Gürültünün ortasında direnen bir kitapçı: Alaçatı Kitabevi

ajandakolik 2

Burası Alaçatı “Dost” Kitabevi; Aziz Nesin’in imza verdiği son yer, Alaçatı’nın da ilk kitapçısı. Şimdilerde zor günler yaşıyor. Sahibi Ömer Önal, çevredeki eğlence mekânlarının birbirini bastırmak için yüksek sesle müzik çalmasından şikayetçi. Nasıl şikâyetçi olmasın; bangır bangır niteliksiz müzik…

Ömer abi, otuz yıldır idare ettiği kitabevinin kuruluşundan Aziz Nesin’e dair anılarına, Alaçatı’da insanların komşularını rahatsız etmemek için parmak ucunda yürüdüğü günlerden bugüne yaşadığı dönüşüme kadar anlattı da anlattı. Biz de “dost” kahvesi eşliğine dinledik. Onca gürültünün ortasında Ömer abinin kısılan sesine kulak verin istedik.

Söyleşi: Batuhan Sarıcan (@batusrcn)

batusarican@gmail.com

Fotoğraflar: Nilüfer Türkoğlu

Ömer abi, Alaçatı Kitabevi’nin hikâyesi ne zaman başladı?

Alaçatı Kitabevi’nin hikâyesi 1989’da başladı. Ben öncesinde 25 yıl terzilik yapmıştım. Beni hayatımda hep kokular yönlendirdi. Ortaokula giderken sünnetlik elbiselerimi diktirmek için terziye gitmiştim. Oradaki kumaş kokusu beni kendine hayran etti. Sonra gittim anneme dedim ki ben zanaatkâr olacağım. Sonra başladık, sekiz sene çıraklıktan sonra tam 25 sene terzilik yaptım. Gelelim 1989’a. 15 Eylül Alaçatı’nın işgalden kurtuluş bayramıdır. O dönem illerden uzak birçok ilçede olduğu gibi buranın da kitap sıkıntısı vardı. Kitabı devlet veriyordu o dönemde ama baskı yetişmiyor tabii. 15 Eylül Kurtuluş Bayramı programını hazırlarken Alaçatı Ortaokul Müdürü Ahmet Yaşar Çağlaşan’la sohbet ederken “Ben Alaçatı’ya bir kitapçı dükkânı açayım.” önerisinde bulundum. Çünkü okulda bir sınıfta Türkçe kitabı yoksa diğerinde Matematik yok. Tabii bu ihtiyacın yanında yine kokular iş başındaydı. İzmir’e gittiğimde girdiğim kitabevlerindeki o kitap kokusu beni mest ediyordu. Müdür Çağlaşan da “Çok iyi olur, çok büyük bir hizmet yapmış olursun.” dedi. O konuşmada sonra kararımı verdim. Eşime de anlattım durumu, “Ben terziliği bırakıyorum, kitapçı dükkânı açacağım.” dedim.

Ömer Önal bir kitapçı açmadan önce 25 yıllık terzilik yaptı.

Tepkisi ne olmuştu?

“Sen delirdin galiba,” diye karşılık verdi. Haksız mı? Terzi dükkânı dolu. Mütevazılık yapamam, iyi terziydim. “Ben çocuklara hizmet etmek istiyorum.” dedim. Aldım elime iğne ile yüksüğü, “Bunları hayatım boyunca saklayacağım. Ola ki iflas ettim. Gene mesleğime dönerim,” diye söz verdim. Ertesi gün gittim terzi dükkanıma, kalfama, “Bu dükkânı olduğu gibi sana veriyorum. Bana şimdi beş kuruş para verme, ileride iş yapıp parasını ödersin,” dedim. Sonra marangoza gittim, 15 Eylül’e kadar yetişir mi yetişir. Sabahlara kadar çalışıp üç gün içinde yetiştirdi sağ olsun. Çeşme’deki akrabamdan ve İzmir’e gidip biraz kitap ve kırtasiye malzemesi aldım. Yani bir hafta içinde okulların açılışına yetiştirdik. 14 Eylül 1989, o gün başladı işte bu kitabevinin macerası. Sonra çocuklarla dolu bir yaşam…

O güne kadar yöredeki çocukların da görmediği bir ortam tabii…

Tabii ki. Kokulu silgiler, rengârenk kalemler, kitaplar. Kitabevini açtıktan sonra aradan bir sene kadar geçti, sene 1990. Ben dedim çocukları yazarlarla tanıştıralım. İlkin İzmir’de çocuk kitapları yazarı Mevlüt Kaplan’ı konuk ettik. 2’den 6.sınıfa kadar o çocukların sorduğu sorulara şaşakalmıştım.

Peki, senin kitaplarla maceran ne zaman başladı? Ne zaman düzenli bir okur olmaya başladın?

Terziyken Aziz Nesin’in ne kadar seti varsa toplamıştım. 1985-1992 yılları arasına denk gelen o dönemde SHP Belde Başkanıydım aynı zamanda. Erdal İnönü, Şeref Bakşık ve Kemal Anadol gibi siyasetçiler geliyor ama benim kelime haznem azdı. Sabahlara kadar Aziz Nesin’in kitaplarını okudum. Keza Emin Çölaşan ve Nadir Nadi’nin kitaplarını da…

Aziz Nesin, Dost Kitabevi çağrısıyla Alaçatı’da. Dost Kitabevi’nin kurucusu Ömer Önal, sağdan üçüncü.

AZİZ NESİN ALAÇATI HALKIYLA BULUŞUYOR 

İlk Mevlüt Kaplan’ı konuk ettiğini söylemiştin az önce. Sonrasında başka kimleri konuk ettin?

Gülten Dayıoğlu, Muzaffer İzgü, Hüseyin Yurttaş, hepsini çocuklarla tanıştırdık. Sonra ses getirecek bir imza günü düzenlemek istedim.

Yıl 1995, Aziz Nesin!

1993’te Madımak Olayı’nı biliyorsunuz, adını bile anınca tüylerim diken diken oluyor. Aradan iki yıl geçmiş, 1995’te bile ona karşı büyük bir tepki vardı. Konya’ya gidecekti. Oradaki halk Aziz Nesin’i kabul etmedi. Ben de onu duyduğum gün İzmir’den kitapçı için toptan roman, dağıtımcıdan da çocukların kaynak kitaplarını alıyordum. O gün Agora Yayınları’nın sahibi Osman Akınhay ve Yaşar Tok’la oturduk. Gelin dedim Aziz Nesin’i Alaçatı’ya getirelim. Hemen aradık, cevap vermedi. Onun sekreterliğini yapan Ayben Hanım açtı telefonu, anlattık, “Aziz Bey’e bu isteğinizi ileteceğim” diye karşılık verdi. Neden sonra Aziz Nesin, Yaşar’ı arayıp numaramı istiyor. Aradan 3-4 gün geçti. Telefon çalıyor, zrrrr zrrrr! “Alo merhaba, ben Aziz Nesin.” Benim için dünyanın en büyük yazarının sesi bu; ahize elimden düştü. Sonra aldım tekrar ahizeyi, birkaç dakika konuştuk. Meramımı anlattım, “Geleceğin aydınlarını küçükten yetiştirelim” deyince ben, hoşuna gitti. “Ben size imza gününe geleceğim,” dedi. Aradan zaman geçti. Ben afişleri 5 Haziran diye asmıştım. Tekrar aradı, “Almanya’da Kürtlerle ilgili bir program var, ona muhakkak katılmam gerekiyor,” dedi. Sonra 5 Temmuz diye sözleştik. Ona müsaade ettiğim için de bir değil, iki günlük de söz verdi. Hem tatile de ihtiyacı varmış.

Gelince nerede kaldı?

Ben hemen otel araştırdım. O zamanlarda şimdiki gibi otel kaynamıyor ki burası. Bir de deniz kıyısı istemişti. Turban Oteli, Altınyunus Oteli ve Şifne’de o zamanki adıyla Kardiye Oteli var. Bana, “Sen kitapçısın fazla masraf etme. Mütevazı ve temiz bir yer olsun yeter,” dedi. Orayla anlaştık, bir arkadaşımız da sponsor oldu sağ olsun ama sonra otelin sahibi duymuş, “Para ödemeyeceksiniz, Aziz Nesin’i misafir edeceğiz,” dedi.

“AZİZ NESİN O GÜN SARI VE YORGUNDU”

Geldiği günü anlatabilir misin?

Çok sıcak bir gündü. İmza gününü kitabevinin önünde yapmadık. Cumhuriyet Meydanı’nda dut ağaçlarının altında düzenledik. O sıcakta güzel esiyordu orası. Sonra Aziz Nesin, arkadaşım Akınhay’la birlikte geldi. İmza gününü yaptı. İzmir merkez ve çevre ilçelerden gelen de çok oldu. Eski sosyalistlerden Prof. Sadun Aren’le birlikte Ahmet Piriştina ve eşi Mine Piriştina geldi. Basın da çok duyurmak istemiyordu ama Yeni Asır’dan bir muhabir gelmişti. 300 tane kitap imzalamıştı. Sarı ve yorgundu; imzayı atıyor ve sadece tarih yazmak zorunda kalıyor, özel bir şey yazamıyordu. Ama kimseyi de geri çevirmemişti. İmza töreni bittikten sonra Mine Hanım, “Biz misafir edelim,” dedi. Ancak Aziz Nesin, “Ben Ömer Bey’in misafiriyim, o ne derse o,” dedi. İnceliği görüyor musunuz? İşçi Partisi’nden çok büyük ve kadim dosttu onlar. Rezervasyonları yaptırmıştım ama ben de Mine Hanım’ı kıramadım. Oğlum saat akşam 9 sularında Aziz Nesin’i Mine Hanımlara bıraktı ve döndü. Başka arabaya binmesine müsaade etmediler. Neyse, “Nasıl olsa yarın da burada Aziz Nesin,” dedim ve gönül rahatlığıyla eve döndüm, yorgunluktan kafayı vurup yattım. Saat 23.30 civarı jandarmalar kapımda, tak tak tak! “Ömer Önal siz misiniz? Dost Kitabevi.”

“Evet benim.”

“Misafiriniz Aziz Nesin’i kaybettik. Savcı bey sizi bekliyor.”

Ne yaparsın abi? Allah’ım bunu bana nasıl yaparsın? diye dizime vura vura bir hal oldum, morluğu uzun süre geçmedi. Madımak’ta yangından kurtulmuş, gelip burada hayatını kaybediyor. Olacak iş mi!

Yanına gittiniz sanıyorum.

Aziz Nesin’i soyan bendim. Altında bir pijama, üstünde rengi solmuş, eprimiş bir tişört. Ayaklarını bağladım. Ben aynı zamanda eski imamım, iyi yaparım bu işleri, para almadan hayır işi olarak yapıyordum. “Komünist İmam” derlerdi bana. Neyse savcının işi bitti, sabah ezanı okundu derken teslim ettik naaşını.

Ali Nesin ve Ömer Önal, Aziz Nesin anmasında.

Ölüm sebebi tam olarak neydi?

Kalp krizi, koroner yetersizlik.

Odasında kimse yok muymuş, hastaneye yetiştirme şansı olmamış mı?

Ben iki tane oda tutmuştum. Yanında Ayben Hanım varmış. Zaten ilk olarak Piriştinalar ve Sadun Aren’in olduğu akşam yemeğinde bir rahatsızlanmış. Doktora götürelim diyorlar, bir şeyim yok benim diye reddediyor. Bir de buraya gelmeden 20-25 gün önce bir kalp rahatsızlığı geçirip yatmış. Neden sonra Ali Kırca, “Onu oraya gönderenler, onu oraya çağıranlar suçlu burada,” demişti. Bu benim içimde kaldı, “Acaba ben mi suçluyum?” diye kendi kendimi yedim. Sonra tesadüfe bak, bir gün Ali Kırca bizim kitapçının önünden geçiyordu, laf attım. Durumu anlattım, “Yok senin için değil, doktorlar için dedim ben onu” demişti de içim rahatlamıştı.

O günden sonra…

O günden sonra Alaçatı “Dost” Kitabevi olarak benim ismim duyulmaya başladı. Halen de devam ediyoruz işte. Çocuklar başta olmak üzere genciyle yaşlısıyla burada bir kültür hizmeti verme çabasındayım.

Ömer Önal ve Erdal İnönü.

Peki ya Alaçatı, o günlerde nasıldı?

Alaçatı bugünkü gibi değildi ki. Biz 1989’da Türkan Akyol ve Olcay Poyraz ile oturup Alaçatı Uluslararası Gençlik ve Çocuk Tiyatroları Festivali yapmıştık mesela. O tarihten önce burada iki kapalı sinemamız vardı bizim. Her akşam dolardı ve en güzel filmleri getirirdi. Burası çok kozmopolittir, bakmayın bugünkü haline; Boşnaklar, Arnavutlar, Selanik göçmenleri var burada. Buranın ayrı bir büyüsü, doğal zenginliği var; buraya gelen, gitmek istemiyordu. Buranın enginarı, anasonu, mis gibi doğası; şimdi talan ediyorlar, çünkü popüler oldu.

“ALAÇATI’DA ESKİ RUHUN KALMASINI İSTEYENLERDENİM”

O dönüşüm sürecini anlatabilir misiniz?

1990’lardan sonra buraya İstanbullular geldi. Başta her şey iyiydi. Sonradan sonraya gelen arttı. Buradaki binaları kendilerine göre çok ucuza getirerek aldılar. Ama alan satan razıydı tabii ki. Beach Club’lar açıldı. Sörfçüler akın etti. Tütün ve anason yasakları derken doğası da bozulmaya başladı. Basın da burayı çok şişirdi; ekranda bir yana Bağdat Caddesi diğer yana burayı koyuyorlardı. Sonra burası bir rant alanına döndü. Emlak fiyatları beş katına fırladı. Alaçatı’da eski ruhun kalmasını isteyenlerdenim. Mesela İstanbul’dan buraya turizm amacıyla gelen ilk kadınlar, yaptıkları butik otellere televizyon ve telefon koymamış, buraya dinlenmeye gelin mesajı vermişti; aslında bu benim hoşuma da gitmişti.

Alaçatı’yı korumak, tanımak ve yaşatmak için neler yapıyorsunuz?

Belediye Başkan Vekili iken Alaçatı Kültür Sanat Festivali’nden tut Alaçatı Koruma Derneği’ne kadar bu minvalde çalıştık. Ama kişiler hep birbirini yedi. Alaçatı Turizm Derneği ve 2012’de Alaçatı Sanat ve Kültür Derneği’ni kurduk. Bu kapsamda Alaçatı Ot Festivali’ni başlattık; Arap saçı, radika, turp otu vb yabani otları tanıtalım istedik. Gürültüyle Mücadele Platformu oluşturduk, şikayetler ettik. İstediğimiz dönüşleri alamadık; burada yalnız kaldık.

Batuhan Sarıcan ve Ömer Önal kitap muhabbetinde.

Ömer abi çok gürültülü değil mi buralar?

Aman Batuhan kardeşim, yarama dokunma! Ben burada imza günü düzenleyemiyorum, bırak onu evimde uyuyamıyorum. Kitapları ve işimi çok seviyorum ama huzurum kalmadı, mutsuzum. Diyorum ki üç ay dişini sık ama o üç ay işkence.

Yok mu bunun bir teftişi, kontrolü?

Aslında ses kontrol yetkisi İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne verildi. Gönderiyorlar birilerini, 20-30 metre ileriden ölçüyor. Gelip niye buradan, gürültünün göbeğinden ölçmüyorsun? Geçen gittim kıstırdım müziği, dedim böyle çaldırsan daha güzel değil mi? Bana diyor ki müşterisi, yandakinin sesini duymaktan rahatsız oluyormuş, o yüzden o da daha çok açıyor, onu bastırıyormuş. Diğerine gidip bekliyorum önünde, ben gidince kısıyor sonra tekrar açıyor. Bu nedir yahu! Eskiden komşuluk diye bir şey vardı. Çocukken evimizin önünde tütün dizerken yan binamızda öğretmenler olurdu, onlar siesta yapacak diye parmak ucunda yürüyor, fısıldayarak konuşuyorduk. Sesim güzel ya, şarkı söylemek isterdim ama annem sustururdu.

Blogun, dostomer.blogspot.com’da okumuştum. Telsiz Mevkii’ndeki 3,5 dönümlük arazi bu bahsettiğiniz değil mi?

Sus, gözlerimi yaşartma şimdi. (Gülümsüyor, sesi titreyerek.)

“ANKARA’DAKİ DOST KİTABEVİ İSMİMİZİ DEĞİŞTİRMEK İSTEDİ”

Aklıma takılan bir şey daha var: Burası Dost Kitabevi’yken Alaçatı Kitabevi’ne nasıl döndü?

Yıllar yıllar önce buraya Uğur Dündar, Yılmaz Özdil ve Nedim Şener’e ortak imza günü yapmıştık. Daha doğrusu Doğan Kitap’ın üç yazarıydı. O zaman Deniz Yüce Başarır sağ olsun organize etmişti. Daha öncesinde Selim İleri, Hıncal Uluç, Tuna Kiremitçi, Elif Şafak, Nermin Bezmen gibi isimler gelmişti. Gelelim “Dost” ismini nasıl kaybettiğimize: Radikal ve Hürriyet gazetelerine tam, Posta’ya ise yarım sayfa “Elif Şafak, Alaçatı Dost Kitabevi’nde” diye ilan vermişler. Neyse gün geldi, Elif Şafak imzaladı, gitti. Ertesi gün dükkâna gittim, telefon çalıyor, zrrr zrrr! Bir açtım, Ankara’daki ünlü Dost Kitabevi’nin hukuk danışmanı: “Dost Kitabevi ismini kullanırsanız yasal işlem başlatacağız.” Ben 25 sene burada “Dost Terzihanesi” ismini kullanmıştım, kitabevini de o isimle açtığımı kendilerine bildirdim. “Alaçatı’nın köhne bir yerinde 50 metrekarelik bir dükkân burası,” diye de belirttim. Kabul etmediler. İndirdik tabelayı. Dost Kitabevi adı gönüllerde şimdi, eskiler öyle biliyor ama resmi anlamda Alaçatı Kitabevi burası. (Duraksıyor ve etrafına bakıyor) Bu arada 50 metrekare dedim de daha da küçüldük, işte burayı görüyorsunuz. Küçüle küçüle ne hale geldik. Kapitalizm bizi ne hale getirdi. Butik kitapçı diye avutuyorum şimdi kendimi.

Daha büyük bir kitabevi olma hayaliniz var mı?

Olmaz mı! Meg Ryan ile Tom Hanks’in bir filmi var, neydi o… Mesajınız Var! Kadın orada bir mücadele veriyor, güzel bir kitabevi; benim hayalim öyle bir yerdi. Gerçekleşmedi.

Sence kitabevi idare ederek geçinmek mümkün mü?

Bu boyutta bir kitabeviyle değil. Buradan para kazanmıyorum ben zaten. Mesela burada Keyfekeder diye bir kitabevi açılmıştı. Çok sevinmiştim onun açılmasına ama devamı gelmedi işte. Bıraktı ama niye bıraktı bilmiyorum. Kırmızı Kedi denedi olmadı. Şimdi Sofilya Kitabevi diye bir yer var. O da yazar getiriyor aralıklarla.

Buraya son dönemde konuk olarak kimler geldi başka?

İşte Elif Şafak geldi. Ayşe Kulin geliyordu her sene, bu yıl pandemi olunca gelmedi tabii ki. Geldiği zaman sırf benim para kazanmam için tüm kitapları bitene kadar gitmez, 12’ye kadar da olsa durur, imzalar. Mesela Levent Gültekin’i getirdim. Sosyal medyadan etmedikleri küfür kalmadı bana. Solcuyu getirsem ona da gelmiyor sonra bana küfür ediyor. Adam “karşı mahalle”den gelmiş bakın, gelin karşıt olsanız da bir dinleyin.

“KİTAPLARLA SEVİŞİRİM”

Çok okuyor musun?

Dükkânı kapatıp eve giderim. Çıkarım üst kata, daha üstümü değiştirmeden açarım kitabı. Nasıl beş vakit namaza başlarsın öyledir bende kitaplar, fırsatı kaçırmayacaksın, boş oturmak yok. Oturdun mu önce eline alıp koklayacaksın. Bu arada kapak çizgisine de azami önem veririm, kırmadan açarım. Altını çizmem. Buraya gelenlerden de aynı özeni isterim.

Kitabevini sabah açtın, ilk ne yaparsın?

Dükkânı açtım mı; alırım elime bir kitap, okşarım, sevişirim kitapla. Sonra oturur düşünürüm, her sabah türlü düşünceler. Mesela derim ki şu kitabın kapak tasarımı için kim bilir ne kadar uğraşıldı, kaç kişi karar verdi vs. Burada bir sanat var. Bu benim hastalığım. Bunu yapmazsam keyif alamıyorum. Kitaplara aşıkım!

Hangi türler ilgini çekiyor?

Edebiyat olsun da… Neredeyse bütün yazarları severim. Ancak kişisel gelişim olayını sevemedim bir türlü.

Okurken müzik dinler misin?

Oo bundan 10 sene önce, bu gürültü yokken açardım hafiften Şirin Pancaroğlu’nu, arpçıdır kendisi. O olmadı J.S. Bach. Tıkır tıkır. Şimdi dükkânda okuyamıyorum gürültüden. Ben okuyamayacak mıyım burada kitabımı? Bunlar yüzünden burayı kapatmayı düşünüyorum.

Ömer Önal ve Batuhan Sarıcan, Alaçatı Kitabevi’nin önünde.

Yapma yahu, neden?

Artık sakinlik istiyorum. Bir yandan kitaptan nasıl ayrılacağımın burukluğunu yaşıyorum. Ben ne yaparım kitapsız? Evde kitap olmasına benzemez ki bu. Kapattım diyelim, sizin gibi güzel insanlarla bir araya gelebilecek miyim? Şu anda % 60 kararlıyım, yıl sonu gibi kapatmayı düşünüyorum. Ama mesela geçen 13 yaşında bir çocuk geldi; bir kitaplar alıyor anlatamam, giderken “Kararını % 40’tan yana kullan, hatırımız için kapatma burayı Ömer abi,” dedi. Ne yapayım ben şimdi?

Paylaş ki çoğalsın:

2 thoughts on “Gürültünün ortasında direnen bir kitapçı: Alaçatı Kitabevi

  1. Selamlar
    İnsana yapılabilecek en değerli hizmeti yapıyorsunuz.
    İsim sıkıntındansa kapatma düşüncesi, bir yolu diye düşünüyorum.
    Örneğin, “DOSTT” “DOSTta” gibi farklı varyosyanlar düşünülebilir. E ticaret yapsanız hani hak veririm. İsim sahiplerine.
    4 duvar arasında kitap…
    Gözlerini para doyursun.
    Bu yöntemi bir sorun bilgili ilgili olanlara, ne diyecekler.
    Alaçatıya geldiğim de uğrayacapım.
    Hoşça kalın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Kovacs, Zorlu PSM desteğiyle Amsterdam’dan canlı yayında

İnsanın içine işleyen sesi ve tutkulu müziğiyle Kovacs, 4 Ekim Pazar akşamı Türkiye saatiyle 19.00’da Zorlu PSM desteğiyle Amsterdam’dan canlı yayında. Geçtiğimiz sezon Türkiye’deki […]