Nâzım Hikmet’in ölümsüz eseri Kuva-yi Milliye Destanı’ndan esinle Kurtuluş Şavaşı’nın kahraman insanları, orkestra şefi ve besteci Murat Cem Orhan’ın notalarıyla buluşuyor. ‘Kuvayi Milliye’nin İnsan Manzaraları’, sahnede destan yazmaya hazırlanıyor. 

Nâzım Hikmet’in Kuva-yi Milliye Destanı’nı Murat Cem Orhan’ın Kuva-yı Milliye’nin İnsan Manzaraları eseriyle görsel-işitsel bir anıta dönüşüyor. 30 Ekim’de Atlantis ve Zorlu PSM iş birliğiyle, Vestel Gururla Yerli Konserleri kapsamında gerçekleşecek etkinliği Turkcell Platinum Sahnesi’nde!


Bu proje için Orhan, İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçılarından Utku Bayburt, anlatıcı Özgür Özaslan, solist Evrim Özkaynak, viyolonsel sanatçısı Burak Ayrancı, klarnet sanatçısı Arda Serindağ ve canlı olarak ses tasarımını yapan Cem Ergunoğlu ile aynı sahneyi paylaşırken, Berlin’de yaşayan Türk illüstrasyon sanatçısı Kutay Can Doğan’ın her bir bölüm için çizdiği illüstrasyonların geniş bir ekrana yansıtılmasıyla bir görsel tasarım da sergileniyor. Projenin detaylı dramaturjik çalışmalarında ünlü oyuncu ve eğitmen Ceren Demirel ile, eserin sahne tasarımında ise ünlü tasarımcı Gamze Kuş ile çalışan Orhan, Anadolu’nun yeniden dirilişinin baş kahramanlarını, Nâzım’ın dizeleri ve müzik aracılığıyla palaşıyor.


Konserin Başlıca Bölümleri 

1. Bölüm : Karayılan Hikâyesi; 1919 Kasım’ında Fransızlar Antep’i işgal ettiklerinde, Nâzım’ın deyimiyle “bir tarla sıçanı gibi korkak”olan Karayılan, köylerden birinde ırgat olarak çalışmaktaydı. Eline bir mavzerverilip cepheye sürüldüğünde de aynı korkaklığı sürüyordu. Ne zaman ki bir Fransız kurşununun,taşın altından kafasını çıkaran kara bir yılanın kafasını parçaladığını gördü, o zaman “ibret al deli gönlüm, taşın altındaki yılanı bulan ölüm nereye saklanırsan saklan seni de bulur” diyerek Anteplilerin önünde düşmana saldırınca, Karayılan oldu. Yıllarca düşmana karşı kahramanca çetesiyle savaştı.

2. Bölüm : Kambur Kerim’in Hikâyesi; Kambur Kerim de ülkenin işgalisırasında “Ya istiklal ya ölüm” diyenlerdendi. Adapazarılıydı, babasımarangozdu. Eskişehir’e trenlerde makinist olan dayısının yanına gönderildiğinde 14 yaşındaydı. İşgalci Hint askerleri ile arkadaş oldu.Dayısının isteği üzerine Hintlilerincephaneliğinden silah çalıp zeybeklere verdi. Bu başarısı üzerine Kocaeli bölgesi Paşa’sına gönderdiler onu. Atlı ulak olarak Kuvayi Milliyecilerin evraklarını getirip götürdüdüşmanların arasından geçerek. Bir gece atı ürktü. Kilometrelerce koşan at ve Kerim birlikte yuvarlanarak sakatlandılar. Kerim’i çıkıkçı Şerif Usta’ya götürdüler. 20 gün ziftin içine yatırdı Kerim’i Şerif Usta. 20 günün sonunda Kerim ziftin içinden kambur çıktı.

3. Bölüm : Arhaveli İsmail’in Hikâyesi; İstanbul’un işgalinden sonra Laz takalarıKaradeniz’e silah, cephane ve insan taşımaktaydı. Düşman gemileriyle kovalamaca oynayarak vurulan Şaban Reis’in teknesi de bunlardan biriydi. İngiliz torpidosu batırmıştıbu tekneyi. Arhaveli İsmail bu teknedendi. Sandalındaki ağır makineli ona emanetti. Her koşulda yerine ulaştırmalıydı onu. Rüzgâr, fırtına vedalgalarla boğuştu ve elleri kan içinde kürek çekti. Kimseye güvenemezse emaneti Ankara’ya kadar götürüp kendisi teslim etmeyi göze almıştı. Kürekler kırıldı, açığa sürüklendi Arhaveli İsmail. Emaneti okşadı bir elham okudu ve bir daha haber alınamadı İsmail’den.

4. Bölüm : 920’nin 16 Mart’ı ve Manastırlı Hamdi Efendi’nin Hikâyesi; Karakol Baskını; Manastırlı Hamdi zamanın Harbiye Nezaretinde telgraf görevlisiydi. İngilizlerin İstanbul’u işgalini ve durumun vehametini o koşullarda ölümü göze alarak Ankara’ya ulaştıran kişiydi. 16 Mart 1920 günü İngilizlerin MuzıkaKarakolu’nu basıp askerleri uykularındayken nasıl katlettiklerini de yine Manastırlı Hamdi Ankara’ya hayatı pahasına telgrafla bildirmiştir.

5. Bölüm : Kadınlarımız; Nâzım Hikmet’in hemen hemen herkesin ezbere bildiği Kuvayi Milliye’de yer alan birkaç şiirinden biridir. Kurtuluş Savaşı’nda kağnılarla cepheye çokzor koşullarda cephane, silah ve insan taşıyan “ince küçük çeneleri, kocaman gözleri ile anamız, avradımız, yârimiz” olan kadınlarımıziçin yazılmıştır.

6. Bölüm : İzmir Rıhtımından Akdeniz’e Bakan Nefer;

“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim…
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların mâceraları vardır…”

Nâzım Hikmet