarımızın desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Dilek Sever ve Tito’nun kaleme aldığı bir ilişki parodisi ‘Internette Tanışan Son Çift.’ Oyun  sanal ortamda kendimizi tanıtmak için yarattığımız en ideal ve kabul görülebilir versiyonumuzun çoğu zaman aslında gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmaması üzerine bir komedi. Yaklaşık 1 saat 15 dakika süren tek perdelik bir oyun. Tek perde oynayıp selama çıkmayı çok seviyorum. Bir oyuncu için tatmin edici bir performans, arasız oynamak. Hem de herkes mutlu ayırılıyor salondan. Alkış esnasında yüzlerde memnuniyet görmenin zevki  paha biçilmez.

Şimdilerde nerelerde oynuyorsunuz?

Akasya Kültür Sanat’ta oynuyoruz. Bu sezonun sonunda bitiririz herhalde. Bu sebeple merak edenleri bekliyoruz. Artık sezona yeni bir oyun gelecek. Ben de heyecanla bekliyorum.

Böyle fit kalmayı nasıl başarıyorsun? Hayatında o kadar koşturmanın arasında spor da var sanırım. 

Spor yapıyorum! Sürüne sürüne girmek zorunda kalsam da gidiyorum o salona ve çalışıyorum. Hiçbir şey yapmadan sanırım ancak Bar Rafaeli  öyle bir vücuda sahip olabilir. Biraz gırtlağı da tutmak gerekiyor ama o, işin en zor kısmı. Özellikle çalışırken iştahım da açık oluyor. Geçen gün yazarken yediklerime inanamadım. Sanki beynim istiyor o yediklerimi. Pilates ve fitness yapıyorum. Havalar çok soğuk değilse mutlaka bisiklete biniyorum. Açık havada yapılacak en iyi şey. Her yere yürüyorum. Asansör kullanmıyorum birçok yerde.

Sesin nasıl? Şarkı söyler misin? 

Fena değildir sesim. Konservatuvar’da şan dersleri zorunlu. Bir oyuncunun sesinin güzel olmasından ziyade sesini doğru kullanabilmesi çok daha önemli. Zaten ses doğru çıkıyorsa çirkin de duyulmaz.

“HAYATIMDAKİ FELAKET GİBİ OLAYLARI BİLE ALIP KABULLENDİM VE ÖZGÜRLEŞTİM” 

Klişe tabiriyle hayalini kurduğun hayatı mı yaşıyorsun diye sorsam ne derdin?

Tam anlamıyla. Lakin teoride hoş olan pratikte aynı etkiyi gösteremeyebiliyor. Bu sebeple insan, hayal kurarken neyin hayalini kurduğunu iki defa gözden geçirmeli. Biraz kuantum fiziğine uyumlandığım için son on yılda özellikle, yaşadığım her şeyi seçtiğimi, adeta şekillendirdiğimi ve en yüksek versiyonumu yarattığımı biliyorum. Biraz daha ileri gidip hayatımdaki felaket gibi olayları bile alıp kabul ettim ve gerçekten tam anlamıyla özgürleştiğimi hissettim. Herkese tavsiye ederim. Delilik gibi ama değil. Belki de düpedüz delilik. Kimin umrunda!

Netflix’le aran nasıl? Favorilerin neler; neler izliyorsun?

Yaa, yeni evimde henüz Ipad dışında izlemek için herhangi bir düzen oluşturmadım. ‘Wild Wild Country’, ‘Affairs’, ‘Magic Pills’ sevdiğim yapımlar. Ve tabii ki ‘Casa de Papel’i de tek solukta izledim, Blue TV’deki ‘Handmaid’s Tale’ ve ‘Bartu Ben’i de boş geçmemek lazım.

Peki ya Spotify listende neler var?

Güneş Özgeç! Gerçekten arkadaşım olduğu için değil, bağımlılık yaptığından. Arkadaşlarımı dinlemeyi seviyorum Spotify’da. Onun dışında eski kafalıyım. Bir pikap topladım. Şimdi onunla oyalanıyorum. Queen’in ‘A Kind of Magic’ ve Blondie’nin adını hatırlamadığım bir pilağını aldım en son Bahariye’de bir plak dükkanından. Ben dinlemek istediğim müziğe dolabımdan seçerek ulaşmayı, albüm kapağına bakarken pikaba plak yerleştirmeyi çok seviyorum. Bu bana gerçekten ritüel gibi geliyor. Müziğin tadına vardığımı hissediyorum.

Buradan Güneş’e benden de bir selam olsun! En son hangi kitabı okudun?

Ursula Le Guin’in ‘Dümeni Yaratıcılığa Kırmak’ isimli kitabını bir solukta bitirdim. Hep Kitap çok beğendiğim kitaplar yayımlayan bir yayınevi. Arada açıp bakabileceğim tam anlamıyla rehber kitap. Yazarlık yolculuğunda dümeninin hakimiyetini yitirmiş ya da bundan ürken her yazar için bir deniz feneri Le Guin’in kitabı.

“EL YAZISIYLA NOT ALMANIN ROMANTİK BİR TARAFI VAR” 

Çalışma masan var mı? Varsa üzerinde neler var?

Ben çalışma masası fikrini seven bir insan değilim. Çocukken de sevmezdim. Ödevlerimi yapmak için odamdaki çalışma masası yerine salondaki yemek masasını kullanırdım. Hâlâ da öyle… Yemek masamın hemen paralelinde kitaplığım var. Öyle olduğunda çalışıyormuş gibi değil de eğlenerek araştırma yapıyormuş gibi hissediyorum. Masamda ise her zaman taze çiçek ve mum bulunur. Kalemler filan benimle gelip benimle kalkar kütüphaneye. Çünkü Pera var. Pera demek, kalem canavarı demek. Birlikte dakikalarca resim yapmaya bayılıyoruz.

Ajanda ya da not defteri tutuyor musun? Eğer öyleyse neler not ediyorsun?

Her zaman karaladığım, küçük notlar aldığım, desenler çiziktirdiğim bir defterim olmuştur. Artık tarihleri akıllı telefona not alıyorum. Daha pratik oluyor. Yine de not almayı bırakmadım. El yazısıyla not almanın romantik bir tarafı var.

En son hangi etkinliğe gittin ve nasıl geçti?

Geçen hafta sonu iki etkinliğe birden gittim Moda Sahnesi’nde. Ne güzel iki gündü ama! Birincisi birçok arkadaşımı bir arada izleme fırsatı bulduğum ‘Herkes Tek’ konserleriydi. Güneş Özgeç, Korhan Futacı, Berke Can Özcan’ı aynı sahnede peş peşe dinlemek harikaydı. İkincisi de İlke Kodal’ın tek kişilik gösterisi ‘Balerin.’
Konservatuvar yıllarından tanıdığım iki arkadaşımı da böyle güzel etkinliklerde görmek tarif edilemez bir mutluluk.