İlk olarak 2011 yılında çıkardığı ‘Mavi Orman’ kitabıyla ilgi çeken yoga hocası Defne Suman, aradan geçen sekiz yıla yedi kitap sığdırarak üretken yazarlar kervanında romanlarıyla da yerini aldı. Geçtiğimiz nisan ayında Altın Kaplumbağa Yayınları tarafından yayınlanan son kitabı  ‘İnsanlık Hâli’ ile Suman, yoga, edebiyat, kişisel gelişim ve sosyoloji hakkında yazdığı denemelerini okuyucuyla buluşturuyor. Henüz okumadıysanız göz atmanızda fayda var.

 

Yazı: Demet Macunlar
demetm@gmail.com 

İnsanlık Hâli…  Bu isim aynı zamanda Defne Suman’ın internet blogunun ismi. Hani, ne olmuş olursa olsun, zarafetle açıklamaya çalışırız ya bazen durumu, “İnsanlık hâli, oldu işte bir kere” deriz. İşte öyle sıcacık bir başlık.

Kitabın başında iki epigraf selamlıyor okuru. Orhan Pamuk, Kara Kitap’ın 1. kısım, 1. bölümünün girişinde “Epigraf kullanmayın, çünkü yazının içindeki esrarı öldürür (Adli)” epigrafını kullanmıştı. İnsanlık Hâli’nin girişindeki epigraflar, esrarı öldürür mü bilinmez ama okura bir mahreme girdiğini, odalarda sessizce dolaşması gerektiğini hissettiriyor.

Defne Suman, giriş ve teşekkür bölümünde kitabın içinde bulunan yazıları yazdığı zamanlardan, yayımlatmak istediğinde ise Saim Koç’un “Sen şimdi roman yaz” deyişinden bahsediyor. Bu bölümün en can alıcı ifadesi şu: “İnsanın yeteneği çoğu zaman kör noktasına düşüyor. Eğer bir başkası o yeteneği görüp de oraya ayna tutmazsa, yetenek hiç fark edilmeden körelip gidebilir.” Yazarın ifadesiyle “o tatlı ilkyaz gününde Saim Koç ve Çağlayan Erendağ Onar’ın yüreğine bıraktıkları tohum”, ilk fırsatta defterini açıp bir sahneyi yazmaya başlamasıyla filiz veriyor.

Ama yakıyor. Çok fena yakıyor canımı.

Yanmasa nasıl küle dönüşür? Yoksa içine zehir gibi akmasını mı istersin… Anladın mı?

Başımı salladım. Anlamıştım. Duyguyu hissetmeden ondan geçiş yoktu. Yakmalıydı. Yaktığı yerden yenilik doğmalıydı. Kapıdan çıkarken aklımdan geçenleri okumuş gibi seslendi:

Unutma! Yogiler külle yıkanır.

İnsanlık Hâli, Defne Suman’ın valizine gelinliğini koyup, uçağa atladığı gibi Kokia’sına gittiği “Yaz Mevsimi”yle açılışını yapıyor. Bu bölümde yazar evlilikten, ilişkilerden, hayattan, yogadan ve yazı yazmaktan dem vuruyor. Yazıların ritmi, duygusu öyle yumuşak ve hafif ki, yazarın yaşamının, günlük rutininin, “yoga kafası”nın, yaratıcı hâllerinin içinde keyifle, ilhamla geziniyoruz. Yaz mevsiminin sonundaki uzun “Yogada Hoca Yitirmek” adlı yazı bundan sonraki bölümlerde bizi neyin beklediğine dair küçük bir ipucu gibi aslında. “Geçmişin bir saniyesinde bile değişiklik olsaydı, şu anda bu masada oturmuş, bunları yazıyor olmayacaktım” diye bitiyor. Bazen büyük acılar ve mutsuzluklar kocaman başarılara ve mutluluklara giden yolun tam eşiğinde duruyor.

İkinci bölüm “Güz”de yazarın, kendi birey olma serüvenine ışık tutuşuna tanık oluyoruz. Birey olmaya giden acılı yolu, “mikro mücadele” dediği kişisel duruşların yaşamı nasıl şekillendirip dünyayı değiştirebildiğini, her bireyin kendi mikro evriminden sorumlu olduğunu ve “bağımdaşlık”ın risklerini öyle açık seçik anlatıyor. Bölümün sonunda kendimizi bu düzenin neresinde konumlandıracağımızın aslında koşulsuz ve değiştirilemez bir biçimde sadece kendi elimizde olduğunu anlıyoruz. Diyor ki yazar: “Dünyada haksızlık, işkence, ıstırap almış başını giderken neden hâlâ ruhsal özgürlükten bahsetmemiz, diğer insanların ruhsal özgürlüğü için yazmamız, ders vermemiz, çalışmamız gerektiğini anladım. Çünkü sistem ruhları kilit altında kurumuş, yaşama, varoluşa dair merakını çoktan yitirmiş ve ancak başkalarının ıstırabında tatmin olabilen eksik esir insanlar tarafından devam ettiriliyor. Oysa bilgeliğe yaklaşan her kişi, dünya üzerindeki saldırganlığı azaltıyor.”

Üçüncü bölüm “Kış”, Patanjali’nin” ilk sutrası “atha yoga anushasanam” epigrafı ile başlıyor. Yoga dersleri, karlı İstanbul günleri ve Aylin Aslım’dan “Hayat rengini buldu, beklediğime değdi, ne güzel oldu” şarkısı eşliğinde bu defa yoganın derinliğine, yoga hocası ve öğrencisinin ilişkisine mercek tutuyor. Yoganın sanıldığı gibi gül bahçesinde değil de insanı, cehennem ateşlerinde gezintiye çıkardığını örneklerle anlatıyor.

Dördüncü bölüm “İlkbahar”da ve beşinci bölüm “Yas”ta ise daha derinlerde buluyoruz kendimizi. Burada yazarın çocukluğuna, ailesine, aşknaı, arkadaşlarına, hastalıklara ve kayıplara rastlıyoruz.

Yaşamını özgürlük ve aşk peşinde ilmek ilmek örmüş bu güzel ve güçlü kadının ilham verici hikâyelerini okurken saygı ve hayranlık duymamak elde değil.

Bazı kitaplar çok kıymetli duygular bırakıyor geride… “Mavi Orman”ın devamı niteliğinde yayımlanan “İnsanlık Hâli” bir çırpıda okunup bitiyor ama dokunduğu yerde mutlaka bir iz bırakıyor.