16 değerli isim, kadına yönelik şiddete karşı Ajandakolik’e konuştu

ajandakolik

(İtalyan heykeltraş, ressam, mimar Michelangelo’nun büyük eseri Sistine Şapeli’nde yer alan bu bölümde Adem’in yani ‘erkeğin’ Tanrı tarafından yaratılış hikâyesi anlatılıyor.*)

 

Bugün 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü. Dilerseniz bir kez daha okuyun ama pek bir şey değişmeyecek. Kadına şiddet her yıl biraz daha artıyor. 2019’da öldürülen kadın sayısı bundan 11 yıl önceye göre altı kat fazla. Bir mücadele var mı, en azından bu coğrafyada bunun olduğuna dair bir şey söylemek hakikaten güç. O yüzden “Mücadeleye devam” gibi “klişe” denebilecek bir söylem de burada pek gitmiyor.
Mücadeleye başlamak çok daha doğru ve anlamlı.

Hazırlayan: Nilüfer Türkoğlu

Bir pazar gününü, bu coğrafyada sanatla, yazıyla çiziyle uğraşıp ülkeye güzellik katmaya çalışan insanlara sorular sorarak geçirdim. Onlara şu soruları sordum:

Şiddet denince aklınıza gelenler… 

Türkiye’de kadın olmak ne anlama geliyor?

Sanatta da kadının ikincil duruma düştüğünü düşünüyor musunuz? Kazanç vesaire… Biliyorsunuz Hollywood’da oyuncular bu konuyla ilgili epey konuşmuştu.

Şiddetle mücadelenin yolu yalnızca eğitim midir?

Bir sanatçı olarak bu konuda kendinize herhangi bir misyon edindiniz mi? 

Çok daha fazla insanla konuşabilirdim pekalâ. Ama kimi seyahatteydi; vakit bulamadı, kimi mesajımı okuyup cevap bile yazmadı, kimi de kibarca reddetti. Ki tüm bu insanlar cevap verseydi, bir haberden öte bu bir kitap olurdu.
Müzikten edebiyata sahneden sinemaya, Türkiye’nin tanınan isimleri, kadının toplumdaki yerini ve korkunç boyutlara ulaşmış şiddeti Ajandakolik‘e konuştu. Sansürsüz, açık açık…


FÜSUN DEMİREL – OYUNCU

“ŞİDDET GÖREN KADIN HAYATTA KALMAYI BAŞARMIŞSA, ARTIK YAŞAYAN BİR ÖLÜDÜR” 

Kadına yönelik işlenen cinsel ve her türlü şiddet suçlarında mahkemelerde karar veren hakim ve savcılar şunu  bilmeli, yasa koyucular ve tüm insanlar iyi bilmeli… Şiddet ve tecavüz sonrası çekilen acının ne olduğu ve şiddeti yaşayan kadının bir ölüden farksız olduğu gerçeğini. Ve asla unutmamalı! Eğer gördüğü şiddet sonrası hayatta kalmayı başarmış ise yaşayan bir ölüdür kadın. ÖLÜ! Bu utancı oyunlarıma taşıyarak sahneden, şiddeti yaşamış tüm kadınlara yalnız olmadıklarını söylüyorum.


EDİZ HUN – OYUNCU

“KADINA ŞİDDET VE ÇOCUK İSTİSMARININ İYİ HALİ SÖZ KONUSU OLAMAZ”

Bunu birçok defa dile getirdim. Kadına şiddet ve çocuklara yapılan istismar hiçbir zaman kabul edilemez. En ağır cezaların verilmesi gerekir. Bunu özellikle üstüne basarak söylemek istiyorum. Bunun hiçbir zaman iyi hali, affedilmesi söz konusu olamaz. Hukukçularımız en şiddetli cezayı vermelidir.

ASLI ŞAFAK – GAZETECİ

“BU MEMLEKETTE EVİNDEKİ ENSESTE BOYUN EĞENLER VAR!”

Kadına şiddet dendiğinde bunu sadece fiziksel şiddet olarak algılar hale geldik ne yazık ki. Kadına şiddet dünyanın her yerinde var. Türkiye dışında başka ülkelerde de yaşamış bir gazeteciyim; oralarda da gazetecilik yaptım. En gelişmiş ülkelerden biri olarak baktığımız İngiltere’de örneğin… Kadın televizyoncuya verilen maaşla erkek televizyoncuya verilen maaş dahi aynı değil. Hatta neredeyse erkeğinki kadınınkinden yüzde elli, yüzde yetmiş fazla. Bu aslında dünyanın her yerinde var. Bu da kadına şiddettir. Bunun çok çok farklı yolları var. Babam bana bir fiske bile vurmadı diye düşünebilirsiniz ama o evin içinde sizi hiç tanımayan, tanımaya da uğraşmayan ve sizi bir proje gibi kendi talepleri doğrultusunda yetiştiren ebeveynler de aslında bir tür şiddet uyguluyordur. Şiddet çok geniş kapsamlı bir konu bence. Kadını dövüyorlar ama çocuklara da, hayvanlara da, ağaçlara da şiddet gösteriyorlar. Şiddet her yerde… Dolayısıyla kadına şiddeti sadece evinde dövülen, kocası tarafından hırpalanan kadının yaşadığı şiddet olarak algılamak bana bu yüzyılda artık çok sığ ve çözümsüz geliyor. Çünkü bununla uğraşarak bütünü kaçırdığımızı düşünüyorum. Burada pozitif ayrımcılıktan da bahsetmeyeceğim. Kadın kadındır erkek erkektir, totalinde hepsi insandır, canlıdır. Çocuklar ve doğa da dahil olmak üzere…

Yolun eğitimden geçip geçmediğine gelince… Eğitimin de ne olduğunu tanımlamamız gerekiyor. Eğitimi veren kişiler gerçekte bu meseleye nasıl bakıyor ve bunu nasıl algılıyor? Bugüne kadar uygulanan yöntemlerin hiçbiri zihnime yatkın olsa da kalbimden geçmiyor. Burada bir insanlık problemi var bence. Bu da tek başına eğitimden geçen bir şey değil. Tabii ki aile içi, okuldaki eğitim önemlidir. Ama yine  de kilitli kaldığımız bir yer var: devletler, erk, yönetim. Yönetimlerin bakışı belirleyici unsur. Ve bu yönetimler sadece iktidardakiler, ülkeyi yönetenler değil. Burada yönetici konumuna okul müdüründen tutun da şirketlere kadar, sivil toplum kuruluşlarına kadar pek çok kişinin sorumluluğundan geçiyor. “Ay kadın hakları! Ben şiddete çok karşıyım” demekle olmuyor. Bu, artık içi boşaltılmış Cumhuriyetçilik ve Atatürkçülük gibi oldu. “Kadına şiddet” başlığı dendiğinde içi boşaltılmış koca bir fos olarak görüyorum.

Bir gazeteci olarak değil bir insan olarak hepimizin böyle bir misyonu olmalı. Çok önemli okullarda okuyup masterlarını, doktoralarını yapmış nice kadın, alt katında yaşayan kadının çığlığını duyduğu zaman bir şey yapmıyor. Yani bu memlekette bırakın, evlerindeki enseste boyun eğenler var. Bu sadece eğitimle açıklanabilecek bir şey değil. Ekonomik gücü olan pek çok kadın da bu şiddete maruz kalıyor. Televizyoncu ya da gazeteci olmam bir yana her şeyden önce bir insan olarak tabii ki ben de bunu görev biliyorum. Sokaktaki çocuğa, hayvana şiddet gösteren insanlara bodoslama dalıyorum en kaba tabiriyle ben de. Ama bu da yetmiyor ki…

Size başımdan geçen bir şey anlatayım. Muhtemelen uyuşturucu aldığı için yolda yürüyemeyen bir genç kızın, biraz hırpani görünüşlü bir erkek kolundan tutarak camiye sokmaya çalıştı Cihangir’de. Muhtemelen tuvalette ayılmasına yardım edecekti ama ben o adamın dış görünüşüne ve erkek olmasına bakarak peşlerinden gittim. Gerçekten bu kıza bir şey yapacak mı yoksa niyeti iyi mi diye… Bu bile ne ayıp! Yani oradaki adamı yargılamış oluyorum beynimde. Biz bunu her şekilde yapıyoruz. Nasıl ki eğitimli bir kadın bu şiddete maruz kalabiliyor, hırpani görünüşlü bir adam da tamamen bu şiddetin karşısında olabilir. Hepimiz çelişkiler ve önyargılarla doluyuz. Bu biraz doğduğumuz topraklardan ve biraz da şu anda neoliberalizmin ve dünyanın yönetim biçiminin iki üç saat içinde jargonunun değişerek kabalık ve kibarlık arasında gidip gelen döngüsünden kaynaklanıyor. Hepimiz amorflaştık. Kafamızda neyi doğru düzgün oturtabiliyoruz? Bunu düşünmemiz gerekiyor. Kolektif bilince inandığım için bu misyonun hepimizin misyonu olduğunu düşünüyorum. 60’lar, 70’lerdeki gibi değil hiçbir şey. Artık kimse sokağa çıkabilir halde değil dünyada. Kimse kadının, hayvanın, fakirin hakkı için sokaklarda yürümüyor. Gösteriler çok azaldı. Çünkü hepimiz borçluyuz. Çünkü pazartesi sevmediğimiz patronumuza katlanmak için o işe gideceğiz. O arabanın, o evin taksidi için… Böyle bir dünyada hangi doktrini içimize sindirip kalbimizden geçirerek oturtabiliriz? Tek bir yol var, o da insan olmak. Bireyselleşen bu dünyada daha birey bile olamamış bizlerin kolektif bilince inanması gerek. Benim alt katımda biri bağırıyorsa kocasından şiddet gördüğü için buna seyirci kalmamak kolektif bilince hizmettir. “Kadınlara şiddet uygulamayalım” diyerek yalnızca, televizyonculuk da olmaz, kanaat öderliği de olmaz.

İlk soruya dönecek olursam Türkiye’de kadın olmak hem coğrafi hem oluşumsal hem kültür düşünüldüğünde belki batıya göre daha zormuş gibi görünebilir. Ama ben yine aynı şeyi söyleyeceğim. Türkiye’de kadın olmakla Almanya’da ya da İngiltere’de kadın olmak arasında şiddetin niteliğinin ya da gösteriliş biçiminin değişmesi dışında bir fark olduğuna inanmıyorum. Orada da aynı şekilde tacizler yaşanıyor. Sadece toplumun bunlara karşı kullandığı dil daha farklı. Yani politik doğruculuk (politically correct) dediğimiz bir duruş sergilemeye çalışıyorlar. “Kadın erkek ayrımı, genç yaşlı ayrımı yapılmamalı; din, dil, ırk ayrımı yapılmamalı” gibi birtakım yazılmamış kurallar var.

Aydınlanma kaplte başlar. Kalpten gideceğiz, sevgiyle gideceğiz. Eğitim artık bana soğuk bir kelime olarak geliyor. “Kadının ekonomik gücü olmalı” bunlar hep klişe geliyor. Tabii ki olacak! Olmak zorunda! Babasının evine gittiğinde eve alınmayan kadınlar var. O kadınlarla ilgili bir şey söyleyemem. Onlar hakkında ahkam kesemem. Onlarla ilgili oluşumlardayer alabilirim ancak. Ben o kadın değilim. Onu yüreğimde hissetmem çok zor. Dolayısıyla onların arasından çıkan yeni kahramanlar yaratarak onlara dokunmak gerek. Benim kendi sosyal statümdeki kadınlara dokunmam gerek. Yaşayanların sözlü tarihlerine ve yaşadıkları acı hatıralara sahip çıkarak onları yaşatmak gerek. Bu şekilde ilham olmalı.  O yüzden bence hepimiz bir bütünün parçası olduğumuzu unutmadan, sıfırdan, hissederek yaşamaya başlamamız gerekiyor. Çünkü ben yaşadığımıza bile inanmıyorum.


AHMET ÜMİT – YAZAR

“KADIN VE ERKEK EŞİT HAKLARA SAHİP DEĞİLSE O KADIN SAKAT BİR TOPLUMDUR” 

Şiddetin pek çok biçimi var. İlle birini öldürmek ya da birine işkence etmek, bunlar en uç örnekleri. Evde yüksek sesle bağırarak konuşmak da, birini istemediği bir şey zorlamak da şiddetin içine girer. İnsanları istemedikleri hayata zorlamak da şiddettir. Ne yazık ki bizim toplumumuz bir şiddet toplumu. İnsanlar kolaylıkla kendi ailelerine ve daha çok kocalar eşlerine, erkek kardeşleri kız kardeşlerine şiddet uygulayabiliyor. Daha da korkuncu  bu şiddet, mazereti olan bir şiddet. Yani namus diye saçmasapan bir kavram üretiliyor. Bunun üzerinden her türlü şiddetin gerçekleştiğini görebiliriz. Örneğin adam karısını öldürüyor ve hakime “Erkekliğimle alay edildi” deyince bu, ceza indirimine gitme sebebi olarak gösteriliyor.

Türkiye’de kadın olmak… Aslında evrensel olarak dünyada kadın olmanın tanımını yapmak gerek. İnsanın yarısı. Kadın olmadan insan, yarım kalmış bir mahluktur. Kadın ve erkek ve aradaki cinsiyetler insanlığı oluşturur. Dolayısıyla kadın en az bir erkek kadar insan olma hakkını ve sorumluluğunu taşır. Ama Türkiye’de böyle değil. Burada insanlar erkek çocuklarına sünnet bayramı yapar, kız çocukları regl olunca bundan utanç duyarlar. İkisi de ergenlikle ya da cinsiyetle ilgili olgulardır. Ama erkek için gurur olarak gösterilen şey kız için utanç verici sayılır. Ve daha en 0*baştan kadın, eksik, yarım cinsiyet olarak algılanır.  Bu algı ailede, okulda, iş yerinde ne yazık ki sürmeye devam eder. Siyasette de bakın bu böyledir. Görüyoruz kadınlar hep geride tutulur.

Hollywood hakkında çok şey okudum bu konuda. Veriler de bunu gösteriyor. Türkiye’de sinema dünyasında bununla ilgili pek bir şey bilmiyorum. Benim alanımda yani yazarlıkta  şunu diyebilirim. Zaman zaman kadın yazarlardan ilk kitaplarını bastırırken onlara mobing uygulamasıyla karşılaştıklarını duydum. Bir yere gittiklerinde bir erkeğe yapılmayacak şeyin onlara yapıldığını duydum. Ama kazanç anlamında yazarlıkta böyle bir şey olduğuna ben tanık olmadım.

Şiddetle mücadelede erkek egemen kültürü değiştirmek çok önemli. Buna eğitim diyorsak eğitim. Ailede başlar. Kız ve erkek çocuklarını yetiştiren aileler, ilk baştan itibaren bu eşitsizliği kırabilecek bir anlayışla çocuklarını yetiştirmeleri gerekir. Ne yazık ki bu pek olmuyor. Aileler bunu yaptığında bile ilkokulda ya da üniversitede veya iş yerinde başka bir anlayış, başka bir zihin hakim oluyor. Bütün bunların kırılması lazım. Eğitim önemli, kültür seviyesi önemli ve yasalar elbette… Yasalarla kadınların bu hakkını sağlamak lazım.  Siyasette de, sendikada da, dernekte de, üniversitede de kotaların olması lazım; şu kadar kadın olmalı diye. Bu yasaları çok kıymetli buluyorum. Sadece eğitimle olmaz.

Benim hayatımda çok önemli üç kadın var. Biri annemdi, rahmetli oldu. Eşim var, bir de kızım var. Onların nelerle karşılaştıklarını, annemin mesela anlattıklarını biliyorum. Eşimin iş yerinde yaşadıklarını, kızımın ve onun kız arkadaşlarının yaşadıklarını biliyorum. Kadın haklarını savunmak ya da kadınlara eşit hakların verilmesini istemek, kadına bir lütuf değil. Benim için, benim mutlu yaşamam için, bu toplumun sağlıklı olabilmesi için bir zorunluluk. Eğer kadınlar ve erkekler eşit haklara sahip olmazsa o toplum sakat bir toplumdur. Ruhsal olarak sakatlanmış, psikolojisi bozulmuş bir toplumdur. Bu toplumu iyileştirmenin en iyi yolu, kadınların ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu bir toplum yaratmaktan geçer. O toplumu yaratabilirsek, erkek egemen düşünceyi yok edip insan egemen düşünceyi var edebilirsek işte o zaman toplum sağlıklı olacak. Dolayısıyla bir yazar olarak “Aman kadınları savunuyorum” durumu yok ortalıkta. Aslında kendi hakkımı savunuyorum bunu yaparak. Gelişmiş, iyi bir toplumda yaşamak istiyorsam bunu zaten yapmak zorundayım. O yüzden de evet bu konuda elimden geldiği kadar çaba gösteriyorum ve göstermeye devam edeceğim.


AYŞE KULİN – YAZAR

“ROMANLARIMDA ERKEKSİZ HAYATIN DA MÜMKÜN OLACAĞINI ANLATIYORUM”

Şiddet, korkutarak veya zor kullanarak kendi arzusunu, bakış açısını, yaşam tarzını bir başkasına kabul ettirmek demek.
Türkiye’de kadın olmanın anlamına değinecek olursam iki tür kadın var. Hayatı yüklenmeye hazır olan güçlü kadın ve kişiliğini ezdirmekten gocunmayan kadın. Oran artışı, ikincinin lehine işliyor ne yazık ki…

Sanatta kadının ikincil duruma düştüğünü düşünmüyorum fakat bürokraside ve iş hayatında kesinlikle öyle.

Her şey eğitimle başlıyor çünkü eğitim kadına güç verir, farkındalığını geliştirir, kişiliğini güçlendirir. Kadınların örgütlenebilmesi çok önemli.

Bir yazar olarak kendime elbette bir misyon edindim. Romanlarımda güçlü kadınları işliyor, erkeksiz hayatın da mümkün olacağını anlatıyorum. Öykülerimde ise ezilmiş, sindirilmiş, korkutulmuş kadınlara yer veriyorum.


LEVENT ÜZÜMCÜ – OYUNCU

“BU ÜLKEDE KADIN OLMANIN ZORLUĞUNU HİSSEDİYORUM AMA BU ÜLKEDE ASIL İNSAN OLMAK ÇOK ZOR” 

Aslına bakarsanız güçlünün güçsüze yaptığı bir eylem gibi görünüyor şiddet ama güçsüzün de güçlüye karşı birtakım şiddet tecrübeleri oluyor. Örneğin insanlar arasındaki ilişkilerde, güçsüz olan taraf, bir şekilde intikam almak için güçlü tarafın ona uygulamış olduğu fiziksel şiddetin intikamını almak maksadıyla ruhsal şiddet uygulayabiliyor. O kadar çok boyutlu bir şey ki. Canlıların birbirine yaptığı bir şey bu. Ve bilinçli yapılıyor. İnsanların bu bilinçli şiddetinin korkunç boyutu var. Kabaca allgılıyoruz genellikle biz şiddeti. Vurmak, kırmak gibi… Ama şiddetin duygusal boyutu da var. İnsanlar birbirine duygusal şiddet de uyguluyor. Özellikle de fiziksel şiddete gücü yetmeyen ya da fiziksel şiddete bir türlü ahlâkı yetmeyen insanların yapmış olduğu ruhsal şiddet de var. Yoldan geçerken genç bir fidanı koparmaya çalışan delikanlının da yaptığı şey şiddet. Ayrıldığı sevgilisini sürekli taciz ederek ona telefon mesajı atanların, onu tehdit edenlerin de yaptığı şey şiddet. Vurmasalar, kırmasalar bile…  Çocuklu ailelerin çocuklarına, o çocukların kapasitesi dışında beklenti oluşturması ve bunu empoze etmesi de şiddet.

Türkiye’de kadın olmak zor çünkü çok fazla taraftan geniş bir ülkenin içinde insanları hapsetmişiz. Özellikle kadınları. Her şeyi erkek ve kadın mantığı içerisinde kategorize etmişiz ve onları belli bazı hapishanelerinin içine tıkmışız. Algı hapishanelerinin içine, önyargı hapishanelerinihn içine… Geçenlerde bir radyo programında dinledim. Beni çok etkiledi. 1950’lerde, 60’larda yapılan Türk filmlerinde burjuvanın ne kadar iğrenç bir hayat yaşadığı, bize ibretlikmiş gibi gösterilirdi. Orada bir burjuva kadınının, iyi eğitim almış bir İstanbullu kadının müziği duyar duymaz direk dansı yapması… Sonra o ruhun, o kadının, o yaşam stardardının nasıl çürüdüğünü gösterdi o filmler bize. Ama gelin görün ki o kadınların meta olarak kullanıldığı filmlerden sonra elimizde kalan aslında o hayatı ayıpladığını söyleyen, daha muhafazakâr hayatlar yaşadıklarını iddia eden insanların, özellikle kadınların yaşatmış oldukları korkunçlukla karşı karşıya kaldık. Örneğin Gezi olayları sırasında “türbanlı bir bacının üzerine idrarlarını yapan 50 tane deri kıyafetli insan”ın hikâyesiyle bu ülke galeyana getirilmeye çalışıldı. Ve o kadının tarafında olduğu, doğru ibadet ettiği söylenen insanlar tarafından yapıldı bunlar.
Kadını, şiddetin aynı zamanda bir öznesi olarak kulanmanın yanı sıra kadına şiddeti çok farklı yerlerde de kullanıyoruz, farkındaysanız. O kadar korkunç bir şey ki bu. Hem kadına şiddet gösteriyoruz hem de kadına şiddet gösterilmesini bir yalanla galeyana getirmek için kullanıyoruz. Ve burada yine meta kadın. Kadını psikolojik olarak çöküntüsünün altında yatan da bu derece korkunç bir düzen. Bu düzenin içinde var olmaya çalışmak. Kıyafetiyle kategorize edilmiş olmak. Direk dansında mini etekli kadınları hedef gösteren kafanın, yıllar sonra o kadınların yaptığı iddia edilen ahlaksızlığın yüz katını yapıyor olması. Çalıp çırparak bir de düşünsenize… Bu ülkede kadın olmanın zorluğunu hissediyorum ama, bu ülkede insan olmak asıl çok zor. Bütün bu adaletsizlik karşısında yaşayabilmek, sosyal ve hukuki adaletsizlik karşısında yaşayabilmek herkes için çok zor.

Bundan yıllar önce Dünya Kadınlar Günü’nde Şişli’de bir konuşmaya davet edilmiştim ve orada *Sistine Şapeli‘nin (ilk resim) üzerindeki Tanrı’nın erkeği yaratışıyla ilgili o iki parmağın birbirine değiş hikayesi vardır ya, arkada da küçücük bir yerde kadının yaratılışı gösterilmiştir, onu anlatmıştım. Aslında oradaki insanın yaratılışı, Allahın erkeği yaratması olarak gösterilmiştir. Ve ben bunu örnek vererek “Bütün semavi dinler maalesef ki kendi içlerinde bir ayrımcılık içerir” demiştim. “Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yapılmış olduğu” gibi inanışların olduğunu anlatmaya çabalamıştım. Sonra eve geldiğimde bana gelen mesajlarda bir kadın şöyle yazmıştı: “Allah hepimizi senin gibi din düşmanlarından korusun.” İnsanların inanışlarıyla hiçbir zaman böyle bir ilişki kurmadım, din düşmanlığı yapmadım. Ama bir kadının gerçekten bütün bu işleyişi görmeden bunu bir din düşmanlığı olarak algılaması, kendi hayatına karşı bir düşmanlıktır.
Şapele geri dönecek olursak bu, sanat yoluyla yapılmış bir şeydi. Rönesans’ın dört büyük üstadından biri olan Michelangelo tarafından yapılmış bir eser. Aklım almıyor mesela, sanatta kadının önemi (!) ta o zamanlardan çizilmiş zaten.

Dünyanın en ünlü ressamları erkekler, dünyanın en büyük müzisyenleri erkekler. Çünkü erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz. Ve sanat da erkek egemen bir dünyanın içinde en liberal yer gibi görünse de aslında o da bu dünyanın bir parçası. Maaleseftir ki yaptığımız sanat eserlerinde de, sanat eserlerini icra eden kadınlara karşı da bir ikiyüzlülük söz konusu. Ama bu erkek dünyasında da yok mu? Uzun boylu erkeklerin, kısa boylu erkeklerden daha fazla kazandığını da biliyoruz. Erkeklerle aynı kademeye gelmiş kadınların yine daha az kazandığını bildiğimiz gibi. Gelir dağılımındaki bu şiddet de toplumun her alanına nüfuz etmiş.

Şiddetle mücadelenin en iyi yolu insanların birbiriyle tanışması, muhabbetin artması. Çünkü insanlar hem tanıdıklarına hem tanımadıklarına şiddet uygulayabiliyorlar. Tanımadıklarından nefret etmek de bir şiddet. “Zenofobi” de (yabancı korkusu, nefreti) içinde bir şiddet barındırıyor. İnsanın bilmediği, tanımadığı şeyden, önyargılarla yoğun bir korku duyması da şiddet…

Okuldaki eğitimden bahsetmiyorum. Anneden babadan alınan eğitimden bahsediyorum. Genel kategoriler içinde aynı yerlerden gelmeyen insanlara karşı göstermiş olduğu muhabbet etme, muhabbeti güçlendirme ısrarında bahsediyorum. Bunu önemli görüyorum. Ancak böyle olduğu zaman bizler birbirimizi tanıdıkça birbirimize karşı şiddet eğiliminden ve şiddetten vazgeçebiliriz.

Misyon konusuna gelirsek… Valla kendimi çok sanatçı olarak görmüyorum, sanatın emekçisiyim ben. Tiyatro oyuncusuyum, hayatımı geçindirmeye çalışıyorum. Biz oyuncular, bestesi olmayan bir kemancı, piyanist, bizler sanatçı değiliz. Okuyucularınıza bunu belirtmek isterim.
Sanatla bunun çözümü olur mu ama onu da bilmiyorum. Tabii ki sanatsız olmasın. Daha güzel insanların yaşayabilmesi için elbette ki sanatın olması gerektiğine şahsen inanıyorum. Belki sanatın toplumları değiştirecek gücü yok ama değişen ve aydınlığa giden toplumlar sanatsız olmaz.


ŞEBNEM SÖNMEZ – OYUNCU

“KADINLIĞIN ‘BİÇİLMİŞ BİR ROL DEĞİL’, BİR YARADILIŞ AYRICALIĞI OLDUĞUNU İYİ KAVRAMAK GEREK”

Şiddet denince aklıma gelenler bir annenin çocuğuna bakışında bile olabilecek çocuğu sindiren, özgüvenini yerle bir eden, kendini ifade edememesini sağlayan nazarı; babanın, çocuğu üzerindeki ülküsünü mutlak kılmaya çalışan keskin görüşünün uzantısı ile çocuğun kendi yolunu yürüyememesi, ayaklarının daha baştan sakatlanması, öğretmenlerinin çocuğa sertlik ve/veya katılıkla yaklaşmasından başlayan hakaret, nefret, öfke, buyurgan dil / tavır, ağır cezalar, bedene uygulanan taciz, bedensel, duygulsal, zihinsel baskı, mobing… Bitmeyecek örneklerle sağlıklı bir birey olmasını asla mümkün kılmayan her türlü işkence. Sezilmesi güç olandan, kanıtlanmasına gerek duyulmayacak kadar ayan beyan olanına kadar her türlü tahakküm şiddettir.

Başka ülkelerde de yaşadığım için bugünkü Türkiye’de kadın olmayı cevaplayabilirim sanırım. Cesaret istiyor, sabır istiyor, kendine yüzde yüz inanç, özen, daha çok bilinçle davranmak, kadınlığına sahip çıkmak ve bununla gurur duymayı öğrenmeyi şart kılıyor. Kadınlığın “biçilmiş bir rol” olmadığını, bir yaradılış ayrıcalığı olduğunu iyi kavramak gerekiyor. Kadın olmanın üstünlük ya da seviyesi düşük bir varoluş değil; ayrıcalık olduğunu kavramak gerekiyor. Kendine saygı duymayan bir kadın, bugün bu ülkede saygınlık bulamaz. Sanatta kadının ikincil durumda olduğunu elbette düşünüyorum. Heykeltraş bir kadın sanatçının, heykelini monte ederken çalıştığı kaynakçı bir usta “O kadındır, ne anlayacak kaynaktan! Ben bildiğim gibi yaparım” diyerek koca heykeli mahvettiğine şahidim.

Oyuncu kadınlar televizyonda hep aynı rolü oynuyor. Örneğin belli bir roldeki genç aktrisler çok güzel, itaatkar, erkeğinin isteklerine uyan, çok güzel giyinen olmalı. Eğer etekleri kısa veya dekoltesi varsa namussuz kadınları oynuyorlar. Yaşı daha ileri olanlar ise ya ideal anne / aile büyüğü ya da sözü geçmeyen ikinci ya da üçüncü sınıf rollerdeler. Sorarım size; kim, neden, nasıl yazıyor, yazdırıyor bu rolleri? İzleyici ne mesaj alıyor?
Kalan ömrümde bu toprakların bu eşitliğe ulaşabilmesi gerçekleşebilir mi, sanmıyorum. Emeğinin, rol varlığının hakkını isteyen bir kadın oyuncu, üstelik Oyuncular Sendikası kurucusu ve ilk genel sekreteri olarak ben, ücret talebimi ilettiğim her zaman kibarca reddedildiğimi söyleyebilirim üzülerek. Ve elbette o roller hep çok çok daha az ücreti verebildikleri oyuncular tarafından oynandı. Şiddetle mücadelenin yolu şüphesiz eğitimdir.Hayvana, doğaya, evine, sahip olduğumuz eşyaya, hayallerimize, varlığımıza, bizden başka her şey ve herkesin varlığına, özlük hakkına, yaşam hakkına, dünyada yaşayan herkes ve her düşüncenin üstün yararına olan bir eğitim ile şiddet ve sonuçlarından kurtulabiliriz ancak.Kendimi sanatçı ve ben olarak ikiye ayıramıyorum.

Ben ne isem sanatçılığım da odur. Yaşama ve yaşayan herkese, her şeye saygı ve sevgi duyarak yürüyorum. Hayatımı tamamladığım güne kadar – herkes gibi – ben de olan ve olmayan her şeyden sorumluyum.

TİLBE SARAN- OYUNCU

“TÜRKİYE’DE KADIN OLMAK MATRUŞKA BEBEKLERİ GİBİ”

Şiddet denince aklıma tehlike geliyor. Devleti de, bireyi de kemiren hastalık. Aslında güçsüzlüğün dışavurumu.

Türkiye’de kadın olmak, matruşka bebekler gibi… Bir ben var içimizde lakin biz bile unuttuk neye benzediğini…
Sanatta da kadının ikincil duruma düştüğünü düşünüyor muyum? “Düşmek”? Hayır! “Düşürülmek.”
Şiddetle mücadelenin yolunun önemli ayaklarından biri eğitim. Vicdan, akıl, haysiyet sahibi olmak da devamı.
Bir sanatçı olarak farkındalığımı arttırmaya uğraşıyorum. Çünkü şiddet ayrımcılıkla başlıyor. Önyargılarla şekilleniyor, toplumsal onayla normalleşiyor. O yüzden farklı sesleri duyabilmek için kulaklarımı dört açmaya gayret ediyorum.

SELEN UÇER – OYUNCU

“KADIN ROLLERİ DERİNLEŞMELİ, ÜCRETLER EŞİTLENMELİ”

Şiddetin benim için anlamı insanların fiziksel ve ruhsal olarak birbirini ezmesi anlamına geliyor.
Kadının yalnızca sanatta değil hayatta ikinci plana düşme durumu var. Bu coğrafyada ne yazık ki iki üç kat daha da fazla. Kadınlar ve erkekler için eşit şartlar, eşit haklar olmalı. Kadınlar da erkek kadar hem mesleki anlamda hem de hayatlarında kendilerini var edebilmeli.
Oyunculuğa gelirsek… Kadın rolleri derinleşmeli, ücretler eşitlenmeli.
Eğitimde ise çocukları doğru yetiştirmek önemli.  Anne babaların, çiçek bakar gibi ya da proje yapar gibi değil de sevgiyle, özenle çocukları yetiştirmesi gerek. Çocuğuyla her an birlikte olarak, onunla öğrenerek… Eğitimse böyle bir eğitim olmalı ki önce “insan” olabilsin çocuk. Aslında bu konudaki misyonum her insan kadar. Ama sanatçı olunca sorumluluk elbette ki daha fazla oluyor. Zira çok fazla insana ulaşabiliyoruz. Doğru örnek olmak şart.


CEREN GÜNDOĞDU – MÜZİSYEN / OYUNCU

“KADIN, YAŞADIKLARINI SANSÜRLEMEDEN PAYLAŞMALI” 

Kadına şiddetle mücadele edebilmenin ön koşulu şiddetin her türlüsüne itiraz edebilecek farkındalıkta ve bilinçte olmak. Bunun için her kadının maruz kaldığı fiziksel ve psikolojik şiddeti ifade etmesi, yaşadıklarını sansürlemeden paylaşması gerekiyor. Ajandakolik’e bizim sesimizi-sözümüzü duyurabilmemiz adına 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’ne özel bir dosya hazırladığı için ayrıca çok teşekkürler.


BİLLUR KALKAVAN – OYUNCU / SUNUCU 

“TÜRKİYE’NİN EĞİTİM SİSTEMİNİ TAMAMEN DEĞİŞTİRMESİ GEREKİYOR” 

Türkiye’de sadece kadın olmak değil, erkek olmak da, hayvan olmak da, ağaç olmak da çok zor maalesef. Bugün değil her gün bu konularda çalışmak ve eğitilmek gerekir. Şiddet şiddettir, bu ülkede herkese, herşeye şiddet var. Şiddette mani olmak da medeniyetten geçer, medeniyet de eğitimle olur. Türkiye’nin eğitim sistemini tamamen değiştirmesi, erkek ve kız çocukları beraber eğitmesi gerekir.


AYŞE KÖKÇÜ – OYUNCU

“TÜRKİYE’DEN KADIN OLMAK DAĞDAN ATLAMAK GİBİ

Kadına şiddet maalesef almış başını gidiyor. Sokakta, evde, iş yerinde bu tacizleri ve siddetler izliyor ve hayretle ne yapılacağı konusunda bir karara varılamadığı için şaşkınlıkla takip ediyoruz. Türkiye’de kadın olmak zor. Çünkü hem evde hem işte hem her yerde var olmanız gerekiyor. Ve şartlar ne yazık ki imkansız denebilecek kadar zor adeta bir dağdan atlamak gibi. Devletin el atması gerektiğini düşünüyorum. Ağır cezalar uygulanmalı ki bir daha yapılmasın. Sanatçı olarak tabii ki her zaman kadının arkasında, şiddetin karşısındayım. Sanatçı olarak kadın olmak da zor. Hiç ummadığımız yerlerde hiç ummmadığımız kişilere şiddet uygulandığını görmekteyiz, duymaktayız. Ve bu kişiler, ne yazık ki susuyorlar. Bunlara susulmaması gerektiğini söylemek  ve şiddeti uygulayan kişilerin ceza alması gerekiyor.


ROJİN – ŞARKICI

“EĞİTİMDE DE MEDYADA DA KİMSE SORUMLULUK ALMIYOR”

Ciddi yasalarla, ağır cezalarla bu kanı durdurabiliriz. Aksi taktirde her gün içimiz yana yana bir kadınımızı kaybetmeye devam edeceğiz. Ancak ataerkil sistemin içinde eğitimden tutun da basın ve medyaya (televizyondaki diziler örneğin) kimse ciddi anlamda bir sorumluluk almıyor ve şiddet tırmanarak büyüyor.


İZZET ÖZ – PRODÜKTÖR

“ERKEKLERİN KADINLARA DUYDUĞU SAYGI ÖNCE AİLEDEN GEÇİYOR” 

Şiddet, az gelişmiş toplumlarda daha yoğun olarak görülüyor maalesef. Bir ülkenin kültür sanat değerleri azaldıkça ya da ne kadar azsa, şiddet artan bir unsura dönüşebiliyor. Benim de hayatımda çok rahatsız olduğum bir şey. Kimseye bir fiske dahi vurmamışımdır bugüne kadar. Eski Anadolu toplumlarına baktığımız zaman saflık, temizlik, masumiyet çok daha fazla. Keza fazla değil, biraz eski dönemlere gidecek olursak da öyle… Mesela benim anneanne ve dedemin müthiş bir ilişkisi vardı. Birbirlerine “siz” diye, isimlerini söyleyerek hanım bey diye hitap ederlerdi. Bu nezaket kavramı da aralarının güzelleşmesini sağlardı elbette. Eğitim önemli ama önce aile. Erkeklerin kadınlara duyduğu saygı, aileden geçiyor çünkü öncelikle. Çocuk ailede neyi görüyorsa onu yaşatıyor kendi içinde, dışında, kurduğu ya da kuracğı ailesinde de. Benim için kadın demekanne demektir. Annemin mesajlarıyla ve öğütleriyle yetiştim. Bana “Sabır ve nezaket insanı güçlü yapar” derdi. Dengeli olmak, huzurlu olmak ve tüm bunları dışarı yansıtabilmek bunlardan geçiyor çünkü. Sanatta kadının ikincil duruma düştüğünü çok düşünmüyorum. Benim bakış açımda en azından böyle bir şey söz konusu değil. Ne kadınlar tanıyorum ayakları yere erkeklerden daha sağlam basıyor ve çok daha güçlü her yönden. Kazançlarını da buna ekleyebiliriz. Mesela çok yakın zamanda kaybettiğimiz sanatçımız Yıldız Kenter’i bu kadınlara örnek verebiliriz. Tiyatro sahnesinde veya hayatta ikincil duruma düştüğünü hiç sanmıyorum. Aksine hep yücedir ve yüceltilmiştir.


DEVRİM YAKUT – OYUNCU

“DEVLET, TÜM YETKİSİNİ KULLANARAK ACİL ÇÖZÜM ADIMLARI ATMAK ZORUNDA”

Son yıllarda ülke gündeminden ısrarla düşmeyen en önemli mesele ŞİDDET. Kadına, erkeğe, çocuğa, hayvana uygulanan şiddet… Belki de mesleğimin doğal bir refleksi olarak hep soruyorum; Neden? Nasıl olur da bir erkek hayat arkadaşını, çocuklarının annesini vahşice öldürme noktasına gelir? Nasıl olur da daha gencecik bir delikanlı yakın arkadaşını eline geçirdiği babasının silahıyle öldürmeye kalkar? Neden iş güç sahibi, aile kurmuş yetişkinler konuşarak çözecekleri meseleyi silahlar eşliğinde çözmeye kalkışır? Olası sonuçlarını bilerek üstelik. Ne yaşanmıştır  kocaman bir aile aynı zehiri içerek bu hayattan ayrılmak ister? Her şeyi anlamak istiyorum. Onaylayamam elbette. Ama anlamaya çalışmak zorundayım. Çünkü çözümün sonuçlarla değil, nedenler konuşulduğunda bulunacağına inananlardanım.Nedir peki çözüm? Her şeyden önce, türü ve biçimi her ne olursa olsun, şiddete uğrayan kadar şiddeti uygulayanla da ilgilenmek, oradaki yarayı, sorunu çözme çabası ilk adımlarımızdan biri olabilir.

Devlet, tüm yetkisini kullanarak konunun uzmanlarıyla iş birliği yapıp acil çözüm adımları atmak zorunda. Ceza artırımının caydırıcı bir etki olur muhakkak. Ancak suçlunun ceza süresi boyunca tedavisi, rehabilitasyonuyla ilgilenmek ilk adımlarımızdan olmalı. Aksi halde öldürmeye teşebbüs ettiği kadına hapisten çıkmasına yakın tehdit mektupları yazanların haberlerini okumaya devam ederiz. Devletler, güçlerini yüz ölçümlerinden, ordularından, silah yatırımlarından, köprü ve otoyol sayılarından değil, toplumlarının sağlık düzeyinden alır. Almalıdır.

Sevgiyle büyütülen çocuklar sevgiyi, öfkeyle büyütülen çocuklar öfkeyi dil edinir. Resmi dilin ne olacağına karar veren de devletlerin kendileridir. Ve unutulmamalıdır ki, devlet soyut bir kavram olmaktan çok somut, yaşayan, sağlıklı bir yapıya ancak vatandaşını koyduğu yerle ulaşabilir. Sevginin ana dil olacağı günlere özlemimle…


DENİZ ARCAK – MÜZİSYEN

“HERKESİN EVRİLMESİ GEREKİYOR” 

Yaralı bireyler, yaralı bireyler yetiştirince toplum yaralanıyor diye düşünüyorum. Kişi kendini onarabilmenin bir yolunu bulmalı ki çevresini de onarabilsin. Toplumdaki bireyleri de, anne rolüyle daha çok kadınlar yetiştiriyor aslında. Özgüvenli, kendine yetebilen, kendini iyi var edebilmiş bireyler yetiştirebilirsek fayda sağlayabiliriz. Kadın olmayı zor değil de, onurlu yaşayabilirsek “herşeye rağmen”, başkalaşır algımız, içeriden dışarıya dalga dalga.
8 yıldır öğretmenlik yapıyorum ve çalıştığım kişilere ve öğrencilerime, kadın ya da erkek değil, düzgün bir birey olma derdinde olduğumu dillendiriyorum. Çünkü sadece kadınlar değil, herkes zulüm görebiliyor. Kadın-erkek kodlaması bana doğru gelmiyor, herkesin evrilmesi gerekiyor. Önce kendimizden başlayarak.

** Kaynak gösterilemeden alınamaz, yayımlanamaz. 

Next Post

Nevra Serezli sahneye geri dönüyor

Bugüne kadar ellinin üzerinde oyunda ve müzikalde rol alan, Dormen, Çevre Tiyatrosu, Devekuşu Kabare, Tiyatro İstanbul’da oynadığı oyunlarla  nice ödül kazanan Nevra Serezli onbir yıl sonra Tiyatrokare’nin “Ağaçlar Ayakta Ölür” oyunuyla tiyatroya dönüyor. 3 Ocak’tan itibaren sahnelenecek olan  “Ağaçlar Ayakta Ölür” ,İspanyol yazar , şair Alejandro Casona’nın dünya klasikleri arasında yer alan […]

Bizi takip edin